Öykü

Çilli

Okuldan yeni gelmişti. Üstündeki okul elbiselerini çıkarıp her zamanki köşesine katlayarak özenle bıraktı. Günlük elbiselerini üzerine geçirip ev işlerini yapmaya başladı. Önce kardeşlerinin dağıttığı odayı topladı. Sonra somyayı düzeltti. Sobanın etrafındaki talaşları temizledi. Biran önce işleri bitirip ödevlerine geçmek istiyordu.

Mahalle okuluna başlayalı üç yıl olmuştu. Okulunu gerçekten seviyordu. Okuma yazma kısmını seviyordu ama en çok arkadaşlarını ve birlikte oynadıkları oyunları seviyordu. Böylece evin bitmek bilmeyen işlerinden de bir süre uzak kalıyordu.

Arkadaşları aklına gelince yüzüne bir gülümseme yayıldı. Birçok arkadaşı vardı ama en çok yüzündeki kırmızı çillerden dolayı adı “Çilli” diye kalan arkadaşını seviyordu. Saçının da çili ile aynı renkte olması bu adının üstüne yapışıp kalmasına neden olmuştu. Ama onu sevme sebebi farklıydı. Okula başladığı ilk gün çilli gelip direkt ona sarılmış ve gözlerine bakarak: “Adın ne?” diye sormuştu. Çok samimi ve sıcaktı. Her türlü derdini paylaşabiliyor, yanında hiç sıkılmıyordu. Aynı sırada oturuyorlar, oyunlarda eş oluyor, ders aralarına beraber çıkıyorlardı. Kısacası tam aradığı arkadaştı.

Savaş bölgesinde yaşadıklarından konuştukları konu da sıkıntıları da normal öğrencilere göre farklıydı. Okulda vedalaşırken ertesi gün birbirlerini görememe ihtimali gerçekten yüksekti. Bu yüzden tüm günlerini dolu dolu yaşıyorlardı.

Ödevlerine geçmeden önce son olarak yapacağı bir iş daha vardı. Aslında iş sayılmazdı, gönüllü olarak yapıyordu. Bahçedeki kedilere bakacak, kaptaki suyu kontrol edecekti. Bugün daha heyecanlı olmasının sebebi yeni yavrulardı. Birbirinden güzel ve şirin dört yavru doğmuştu. Hepsinin de üst tarafları karışık desenli kül rengi alt tarafları saf süt beyazıydı. Buraya gelirken aklında bir şey daha vardı. Yavruların hepsine tek tek isim verecekti.

Yuvanın kapısını açtı. İçeri karanlıktı. Gözlerini kısıp onları aradı. Loş ortama alışması biraz zaman aldı. Yavrular, annelerine sokulmuşlar süt içiyorlardı. Anneleri halinden memnun görünüyordu. Bir süre kedi ailesini izledi.

Yavrulardan biri süt içmeyi bırakıp beceriksizce ona doğru gelmeye başladı. Yarı yolda atılıp yavruyu kucağına aldı. Başından gerisin geriye okşamaya başladı. İçinin sevgiyle dolduğunu hissediyordu. Adını ne koyacağını bulmuştu: “Pamuk”

Biraz Pamuk ile oynadıktan sonra ona yanaşan diğer yavrulardan sabırsızca sağa sola giden yavruyu aldı. Hepsinin renkleri, desenleri aynıydı ama yüzleri ve özellikle gözleri birbirinden farklıydı. Kucağına aldığı sabırsız kedinin fıldır fıldır oynayan gözlerine bakarak çok sevdiği oyuncağını da hatırlatan “Fırfır” ismini verdi. Fırfır ile daha uzun süre oynamak istiyordu ama hem kendini bekleyen diğer yavrular hem de ödevleri vardı.

Üçüncüsünü de kucağına aldı. Sondan bir önceki. Bu çok mülayim bir yavruya benziyordu. Kedilerin o meşhur bakışlarının saf güzelliği vardı onda. Pek isim aramasına gerek kalmamıştı. Ona da “Nazar” ismini verdi.

En sonuncusuna gelmişti sıra. Bir süre kediciği bulamadı. Biraz arandıktan sonra annesinin yanında buldu onu. Narin bir çiçeği tutar gibi kucağına aldı. Bu ana kuzusuna ne isim vermeliydi acaba? Bir türlü uygun bir şey bulamıyordu. Düşündü taşındı ama üzerine oturacak güzel bir isim gelmiyordu aklına.

“Neyse, kalsın şimdilik. Sonra güzel bir isim bulunca veririm sana.” diyerek ayağa kalktı. Bahçeden yürüyüp içeri kapısına geldi. Tam eşikten adımını atacak iken birden çok büyük bir patlama sesi duydu. Öyle büyük bir patlamaydı ki sallantıyla tutunamayıp yere düştü. Patlamanın çıkardığı sesten bir süre kulakları sağırmış gibi hiçbir şey duymadı.

İlk şoku atlattıktan sonra hemen yerinden fırlayıp dışarı koştu. Çocuklar dışarıda oynuyordu, annesi pazara gitmişti. Haber almalıydı. Hepsinin iyi olduğundan emin olmalıydı.

Çok şükür çocuklar iyiydi. Onları bakkalın yanında bulmuştu. Korkudan birbirlerine sokulmuş ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Onları eve bıraktıktan sonra hiç durmadan pazara yöneldi.

Pazara yaklaştıkça içindeki korku da büyüyordu. Çünkü patlamanın gerçekleştiği yerin burası olduğu belliydi. Her tarafta kargaşa vardı. Tüm tezgâhlar parçalanmış, içindekiler sağa sola dağılmıştı. Hayatta kalanları hastaneye yetiştirmek için herkes seferber olmuş, yaralılar arabalara doldurulup götürülüyordu. İnleyenler, yardım isteyenler, yakınlarını kaybetmenin acısıyla kendinden geçenler…

Sanki işitme duyusunu kaybetmişti. Tüm hengâmenin ortasında hiçbir şey duymuyordu. Tek odaklandığı nokta, annesiydi. Annesine dair bir şeylerdi. Tanıdık yüzler görüyor, o yüzlerde bir şeyler arıyordu. Bir süre sonra can pazarının en yoğun olduğu yere ulaşmıştı. Ve o an annesini gördü. Annesi eğilmiş bir yaralıya yardım ediyordu. Uzun süredir gergin duran vücudu rahatlamıştı. Dizlerinin bağı çözülmüş, gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı.

O gün annesiyle soba başında oturdu. Annesi bir yandan saçlarını tararken bir yandan da uzun süredir anlatmadığı umut verici, huzur veren mutlu masallar anlattı. Bir kedinin sıcaklığını hissediyordu. Yavrular da böyle hissediyordu galiba. Sobadan kırılan köz sesleri gelirken uyuduğunu fark etmedi bile.

Ertesi gün yine erkenden okula gitti. Adımlarını sık atıyor biran önce okula varmak istiyordu. Dün yaşanılanları konuşacaktı. Çocukları nasıl bulduğunu, annesini nasıl aradığını anlatacaktı. Çilli’nin de mutlaka anlatacakları vardı.

Erkenden gelmişti ama okulun kapısı kilitliydi. Normalde açık olurdu büyük kapı. Muhtemelen dünkü olaylardan sonra kapatmışlardı. Kapının önünde beklemektense aşağıdaki çeşmenin yanına inmeye karar verdi.

Çeşme başında bir süre oyalandıktan sonra okula geri döndü. Geç kalmıştı galiba. Acele ile okula girdi. Koridordan hızlıca geçip sınıfa girdi. Az kalsın öğretmenine çarpacaktı. Öğretmenden azar yiyeceğini sanarak kendini hazırladı. Öğretmeni dönüp ona baktı. Yüzündeki ifade, gözlerinde yaşlar, duruşundaki çaresizlik ona çok şeyler anlatıyordu. Hayatının en zor anlarından birini yaşamak üzere olduğunu biliyordu. O an hayat durdu.

Aklı almıyordu. Ya da kabul etmiyordu.

Gözleri görmüyordu. Ya da görmek istemiyordu.

Ama istemese de gözleri yavaşça sınıfta dolaştı. Üç sırada fotoğraf vardı. Okula başlarken çektikleri vesikalık fotoğraflar. Ve o fotoğraflardan biri kendi sırasındaydı.

Sınıftan ne kadar hızlı çıkarsa o anları o kadar çabuk arkasında bırakacaktı sanki. Koşarak çıktı. Hiç durmadan koştu. Biran durduğunda evine geldiğini fark etti.

Bahçeye girdi. Kedi yuvasına yöneldi. Sürgülü küçük kapıyı açıp kedi ailesine baktı. Uzunca bir süre öylece onlara baktı. İsmini vermediği hâlâ isimsiz olan kediyi usulca kucağına aldı. Koklar gibi iç çekti. Bu sefer hiç isim aramasına gerek kalmamıştı. Kendiliğinden ağzından döküldü: “ÇİLLİ”

Gözünden bir damla yaş döküldü. Peşi sıra bir damla daha. Kalbi de anlamış ve ölümünü kabullenmişti artık. Şimdi çilliye sıkı sıkıya sarılmışken hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı. Çilli acı çektiğini anlıyormuş gibi hüzünle bakıyordu.

Veysi Erdem

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Eline, kalemine sağlık. İnsanı içine çeken sıcacık bir öykü olmuş.

  2. Avatar for verdem verdem says:

    Yorumun için teşekkürler. Beğenmene sevindim.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar