Öykü

Fırıldak Zombi

Ne güzel günlerdi o günler. Dördümüzün hep bir arada olduğu, yediğimizin içtiğimizin ayrı gitmediği o günler. Fırıldak Ahmet, Saf Necmi, Suratsız Selim ile tarlalarda, nehirde, köy kahvesinde, top sahasında, çobanlıkta, düğünlerde biriktirdiğimiz nice anılar. Her birinde saatlerce anlatılacak hikâyelerimiz vardı.

Hep böyle sürecek hiç bitmez sanmıştık. Ama hayat yanıltmak için var. Bu güzel arkadaşlığımıza hiç beklemediğimiz bir anda öyle bir ket vuruldu ki.

Tarlada pamukların sularını düzenleyip yola çıkmıştım. O sırada kendi tarlasından dönen amcaoğlu ile karşılaştım. Traktörüne atladım. Hal hatırını sordum. Bakışlarındaki acımayı fark ettim. “Haberin yok galiba?”

“Ne oldu ki, emmioğlu? Bugün telefonu evde bıraktım.”

“Ahmet, durup dururken vefat etmiş. Kalp krizi diyorlar.” İçime tarifsiz bir acı çökmüştü. Cevabını bildiğim halde beyhude bir umutla sordum. “Hangi Ahmet?”

“Sizin Ahmet.” dedi gözlerini çevirerek. İnsanlar ölünce, değer kazanıyorlar sanırım. Bir türlü Fırıldak Ahmet diyememişti.

Cenazenin toprağa verilmeden önce, gün boyu yastaydık. Arkadaşlarla beraber adeta yasın sahibi bizmişiz gibi gelenlerle ilgilendik. Gelenlere ve hissettiklerine bakılırsa Ahmet gerçekten çok seviliyormuş. Şimdi farkına varmıştım. Aslında biraz düşününce sevilmesi pek te garip sayılmazdı. Büyük küçük demeden herkesle muhabbet eder, özellikle yaşlılara takılır, kimseye yardım etmekten çekinmezdi. Kaderin cilvesine bak, iki dakika olduğu yerde kalmaz, bir o yana bir bu yana dönerdi, bu yüzden adı Fırıldak kaldı, ama şimdi nefes bile almıyordu.

Her Fatiha okuyuştan sonra bir sessizlik çökerdi ortama. Her sessizlikte de anılar çökerdi aklıma. Daha biri bitmeden başka biri akın ederdi. Farkına varmadan gözyaşlarım da akıyordu o arada.

“Ya! Ya Ahmet! Bu dünyaya çivi mi çakacaksın derdin bana Fırıldak. Bak benden önce gittin.” Köyün en yaşlılarından Bedi Amca cık cık ederek söyleniyordu.

Namazdan sonra köyün mezarlığında defnettik Ahmet’i. Hafif bir yağmur yağmaya başlamıştı bir süre sonra. Bu sayede en azından rahatça ağlayabiliyorduk.

Bir süre sonra kalabalık dağılmaya başladı. Bir de baktık ki biz kalmışız, biz üçümüz, dördün üçü.

“Gidecek vakit miydi be, fırıldağım?” diyerek elini mezarın toprağına koydu Necmi. “Seninle daha neler neler yapacaktık.” Arkadaş grupların içerisinde bile birbirini diğerlerinden daha fazla seven arkadaşlar her zaman vardır. Necmi ile Ahmet gibi.

Selim teselli etmek için elini sırtına vurdu. “Ölüm bu be kardeşim, boşuna vakitsiz dememişler onun için.”

Derin bir iç çekti Necmi. “Ama kader de alacak başka birini bulamadı mı, be?! Tövbe tövbe. Allah’ım affet sen beni.”

“Ne güzel olurdu değil mi şimdi kalksa hiç ölmemiş gibi bize sarılsa? Tekrar dördümüz hiç ölüm olmamış gibi devam etsek.” İkisi de şaşkın şaşkın baktılar. “Zombi gibi mi?” dedi Necmi. “Şu dirilen ölüler gibi. Ölmüş adam dirilir mi?”

O esnada bir ses duydum sanki. Arkadaşlara baktım ikisinin de dikkatini çekmemişti. Herhangi bir sestir diye ben de pek üstelemedim.

Tekrar o ses. Daha yüksekti. “Siz de duydunuz mu?” diye sordum arkadaşlarıma.

İkisi de yüzüme tuhaf bir biçimde bakıyordu. “Neyi?”

“İkidir sesler duyuyorum sanki.” Betim benzim atmıştı. Hem mezarlıkta olmamız hem de sohbetin o anki gidişatından dolayı.

Bir şey demediler. Mezarlığa yöneldi bakışları. Bir süre nefesimizi tutarak dikkat kesildik. Tam da derin bir nefes aldığım anda duyduğumuz sesle üçümüz de yerimizden hopladık. Yoksa Zombi gerçek mi oluyordu?

Bazen internette böyle konuları araştırırdım. Geçici bir ölüm durumu oluşan insanlar oluyormuş. Hatta günler sonra tekrar dirilen insanlar oluyormuş. İşin traji-komik tarafı o anda bu olaylara şahit olanların durumudur. Onlar dirilirken kalp krizi geçirip ölenler olmuş. Daha düne kadar aramızda dolaşan Ahmet’in canlı olma ihtimali bizi korkudan öldürecekti adeta. Her ne kadar canlı olmasını istesek te.

Bizde ölüler tabutla değil kefenle gömülür. Eğer Ahmet, bir mucize olmuş ta tekrar hayata dönmüşse fazla zamanı yoktu. Hatta o sesin gelmesi bile bir mucizeydi. Henüz yeni kazılan taze toprağı çabucak kazmaya başladık. Toprağı nasıl kazdık, kefene nasıl ulaştık, onu nasıl yırttık Allah bilir. Yıllar sonra bile o anları bazen rüyada bir kâbus olarak, bazen uyanıkken bir hayal gibi görecektim.

Ne kadar olağandışı bir şekilde aramıza dönse de, dönüşüne çok sevindik. Köyde haberler duyulunca artık eren mi oldu, veli mi oldu, ne derseniz var. Ama biz birbirimize baktığımızda hiç dillendirmediğimiz ama gözlerimizin söyledi o kelime vardı: ZOMBİ.