Öykü

Geri Dönüşüm

Moskito şehrinin banliyölerini besleyen nehir kuruyup gitmişti. Ölüm ya da yaşam yoktu şimdi orada, sadece hızla tükenen bir varlık tiyatrosu vardı. Dibinde, nereden geldiği meçhul, bir devin cesedi uzanıyordu. Bu koca cesedin biraz ötesinde ise mutant bir kel kartal kanatlarını açmış, bu üç metrelik mesafeye tüm dünyayı hapsetmişti.

Sarı kasketli bir işçiler ordusu tekrar geliyordu kızıl günbatımına karşı. Buldozerler, iş makineleri ve de nehrin ardında büyüyen Çöplük’ü yenebileceği umut edilen tüm tanrı yıkıcı aletleriyle.

İçlerinden bir çift sarı kasketli sıkılmıştı bu durumdan. Çünkü hep geliyor ve sonra gidiyorlardı, değişen hiçbir şey yoktu. Çöplük oradaydı hâlâ ve büyüyordu.

“İstifa edip şehre geri dönüyorum,” dedi Bıyık, bu sırada buldozerin kirli penceresinde beliren kartala ait imaj büyüyor, tuhaf hatta arkaik bir tanrı idolü gibi kararıyordu.

“Gidelim,” diye destekledi onu arkadaşı, “ben de gelirim. Koca koca binaları öğütüyoruz, arabaları da, diskleri, kitapları, her şeyi… dünyayı burada öğütüyoruz ama biz doymuyoruz, dünya da hâlâ aç.”

“Önce şu kel kartalı son bir kez deneyelim.”

Buldozeri dosdoğru kel kartala doğru sürdü Bıyık. Geri kalan onlarca iş makinesi ölü devin gözlerinde biriken çöp dağlarına saldırmıştı. Kimsenin umurunda değildi kel kartal, Bıyık bunu biliyordu… kimsenin umurunda olmayan her bir nokta, yeni evrenlerin başlangıcıdır aslında, Bıyık yeni evrenlere açılan virgüller gördü gagada ve kel kartala seslendi.

Kartal, “şehre geri dönün,” dedi, “caz günleri başlıyor ve flamingo göçü de; şehre gitmek isterdim ben de… fakat flamingoları sevmem ve bu çöp yatağına mahkumum… yüz yıldır buradayım sanırım, ya da on hafta.”

“Radyasyon ne tür bir katalizör yüce Afrodit. Baksana, şu ayakta çürüyen, tüyleri dökülen, hastalıklı kartal bile konuştu en sonunda.”

“Gidin,” diye güldü kartal. Sesi tanrısal bir mozolenin harabeleri gibiydi, karşı konulmaz bir hüküm taşıyordu adeta, “beni asla unutmayın ve kayalıklarda şizofren bir pelikan görürseniz, buraya gelmesini söyleyin…”

* * *

Şimdi Bıyık ve arkadaşı şehirdeydi. İşi bırakalı üç gün olmuştu. Aldıkları tazminat, iki yüzer Moskito lirasıydı. Bir kolilik bira parası. Evlerine geri döndüler fakat onlar buralarda yokken serseriler işi iyice azıtmıştı.

Yağmurlu bir gecede, Bıyık’ın çanak anteni çalındı.

“Bu nasıl iş… bu nasıl iş!”

Televizyon ekranı karıncalanıyordu. Tüm kanallar ve dijital dünyanın tüm kıtaları bu karıncalanmaların esaretindeydi artık. Bıyık, nefret dolu bir şeyler homurdanırken koltukta çürüyen arkadaşı karıncaları epey beğenmiş gibiydi.

“Kalk!” dedi Bıyık, “gidelim! Çanak antenimizi çalmışlar!”

Mavi, gözlerini kırpıştırıp bir şeyler söylemek için kıpırdadı, “dışarıda yağmur var ve üstelik karıncalar çok güzel değil mi?” diye söylendi. Bıyık ekrandaki karıncaların güzelliğini duymazdan geldi. Aklında hiddetli şimşekler çakıyordu,

“Çok uzağa gitmiş olamazlar,” diye bağırdı, “peşlerine düşmeliyiz. Hesap sormalıyız. Bu işi ilk biz yapıyorduk… henüz bu cüceler ortada yokken, şimdi onlar bizim antenlerimizi çalıyor, bizim çocuklarımız, bizim piçlerimiz onlar… bize karşı… bizim antenlerimizi… bizim imajlarımız… bizim apartmanlarımızda, bizim sokaklarımızda…”

Ve Bıyık bu trajik söylevi sürdürürken yağmurun çürüttüğü sokaktan küflü bir çığlık yükseldi. Sonra küfürler aldı yerini ve küfürlerden alevlenen bir hortum vu-tu-tu-tu yaparak gitti.

“Bak, sokaklarımızdalar şimdi, hepsi burada… bizim döllerimiz! Kanalizasyonda akıp hiçliğe karışmalara gerekirken bize bağırıyorlar şimdi. Nasıl böyle sessiz kalabiliyorsun?”

“Peki ya sen neye böyle öfkelisin?”

“Çanak antenimizi çaldılar! Uyduyla irtibatımız kesildi… baksana, taş çağına geri döndük, şu ev mağara oldu şimdi, tepesinde ampül sallanan bir mağara…”

“Anten varken neydi peki?”

“Uzayla irtibatı olan bir mabet gibiydi.”

“Çok mu kızgınsın ha?”

“Elbette…”

“Çanak antenleri ne yapıyorlar sence?”

“Moskito Hükümetine satıyorlar kesin! Eminim buna… biz hep öyle yapardık, hatırlamıyor musun?”

“Anten Tarlaları çok eski bir hikaye değil mi sence? Bence hükümet artık teknolojileri geliştirmiştir…”

“Yine de… hükümetin parmağı var bu alçak serserilerin cüretkarlığında. Hadi kalk Mavi, gidelim!”

“Nereye gitmek istiyorsun ki; artık çok geç.”

“Kalk sen yine de… dinle beni. Onları bulamazsak bile, vurgun yapacağız bu gece.”

“Aklında ne var?”

“Bir plan… bir fikir… bir gözdağı! TERÖR!”

“Kime karşı?”

“Meclise. Hükümete. Moskito’nun, bu kahrolası çürüyen şehrin başında kim varsa ona.”

“Ne istiyorsun peki? Ne için gözdağı veriyorsun?”

“Hijyen istiyorum.”

* * *

Sokak, aydınlatma direklerinin mora kayan turuncu rengine bulanmıştı ve sisliydi. Yağmur hafifçe dökülüyordu. Asfalt, çatlaklarda sızlayan bir dünya gibi ışıl ışıldı.

“Hijyen istiyorsun demek?” dedi Mavi. Sesi nemli ayazın içinde cılız bir ironiydi.

“Elbette ki… baksana şu rezil şehre. Adeta kanalizasyona gömülmüş gibi, içi dışı bir, bağırsakları dışarı pörtlemiş sanki.”

“Kim bilir Kanalizasyondaki Tanrıça gerçektir belki… hep o salıyormuş bunları dışarıya, tüm bu pisliği… ve bizim çocuklarımızı da. Değil mi? Yoksa o da Socbird’ün bir yalanı mı?”

“Uydulara yalancı deme… onlar kutsal.”

“Hadi ama… çanak antenlere falan çok takmışsın kafayı. Bunlar en az on, hatta yirmi yılın nostaljisi. Biz farklı bir çağa giriyoruz artık.”

“Tamam tamam… çanak-anten-tapınımı sahiden abartı belki biraz. Ama sen de anlıyorsundur beni. Çanak antenleri ilk biz çalıyorduk. Hatta onları hükümete biz verdik… onlar da Anten Tarlasını inşa etti… kaç tane uyduyu oradan yolladıkları sinyallerle düşürdüler dersin?”

“Yirmi üç.”

“Peki Aziz Vitus’un gizli incili, kaç farklı kopyaya ayrılmış?”

“Bilmem?”

“Yirmi üç,” dedi Bıyık ve sessizliği tarttı. Bu sırada çürüyen, hastalıklı bir devin sırtından düşmüş gibi, bir pencereden aşağı bebek bezi fırlatıldı. “Tüm muhabbet sana bir şeyleri çağrıştırdı mı?”

“Bir hippiyi sanırım,” dedi Mavi,“ismi Gerçek’ti. Dağlarda bir tarlası vardı ve herif anarşistti.”

“Ne oldu peki ona?”

“Sistem yuttu onu… ‘okyanusa karşı savaşırsan, boğulursun,’ derdi hep.”

“Bence yanlış anlamışsın sen bu sözü.”

“Ya nasıl anlamalıydım peki?”

“Kendisine sor onu bir sonraki kez gördüğünde.”

“Sence hükümet seni dinler mi?”

“Büyük bir şey olacak… şu kuruyan nehirdeki kel kartalı hatırla. Onun sesini düşün. On kat daha etkili… tüm şehri sarsacak bir şey.”

“Ne yapacaksın ki?”

“Çanak antenlerden bir büyü.”

* * *

Moskito üzerinde toplanan ‘entropi kümesi’ bir fırtınayı davet edecek kadar yoğundu. Gençler haylazlık peşindeydi her yerde. Su depoları patlatılıyordu, yeni antenler çalınıyor, birkaç ev daha Socbird’ün evrensel yayınından mahrum bırakılıyordu.

Bir çıkmaz sokağın ardında, ışıltılı bir pano “mastürbasyon yapmayın,” diye uyarıyordu. Sonra üstündeki yazı kaybolup, yeni cümleler beliriyordu, “Radyasyon tuhaf bir bilinç yarattı. Artık kanalizasyonda bir tanrıça var. Ona verdiğinizi, ayrıştırıp size geri yollar. Dikkatli olun.”

En son gelen göçmen dalgası yüzünden iyice köpürüp limanın sırtına doğru tırmanan bu çürük semtin terörist ergenlerine bir açıklama getirmek mümkündü. Yüce Çöplüğü besleyen parazitik bir üst-bilinç vardı aşağıda… şehrin tam altında. O üst-bilinç Bıyık ve Mavi tarafından defalarca kez tecavüze uğramıştı üstelik ve kanalizasyonda şişen rahminde onlarca çocuk birikmişti. En son, medeniyetin tüm hatlarından yoksun bir halde, çırılçıplak doğurmuştu tüm bunları sellerin içine. Yeni nesil insanlar, evrimin yeni bir kolu halinde kanalizasyondan fışkırmıştı. Şimdi babalarından aldıkları genetik hatıraların kurduğu davranış mekanizmaları onların dünyaya dair bildiği tek şeydi. Öfke, zarar verme tutkusu ve bulantı.

“Polislerle çatışmaya başladılar,” dedi Mavi uzaklardan kurşun sesleri gelirken.

“Boş ver… bırak memur beyler işini yapsın. O haylazlar için üzülme.”

“Gökdelenin üstünde mi yapacaksın büyüyü?” diye sordu Mavi Okaliptüs Caddesine girdikleri sırada. Gökdelen dediği şey, yirmi katlı pembe bir plazaydı. En tepesinde ‘Zenzbar’ yazan bir lounge vardı. Dört köşeli yıldızlar ışıldıyordu etrafında ve bir çift flamingo sarhoşmuşçasına konuyordu oraya.

“Zenzbar’a çıkmayı düşünüyorum.”

“Planladığın şeyi nasıl harekete geçireceksin ki orada?”

“Baksana; Kel Kartal haklıydı. Flamingolar şehirde. Göletlerini terk etmişler. Şimdi Göletin İmparatoru ordadır muhtemelen. Yılın En Büyük Dansı başlamıştır bile. Ama az kaldı. Caz müziği şimdiden her yerde, şu kanalizasyonda, şu asfaltta, şu yağmurda, aydınlatma lambalarının ışığında… caz ile çanak antenlerde bir delilik senfonisi yaratıp…”

Cümlesini daha tamamlayamadan, Mavi küstah bir tavırla kesti onu,

“Ben çocuklarımı korumaya gidiyorum. Sen kafayı yemişsin.”

“Canın cehenneme,” dedi Bıyık,“onlar seni tanımıyordur bile… gerçi tanısalar nefret ederlerdi. Onları bu hayata mahkûm eden insanı, babalarını yani. Neyse ki ‘baba’ kavramını anlayamayacak kadar ilkeller daha.”

“Varsın kim olduğumu bilmesinler, çocuklarımı korumaya gidiyorum. Sana çanak antenlerle iyi maceralar ve tabii flamingolarla da.”

İki dost böylesi bir etik bulamacının içinde ayrıldı birbirinden. Bıyık, bir süre Zenzbar’ın gölgesinde küçülen pembe karanlıkta izledi arkadaşını. Çok geçmeden sokak lambalarının ıslak ışığında Mavi’ye dair hiçbir imaj kalmamıştı.

Bıyık, yukarı çıkmaktan vazgeçecek gibi oldu. Yalnız kalmıştı. İmparator belki son kez karşılaştıkları anı ve borcunu unutmuştu? Tüm plan başarısız olabilirdi. Ne diye çıkmıştı ki şimdi bu yola?

Anlamsız rüyaların ve sayıklamaların burulduğu o garip ama sıcacık rahatsızlığın içindeyken son bir cesaret ile yaptı hamlesini ve plazaya yöneldi.

* * *

Zenzbar bir vaporwave cennetiydi. Seksenlere has o synth estetiği, kadim tanrıların idollerindeki arkaik gülümseme kadar tuhaf ama büyüleyici bir sadelikle çökmüştü içeri.

Bıyık, yukarı çıktığında neyle karşılaşacağını iyi biliyordu. Hazırdı da buna. Çöplükte çalışmaya karar vermeden önce zaten defalarca kez yapmıştı… sosyal ilüzyon. Flamingo Gecesine muazzam bir caz ustasıymışçasına damlayacaktı.

Lounge’a girdiği sırada O’nu görmeyi umdu en ihtişamlı köşede. Betondan gölgelerin arasında küçülen Göletin İmparatoru, Doflamingo Astro’yu. Tüm Göçü, tüm Dansı, tüm Caz tutkusunu elinde tutan yüce bir asalete sahipti bu varlık. Planını gerçekleştirmesinde Bıyık’a yardım edecek tek güç ondaydı. Fakat monarşi yıkılmış gibiydi. Avam sınıfı flamingolar – hatta bir tane pelikan bile vardı – pahalı kumaşlarla, taşlarla işlenmiş koltuklara dağılmış, “yeni umutlar, yeni ufuklar ve haklardan” bahsediyordu.

Bıyık, bu tuhaf tiplerle konuşmaya çalışırken Doflamingo Astro’nun sahiden devrildiğini öğrendi… gölet artık Moskito uydusu olan anarşist bir ütopyaydı. Yakında gölet diye bir şey kalmayacaktı zaten. Bu şehrin flamingoları, uzaklara gidecekti… belki de bu son danslarıydı onların Moskito’da.

Caz, saatler on biri gösterdiğinde başladı. Saksafonlar, yumuşak müzik, tutku ve pembe arzular mayhoş bir sis gibi çöktü dünyaya. Flamingolar, insanlar ve pelikan dans ederken Bıyık herkesten uzaklaştı. Tüm planları suya düşmüştü. İmparator Astro olmadan, hiçbir şeyi gerçekleştiremezdi. Onu burada bulmayı ummuştu, halbuki kim bilir neredeydi şimdi, belki de ölmüştü…

Aklına nedense kurumuş nehir yatağındaki, dev kel kartal gelip kondu bir anda. Panaromik pencerelerden ıslak ıslak akan sisli şehir manzarasına daldı. Geceyle birlikte köpüren denize odaklandı. Ya o kel kartal, bir kartal falan değil de Doflamingo Astro’nun ta kendisiyse? Ya o dev yaratığın cesedinde görmek bile istemeyeceğim bir şeyler saklıysa? Neden bu kadar kalabalık ve anlamsız şu dünya?

Deniz yükseliyordu. Birazdan sahildeki o kayalıklar ölü denizci esansına bulanmış dalgaların altına gömülecekti tamamen. Acele etmeliydi. Şizofren Pelikan oradaysa, Astro’nun yerini öğrenebilirdi belki.

* * *

Kendi şizotipal dünyasının rutubetli karanlığı, Moskito gecesinin caz kokan yapışkanlığına bulanmış ve sallantılı bir senfoni peydahlamıştı her yönde. Bıyık, Okaliptüs Caddesinden aşağı koşup, liman yakınlarındaki bir sokakta kaybolmuştu. Her yönde çatışmalar vardı, piçler Moskito polislerine karşı direniyordu. Yanlışlıkla modern dünyada vücut bulan bir neandertalin hüznü vardı çatışma seslerinde, garip bir senfoniydi bu. Yağmurun ve sisin içinde nefes nefese kalan Bıyık, iç içe geçip burulan rüyaların verdiği rahatsızlıkla duruverdi birden.

Ne yapmak istediğini bilmiyordu. Planının belirsiz hatları, iyice dağılmış, öfke bir atmosfer basıncı gibi beynini çepeçevre sarmıştı. Aydınlatma direklerinin puslu ışığında bir bataklığa dönüşen boş arsalar, çer çöp ve seksenlerden kalma rutubetli binalar işkence ediyordu adeta algılarına ve içindeki anksiyete çekirdeğinden korkunç bir ısı dalgası vuruyordu bedenine.

Tüm bu alevli ruh haline rağmen, limanın etrafından dolanıp, kayalıklı boş araziye doğru indi. Yapışkan bir çölde, sonsuz gecelerin altında yürüyen deli bir Arap gibiydi. Sonra, bir pelikan gördü işte sisli ışığın içinde. Ona doğru yürüdü heyecanla. Kaygan, ıslak ve sancılı yol yürüdükçe daha çok uzuyordu. Acı çekmeye başlamıştı Bıyık. Şimşekler çakıyordu gökyüzünde.

Çok geçmeden deniz iyice kabardı. Dalgalar artık kayalıkları yutuyordu. Dünya sallanmaya başladı. Her şey ıslak, her şey tenden yükselen bir ısıyla mayışmış ve delilik, çanak antenlerden yansıyor gibiydi.

Pelikantüm beklentilere rağmen çırptı kanatlarını ve yağmurlu gecenin içinde yükseldi. Bıyık tüm gücüyle bağırdı arkasından fakat pelikan giderek küçülen bir gölge gibi şehrin rutubetli apartmanları, ışıkları ve duvarları üstünden uçup kayboldu.

Adamcağız, tamamen bezgin ve yorgun, kalakaldı orada. Kötü bir kâbustan uyanmışçasına çanak-anten-büyüsünün hiç tutmayacağını idrak etmişti nihayet. Bu sırada yağmur iyice arttırmıştı şiddetini. Akdeniz havzasını kasıp kavuran tayfunlardan biri kopmuştu gene. Geri dönmek zorundaydı. Psikotik arayışı sona ermişti. Belki de flamingolar gerçek bile değildi, şizofren pelikan da öyle… hatta Kel Kartal belki hiç konuşmamıştı onunla, Mavi denen biri hiç olmamıştı. Varsa bile çatışmada öldürülmüştü çoktan. Peki ya Çöplük’te yatan o dev?

Bilincinin acizliğine gülerek ve farkında olmadan bir şeyler kaybederek evine geri döndü.

Günler sonra rutubetli apartmanın böceksi karanlığından bunalıp ya intihar etmek, ya da çalışmaya devam etmek üzerine zor bir seçim yaptı. Hayat denen o biricik arzu galip geldi. Bıyık, Çöplükteki işine geri dönecekti. Üstelik bir otoban inşa ediliyordu… daha fazla, daha temiz iş.

Tazminatı geri ödedi. Otoban yapımında çalışmaya başladı.

Buldozerini tekrar, akşamın kızıl alacakaranlığı içinde sürerken yanındaki eksiklik onu o kadar da sıkmıyordu şaşırtıcı bir şekilde. Çünkü, terör yaratmak istediği o geceden itibaren, hayatının bir kısmını kendi kendine kurgulamış olduğuna inanmaya başlamıştı, ya da inandırılmış… ikinci ihtimalin gerçekliğini kimse bilemez.

Fakat nehir, daha doğrusu nehirden arta kalanlar her zaman olduğu gibi, yine inanılmaz bir hüznün radyasyonuna maruz kalmış da kurumuş gibiydi. Ölüm ya da yaşam yoktu orada, sadece hızla tükenen bir varlık tiyatrosu vardı. Dibinde bir devin cesedi uzanıyordu ve mutant kel kartal üç metrelik kanatlarına hapsetmişti dünyayı.

“Ne oldu?” diye güldü Bıyık’a, “Geri dönmüşsün.”

Bıyık, bilinçaltının yalancı gölgelerine cevap verirmişçesine lakayt bir şekilde, “flamingolar gerçekten aptal,” dedi,“fakat senin şu Pelikan gerçekten rezil.”

“Neden ki? Mesajını taşımış işte hükümete.”

“Nasıl?”

“Yayınları seyretmedin mi yoksa?”

“İnternet bağlantım hiç olmadı, çanak antenimi de çaldılar…”

“Hadi be… temizliği izleyemedin yani…”

“İki gün uyumuş olmalıyım.”

“Epey iş birikti. Şu devin oraya git, şu ölü dev… baksana, resmen bir anten tarlasına dönmüş… tripofobik nekrofili bir pornografi sahnesi. Boş ver şimdi ne dediğimi, git sen oraya ve işini gör.”

Bıyık hezeyanların asidik hatları içinde erirken hiçbir şey söylemeden buldozerini birkaç yüz metre öteye sürdü. Ayda geziyormuş gibi bir his vardı içinde. Tüylerle kaplı ölü deve yaklaştığı sırada yüzlerce ölü gördü. Fakat öyle ölüler ki, hiç yaşamamışlar, sanki hiç ölmemişler; insana dair her türlü organik anlamdan yoksun, prezervatiften kılıflar gibi hepsi. İçi bulandı Bıyık’ın ve tüylerle kaplı devin kafasına çıkmayı denedi. Bir anda yıldızlarda tuhaf bir kehanet görmüşçesine sarsıldı.

Aracın yıkıcı tekerlekleri, devin solgun ve çürük kafasına tırmanırken Bıyık aslında bu suratın kime ait olduğunu anladı. Bu Mavi’den başkası değildi ve etrafındaki ölüler de onun piçleri.

Tuğrul Sultanzade

2000 yılında Bakü'de doğdum. Ömrümün çok büyük bir kısmını Kuzey Kıbrıs'ta geçirdim. Mağusa'da yaşıyorum. Beni ben yapan şey bu şehir; çünkü yapayalnız. Garip, köşeye itilmiş ve de kimsenin anlamamayı tercih ettiği şeyleri severim. Bu da benim tercihim. Her tercih iyi olmak zorunda değil ve bu tercih de beni hiçbir zaman mutlu etmedi.

Geri Dönüşüm” için 4 Yorum Var

  1. Yine ilk ben yorum yapıyorum ve bu sebeple yine biraz şaşkınım. Allah vergisi bir yeteneğiniz var kesinlikle .
    Geçen ay dizelpunk etkisi vardı bu ay siberpunk etkisi var öykünüzde. Ama daha ötesi şu ki bu fantastik bir düzyazı şiiri aynı zamanda. Yetiye kurduğunuz bağlantı çok zekice olduğu gibi duygusal olarak da tam bir climax etkisi taşıyor. Şu ünlü şizofren pelikan da cabası…
    En önemlisi bu gerçek anlamda bir öyküydü. Bir şeyin parçası olmayan kendi başlangıcı ve bitişi olan başlı başına bir hikaye.
    Çok tebrik ederim.

  2. Sizi tekrar görmek çok güzel, özellikle de o detayı farketmiş olmanız beni çok mutlu etti. Bu seçkiye daha deneysel bir metinle katıldım, biraz şüphem vardı “acaba oldu mu?” diye. Beğenmenize sevindim.
    Bir sonraki seçkilerde de görüşmek üzere.

  3. Merhabalar.

    Geçen ayki öykünüz gibi bu da oldukça farklı ve lezzetliydi.
    Biraz kapalı, okuyucuya her şeyi vermeyen, anlamaya zorlayan bir metin; en çok hoşuma giden. Çok başarılıydı. Seçkide farklı bir renksiniz ve hızlı bir başangıç yaptınız. Anlatımınız güçlü ve gücü idare etmeyi de çok iyi kotarıyorsunuz.

    Anlatım yer yer çizgisini terk ediyor, farklı bir üsluba kayıyor gibiydi okurken ama bunu bilerek yaptığınızı düşündüm, bu şekliyle bile öykü belli bir ritme sahipti.

    Ellerinize sağlık, gelecek seçkilerde de görüşebilme umuduyla.

  4. Merhaba,

    “Geri Dönüşüm” okuduğum ilk öykünüz oldu ve şimdi ilk işim (Osman’ın söylediği üzerinden anlıyorum ki, geçen ay da bir öykünüz varmış.) diğer öykünüzü de okumak olacak. Murat Barış Sarı ve Osman Eliuz’dan daha farklı bir şey söyleyemem sanırım öykünüz için. Çok beğendim. Farklı, zor ve başarılı. Antenin çalınması ve televizyonun yokluğu sonrasında gelen daha doğrusu ancak o zaman gelebilen başkaldırı anlamlıydı. Çok nokta var burada değinebileceğim ama uzatmayayım. Kaleminize sağlık diyorum. Üstün bir haya gücü ve aktarım kalitesi var öyküde.

    Gelecek seçkilerde de görüşürüz umuyorum…

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!