Öykü

Mansur’un Bir Günü

Bir gece vaktiydi. Mansur, kabul yeri görevliliği yaptığı otelde kafasını sağ yanındaki koltuğa koymuş dinleniyordu. Bütün günün yorgunluğu üstündeydi. Tam gözlerini kapatıp, mışıl mışıl uyuyacakken, kabul yerindeki zil çaldı. Kafasını kaldırdığında karşısında bir hanımefendi gördü.

“Kolay gelsin.”

Mansur, uzandığı koltuktan kalkıp kadının karşısına geçti. Taburesini çekip, odalarda kimin var olduğunu yazdığı defterin önüne oturdu. “Sağ olun, hoş geldiniz.” Defteri karıştırıp bugünün olduğu sayfaya doğru çevirmeye başladı.

“Bir adet tek kişilik oda istiyorum.” Kollarını birleştirip masaya dayadı.

“Kaç gece kalacaktınız?”

“Üç gece.”

“Dört yüz lira.”

“Buyrun.

“Kimliğinizi alabilir miyim?”

“Tabi…” kadın çantasından cüzdanını çıkarıp içindeki kimliği Mansur’a uzattı. “…buyrun.”

Mansur, kimliğin fotokopisini çekip kadına geri verdi. “Buyrun.” Daha sonra sağ tarafındaki anahtarlıklara uzanıp oradan 220 numaralı odanın anahtarını aldı. Anahtarı kadına uzatıp, “220 numaralı oda.” dedi. “Valizi bana verin, sizi odanıza çıkartayım.”

“Tabii, memnun olurum.” Valizi yerinden oynatıp, Mansur’un eline verdi. Mansur, valizi eline alıp odanın bulunduğu yere doğru gitmeye başladı. Kadında onu takip etmeye başladı. Otelin açık camgöbeği rengine boyanmış duvarlarının arasından yürüyorlardı. Kestane ağacından yapılmış kapılar, altın rengi levhaların üzerinde yazan oda numaraları. Otel, ikinci sınıf bir otel gibiydi. Kadın eğer koridorlar böyleyse kim bilir oda nasıldır diye düşündü. Çok geçmeden odanın önüne vardılar. Mansur, valizi kapının önüne bırakıp kadına baktı.

“Eğer bir isteğiniz olursa odanızdaki telefondan aşağıya ulaşabilirsiniz. İsteğinizi yerine getirmeye çalışırız.”

“Peki, teşekkürler.”

Mansur oradan uzaklaşırken, kadın ona tekrardan seslendi. “Bir dakika bakar mısınız?”

“Buyurun, bir şey mi olmuştu?”

“Ben pek buraları bilmiyorum da, bana rehberlik edebilir misiniz yarın?”

Mansur, yarın çalışmayacaktı. 12 saat iş 24 saat boş vardiyası olduğu için rahattı. “Elbette.” dedi kadına.

“O zaman siz bana telefon numaranızı verin, ben sizi yarın arayayım.”

“Tamam, ben söyleyeyim siz yazın.” Mansur, telefon numarasını kadına verdi. Kadın daha sonra onun telefonunu çaldırdı. “İsminiz neydi?”

“Nursu. İsmim Nursu.”

“Benim adımda Mansur.”

“Tanıştığıma memnun oldum Mansur Bey. Yarın görüşürüz o zaman.”

“Tamam, yarın sabah dokuz gibi buluşsak sizin için nasıl olur?”

“İyi olur.”

“Peki. O zaman yarın görüşmek üzere. Siz beni ararsınız.” Durakladı. “Sabah kahvaltısı servisimiz sabah altıda başlıyor bilginiz olsun.”

“Tamamdır, teşekkür ederim. İyi geceler size.”

“İyi geceler.”

Mansur, oradan ayrıldı. Kadın sola dönüp anahtarı deliğe soktu, çevirdi ve kapıyı açtı. Açtığında odanın kirliliğinden mustaripti. Dört yüz lirayı gerçekten hak ediyor mu diye düşündü kendi kendine… Ama yapacak bir şey yoktu. Yatak en azından temizdi. Valizi ile beraber içeriye yürüdü. Valizi açıp içerisinden gece yatarken giymek için pijamasını aldı. Üstündekileri çıkarıp banyoya girdi. Güzelce saçını başını yıkayıp, bornozunu giydi. Valizine uzanıp, fermuarını açtıktan sonra içinden biri üst biri alt olmak üzere iki eşofman çıkardı. Alt olanın rengi mavi, üst olanın rengi yeşildi. Saçına banyodaki fön makinesi ile kuruttuktan sonra yatağına uzanıp, derin uykuya daldı.

* * *

Hoş bir melodi ile telefonun alarmı çaldı. Nursu, bej rengi odada yeni bir güne gözünü açmıştı. Kapadokya’yı gezip, peri bacalarını göreceği için heyecanlıydı. Eşofmanlarını çıkarıp, gardırobun içine fırlattı. Valizinden üstüne giyeceği kot gri pantolon, bordo kazak, beyaz atkı ve mor hırkasını çıkardı. Kahvaltısını yapmak için açık büfeye indi. Yeşil zeytin, peynir, domates, salatalık, biber, yumurta ve sosis alarak bir masaya oturdu. Bütün bu yiyecekleri afiyetle yedi. Sonra kalkıp odasına döndü ve üstündeki hırkayı eşofmanların üzerine attı. Siyah montunu üstüne geçirdi. Hafiften bir makyaj yaptı.

Telefonunu yerinden alıp resepsiyonist Mansur’u aradı.

“Mansur Bey, merhaba.”

Mansur, telefonu açtığında daha yeni uyanmıştı. “Merhaba Nursu Hanım. Nasılsınız?”

“İyiyim sağ olun. Saat 8.30 olmak üzere de… Belki uyanmamışsınızdır diye aradım.”

Esneyerek konuştu Mansur. “Teşekkür ederim. Öngörüleriniz kuvvetliymiş…”

Nursu güldü. “Tamam, ne zaman, nereye çıkayım?”

“Yola çıkın, ben arabayla alacağım sizi.”

“Peki, otelin önünde bekliyorum.”

“Görüşmek üzere.”

“Görüşürüz.”

Nursu, telefonunu çantasının içine atıp, çantasını omzuna taktı. Aynadan kendisine son kez bakıp saçlarını sağa yatırdı. Daha sonra normal haline getirdi. Şık göründüğünü düşünüyordu. Otelden dışarı çıkıp Mansur’u beklemeye başladı. On beş dakika kadar bekledikten sonra korna çaldı. Mansur gelmişti. Nursu, arabaya doğru gidip kapıyı açtı. Çantayı arka koltuğa attı. Mansur, elini uzattı. Tokalaştılar.

“Merhaba, Nursu Hanım.”

“Merhaba, Mansur Bey.”

Mansur arabanın gazına bastı. “Geceniz nasıldı?”

“Gelince uyudum. Oda biraz bakımsızdı sanki. ”

“Odaları gelecek haftadan itibaren idare yenileyecek. “

“Şimdiye kadar neden beklemişler ki?”

“Bilmiyorum valla.”

Sonraki beş dakika havadan sudan muhabbetlerine devam ettiler. Sonra Kapadokya’ya ulaştılar. Mansur, Nursu’yla beraber arabadan inip, ona eşlik etmeye başladı. Nursu birkaç dakika sonra yerden bir taş buldu. O taşı eline aldı. Taşı eline almasıyla ortamın değişmesi bir oldu.

Peri bacalarının yerini yüksek, renkli binalar almıştı. Her yerde yerle bağlantısı olmayan araçlar vardı. Neredeyim, neredeyim diye düşünürken, arkasından bir havada ilerleyen bisiklet kafasına doğru çarptı. O an orada yere düştü. Gözleri kapandı.

Mansur ise o an şaşkındı. Nursu, aniden sağ tarafında yok olmuştu. O görmüş olduğum kişi gerçekten insan değil miydi acaba diye sormaktan kendini alamamıştı. Bilmiyordu. Arabasını aldı, evine doğru sürdü. O anı orada fark eden var mıydı? Bilmiyordu. Kafayı yiyecekti. Yatağa girdi. Gözlerini kapatıp her şeyi unutmaya çalıştı. Ama bu durumu unutamıyordu. Neyse, olan olmuştu artık. Nursu, pek de umurunda değildi. O gün mışıl mışıl uyudu…

Atakan Güngör

12 Nisan 2000’de Aydın’ın Nazilli ilçesinde doğdum. İlköğretimi Nazilli Fatih İlköğretim Okulu’nda, Ortaokuluda Nazilli Mehmet Akif Ersoy Anadolu Lisesi’nde tamamladım. Şu an Siirt Üniversitesi’nde mimarlık okumaktayım. Bilim kurgu edebiyatını -özellikle Isaac Asimov ve Philip K.Dick eserlerini- seviyorum. Hedefim mimarlığın yanında iyi bir bilim kurgu yazarı olmak.

Mansur’un Bir Günü” için 1 Yorum Var

  1. pcd dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,

    Nursu’nun giydiği her kıyafet parçasının rengi tek tek söylenmiş, bu da biraz gereksiz olmuş.

    Burada gereksiz söz öbekleri var. Eşlik etmeye başlamak fazla olmuş. Arabadan inip yürümeye başladılar daha iyi olurdu, çünkü zaten arabada da eşlik ediyordu. “Taş buldu, taşı aldı, taşı eline almasıyla…” şeklinde art arda gelen cümlelerde de taş kelimesi gözü yoruyor. “Bir taş buldu ve eline aldı, almasıyla beraber…” şeklinde daha sade yazılabilir.

    Hikayenin olayı son üç paragrafta ortaya çıkıyor ve ne olduğunu anlayamadan yazı bitiyor. Sanırım bir tür zaman yolculuğuna çıkıyor Nursu, ama Mansur geride kalıyor. Bunu anlayabilmek için açıkçası birkaç kez okudum. Özellikle son paragraf çok zayıf ve etkisiz kalmış. Nursu taşı bir anda yerden alıyor. Bu da çok büyük bir tesadüf olmuş. Taşın bazı ilgi çekici özellikleri anlatılabilirdi, sonuçta insan yerden durup dururken taş almaz.

    Kurgunun dışında, kullandığınız dil de biraz daha geliştirilebilir. Gereksiz sözcükleri atıp daha detaylı karakter ve yer betimlemeleri yapmayı deneyebilirsiniz.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!