Öykü

Nötron Yıldızı

1

Fırlatma öncesi son kontroller yapılıyordu.

“Ateşleyicilere güç verildi mi?”

“Verildi.”

“Tüm sistemler devrede mi?”

“Devrede.”

“Mürettebat kalkışa hazır mı?”

“Mürettebat kalkışa hazır.”

Kalkış için hiçbir engel kalmamıştı. Mürettebat durumu kontrol merkezine bildirdi.

“Nötron Yıldızı’ndan Kule’ye. Nötron Yıldızı’ndan Kule’ye, cevap ver Kule.”

“Burası Kule. Sizi dinliyoruz Nötron Yıldızı.”

“Tüm hazırlıklar tamam, tüm göstergeler yeşil. Biz hazırız. Siz de tamamsanız geri sayıma geçebiliriz.”

“Anlaşıldı Nötron Yıldızı. Bon Voyage!”

“Teşekkürler Kule. Üç yıl sonra görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın!”

Mürettebatın konfirmasyonunun ardından kalkışa geçildi. Ateşleme ünitesinden çıkan beyaz dumanlar fırlatmaya saniyeler kaldığını işaret ediyordu.

“Kuleden tüm ekiplere… Fırlatma onaylandı. Nötron Yıldızı’nın kalkışı için geri sayım başlasın!”

Son 30 saniye…

20…

10…

5…

3…2…1…

Kalkış!

Süper güçlü dokuz hidrojen motorunun bağlı olduğu roketler büyük bir gürültüyle Nötron Yıldızı’nı göğe doğru yükselttiler.

Mürettebat, kalkışla birlikte kendilerini oturdukları koltuklara çivileyen G kuvvetine karşı çaresizdiler. Delice sarsılan uzay aracını ittiren roketlerin her biri beş bin uçak motoru gücündeydi. Bu akıl almaz kuvvete karşın mürettebatın yapabileceği tek eylem, roketlerin sönmesini, ivmelenmenin yavaşlamasını ve uzay aracının yörüngeye oturmasını beklemekti.

“Nötron Yıldızı, burası Kule. Bizim ekranlarımızdaki tüm veriler normal görünüyor. Kalkış başarılı. Tekrar ediyorum, kalkış başarılı. Ana ekranınızdaki konfirmasyon düğmesine basın lütfen.”

Mithat, kolunu rahatça hareket ettirmesine izin vermeyen kuvvete karşı koyarak önündeki ışıl ışıl göstergeye uzanmayı başardı ve yanıp sönen mavi düğmeye bastı.

“Kule, burası Nötron Yıldızı. Teyit ediyoruz, kalkış başarılı. Planlanan yükselme değerleri ile örtüşen veriler görüyoruz.”

“Anlaşıldı Nötron Yıldızı. Teması koruyalım.”

Mithat kalbinin göğüs kafesinin içerisinde son düzlüğe girmiş beygir gibi atmakta olduğunu hissediyordu. Ağzı kurumuştu. Mekiğin her yerinden titreşim sesleri geliyor, metalin metale değdiğinde çıkan o tedirgin edici çıtırtılar duyuluyordu. Öfkeyle alev püskürten bir ejderhaya benzeten roketlerin kulak parçalayan gürültüleri orkestraya katılmayı ihmal etmiyordu. Nötron Yıldızı büyük bir hızla yükseliyordu.

“Mithat, ivmelenmenin yavaşlamasına ne kadar kaldı?” diye sordu Baran.

“Son 38 saniye,” diye yanıt verdi Mithat. Süre dolunca ana itici dokuz roket bizden ayrılacak. Sonrasında bir süre ikincil motor ve onun itiş roketi ile devam edeceğiz.”

Baran, Mithat’ın kendini rahatlatmak için prosedürü tekrarladığını anlamıştı. Ses etmedi.

Kasklarının içine yerleştirilmiş telsizden Kule’nin sesi duyuldu.

“Ana roketlerin ayrılmasına son 30 saniye.”

Baran ve Mithat, uzaya çıkan ilk Türk astronotlarıydı. Uzun yıllar süren zorlu eğitimlerini başarıyla tamamlamış ve sınıflarında ilk iki sırayı almışlardı. Gösterdikleri bu üstün başarı Nötron Yıldızı’nın mürettebatı olarak seçilmelerini sağlamıştı. Haberi aldıklarında, haklı gururları yüzlerinden okunuyordu. Pırıl pırıl iki genç, Nötron Yıldızı görevi ile uzaya çıkmış ilk Türkler olmakla kalmayacak, Mars’a ayak basacak ilk insanlar olacaklardı. Bu gurur sadece Türkiye’nin değil, tüm dünyanındı.

İnsanlık için aya ulaşmak artık bir hedef olmaktan çıkmıştı. Düzenli olarak gerçekleşen turlarla Dünya’nın çıplak uydusuna gitmek turistik gezi halini almıştı. Ama Mars farklıydı. Mars’a ulaşmak sıkıntılıydı. Gönderilen tüm mekikler Mars atmosferine girdikten kısa bir süre sonra beklenmedik bir nedenden ötürü içerisindeki mürettebatla birlikte infilak ediyordu. Bu çözüme kavuşturulamayan problem Mars’a ayak basılmasının önünü tıkıyordu.

Fakat Mithat ve Baran’ı taşıyan Nötron Yıldızı’nın bu makus talihi yeneceğinden herkes emindi. Dünyanın önde gelen bilim insanlarının yoğun çalışmaları, incelemeleri ve değerlendirmeleri sonucunda ortaya çıkan Nötron Yıldızı bilimsel olarak kusursuz ve hatasızdı.

Nötron Yıldızı Mars’a inecekti… İnmeliydi…

Peki inebilecek miydi? Herkesin cevabını beklediği soru buydu.

2

“İkincil roket ateşleniyor. 3…2…1… Ateş!” diye seslendi Mithat. Ana itici roketlerin mekikten ayrılıp güvenlik çemberine alınmış bir bölgeye kontrollü bir şekilde geriye dönüşünün ardından, ikincil itici roket devreye girmişti.

İkincil roket ateşlendiğinde bir kez daha kendini gösteren G kuvveti Mithat ve Baran’ı koltuklarına yapıştırdı. İkili, dişlerini sıktı, gözlerini kapattı ve göğüslerine bir filin oturduğunu hayal etti.

Mars seyahatini gerçekleştirebilmeleri için aldıkları zorlu eğitim doğal olarak fiziksel ve ruhsal her türlü koşula dayanabilmeleri üzerine kurgulanmıştı. G kuvvetine karşı kendilerini nasıl koruyacakları üzerine sunum yapan profesör, göğsünüze fil oturmuş gibi düşünün ve o fili göğsünüzden kalkmaya ikna etmeye çalışın diye öğüt vermişti. Burada amaç, beynin ilgisini başka yere çekmek ve panik haline girmesini engellemekti. Ağlayan bir çocuğa oyuncak verip dikkatini çekmeye çalışmaya benzeyen bir aldatmacaydı.

İkincil roketin mekiği ivmelendirmesi devam ederken Kule, Mithat ve Baran ile önemli bir konuyu görüşmek üzere irtibata geçti.

“Nötron Yıldızı, burası Kule,” diye söze giren Kule’nin sesinde bir tedirginlik vardı. “İkincil ateşleyicinizin tork kuvvetinde bir dalgalanma gözlemliyoruz.”

Mithat ve Baran göz göze geldiler. Mithat’ın sol kaşı havadaydı. Baran gözlerini kısmış bir sonraki adımı düşünüyordu. Şiddetli G kuvvetine karşı giriştiği savaşı kazanan Baran önündeki ekrana ulaştı. İkincil ateşleyicinin verilerini ekrana getirdi.

Gözünün önünde beliren veriler iç açıcı değildi. Kule haklıydı. Ana roket ünitesinde bir problem var gibi görünüyordu. Telsiz üzerinden Mithat’a seslendi.

“Mithat, değerleri gördün mü? İtiş gücünde dalgalanma var.”

Bu sefer Mithat’ın iki kaşı birden havadaydı. Güç de olsa kendi ekranına uzandı ve ilgili düğmelere bastı.

Veriler ekranda belirirken Mithat derin bir nefes aldı. O sakinleşmeye çalışırken, bir sorunu olduğu düşünülen ikincil roket mekiği ittirmeye devam ediyor, filler göğüslerini sıkıştırıyor, atmosferin mavisi yerini uzay boşluğunun siyahına bırakıyordu.

“Motorun durumunu kontrol ediyorum,” dedi Mithat.

Ekranına bakıyor, yanıp sönen göstergeleri inceliyor ve bir sonuca varmaya çalışıyordu.

“Evet, ikincil motorunun itiş gücünde bir dalgalanma var ama bu sınırları aşmıyor. Şu aşamada sorun oluşturacakmış gibi görünmüyor. Kuleyi bilgilendiriyorum.”

Mithat’ın sorun olmadığı yönündeki açıklaması Baran’ı bir nebze rahatlamıştı. İki mürettebatlı Nötron Yıldızı’nın roket ve mekik uzmanı Mithat’tı. Baran’ın asıl görevi Mars’a iniş sonrası başlayacaktı. Yaşam üniteleri, yerleşim, atmosfer ve bilimsel araştırmalar onun uzmanlık alanıydı. Yolculuk boyunca Mithat’ın sağlıklı olması ve mekikteki problemler hakkındaki görüşleri Baran için hayati önem arz ediyordu.

“Tamamdır,” diye yanıt verdi Baran. Sesinde çocuksu bir neşe vardı. İçinde bulunduğu durumun keyfini çıkartıyordu.

Baran’ın eğlenmeyi bilen birisi olduğu sır değildi. Eğitimleri sırasında Mithat ile Baran’ın kişiliklerinin birbirini tamamladığı ortaya çıkmıştı. Mithat, Baran’a kıyasla daha sakin bir mizaca sahipti. Prosedürlere bağlı kalmayı seven, mükemmeliyetçi bir yapısı vardı. Baran ise sürekli yeni denemeler peşinde koşan, dışa dönük ve enerji doluydu. İkisinin de sahip olduğu keskin zekâ ve karşılarına çıkan sorunlara kimsenin aklına gelmeyecek çözümler sunmaları dikkat çekici özellikleriydi.

Kontrolü tekrar eline alan Mithat, iticilerdeki sorun üzerine Kule ile görüş alışverişinde bulundu. Ciddi bir sıkıntı olmadığı konusunda Kule ile fikir birliğine varmaları tüm ekibi rahatlattı.

Nötron Yıldızı’nın Dünya atmosferinden tamamen çıkmasıyla birlikte ivmelenme süreci noktalanmıştı. Rotayı sabitleyen mekiğin dışarıdan bir müdahaleye ihtiyaç duymadan Mars’a ulaşması gerekiyordu. Yapılan hesaplar ve analizler doğrultusunda Mars’a problemsiz bir iniş öngörülüyordu. Eldeki veriler temizdi. İnsanlık, Mars’a dokunmaya hiç bu kadar yaklaşmamıştı.

İkincil roketin de mekikten ayrılması ile Nötron Yıldızı uzay boşluğundaki yolculuğunda yalnız kalmıştı. İnsanlık tarihi için çok kritik bir dönemeç dönülmekteydi. Nötron Yıldızı iniş kalkış ve manevralar için kullanacağı küçük ateşleyicileri hariç tüm itiş gücünü geride bırakmıştı. Uçsuz bucaksız uzayda yaydan çıkmış bir ok gibi hedefine doğru ilerliyordu. Tek görevi insanlığın Mars’taki ilk adımını atmasını sağlamaktı. Bir uzay mekiği için bundan daha ulvi bir görev olamazdı.

İtiş gücünü sağlayan roketlerin mekikten ayrılmasıyla G kuvvetinin mürettebat üzerindeki etkisi de azalmaya başlamıştı. Mithat ve Baran kendilerini koltuklarına bağlayan kemer ve aksanlardan artık kurtulabilirlerdi.

Kuleden aldıkları konfirmasyonla son kontrollerini yaptılar. Mekik içi basıncının normale dönmesi ve sistemlerin olağandışı bir durum tespit etmemesinin ardından kemerlerini çözdüler ve kalkıştan beri üzerlerinden inmeyen fili kuyruğundan tutup uzay boşluğuna fırlattılar. Nihayet yer çekimsiz ortamın keyfini çıkartma zamanı gelmişti.

3

Kalkışın üzerinden 72 gün 17 saat 42 dakika geçmişti. Nötron Yıldızı’nın seyahati planlandığı gibi devam ediyordu. Baran mekikteki oksijen seviyesini seyir defterine kaydetmekle meşguldü. Mithat ise Mars’a inişleri sırasında atılacak adımların yazılı olduğu prosedürü gözden geçiriyordu. Hiçbir konuyu şansa bırakmak istemiyorlardı. Onları Mars’a ulaştıracak rotayı simüle eden ekrana göre 26 gün 6 saat 18 dakika sonra Mars atmosferine gireceklerdi. Yani son yüz milyon kilometreye girmişlerdi. Bu noktada, kalan süreyi en verimli şekilde geçirip, tüm sorunlardan uzak, temiz bir iniş gerçekleştirmek birincil hedefleriydi.

Baran ile Mithat yer çekimsiz mekiğin içerisinde öğlen yemeklerini yemekteydiler. Menüde karbonhidrat ihtiyaçlarını karşılamak için patates püresi, fırında tavuk ve meyveli jöle vardı. Sonsuz boşlukta ilerlemekte olan bir metal yığını içinde oldukları düşünülünce, menü fena sayılmazdı.

Mekikteki telsiz sisteminde bir cızırtı duyulduğunda Mithat ve Baran doğal olarak Kule’nin kendileri ile irtibata geçmeye çalıştığını düşündüler. Dünya ile mekik arasındaki mesafe, güneşten yayılan radyasyon ve dünya atmosferinde meydana gelen hava olayları nedeniyle beklenilen ve sık karşılaşılan bir durumdu cızırtı duymak. Alışmışlardı.

Mithat mekiğin telsiz sisteminin bağlı olduğu konsolda bulunan sarı renkli düğmeye bastı. Telsiz sistemine aktarılan gücü kısa süreli arttıran bu düğme, alıcıyı güçlendirip sinyallerin daha net alınmasını sağlıyordu. Bu yöntem daha önce yaşadıkları cızırtı problemine çözüm olmuştu.

Fakat bu sefer durum farklıydı. Alıcının güçlendirilmesi işe yaramamıştı. Telsizden kesintisiz cızırtı gelmeye devam ediyordu.

Telsizdeki sıkıntı Mithat’ın ilgisini çekti. Yemeğini bitirdikten sonra süzülerek telsizin kontrol aksanının önüne geçti.

“Garip,” dedi Mithat, kendi kendine. “Sinyali zayıflatacak hiçbir şey göremiyorum.” Bu kez Baran’ın onu duyabilmesi için sesini yükseltmişti.

“Alıcının gücünü arttırdın mı?” diye sordu Baran. Ekip arkadaşının aksine, yemeğine devam ediyordu. Diğer yandan da mekiğin duvarına monte ettiği tabletten 80’lerden kalma WarGames filmini izliyordu.

“Evet denedim. Bir değişiklik olmadı,” diye yanıtladı Mithat.

“Biraz bekle, belki kendiliğinden düzelir,” dedi Baran. Cızırtı merakını cezbetmemişti. Püresinden bir kaşık daha aldı.

“İyi de, alıcıyı kuvvetlendirdiğimiz halde yalnızca cızırtı duymaya devam ediyoruz. Güneş patlaması ya da ona benzer başka bir kuvvet sinyali bozuyor olabilir mi? ”

Mithat, içende bulunduğu duruma anlam kazandırmak isteyen her insan gibi, olaya farklı bakış açılarından bakması için beyni ile bilinç altında bir tartışma içine girmişti. Cızırtının frekansını ve içeriğini incelemek üzere alıcının konsolunun altındaki mekanik klavyeye bir dizi komut girdi.

Sistemin bağlı olduğu bilgisayar kısa bir süre içerisinde istenen değerleri hesapladı. Ardından, frekans aralıklarını gösteren renkli grafikler ve yanıp sönen rakamlar ekranı kapladı.

Mithat ekrandaki eğrilere ve verilere bakıyor ama mantıklı bir sonuç çıkartamıyordu. Pes edip Baran’ı yanına çağırdı. Bir çift gözün daha verilerin üzerinden geçmesinin iyi olacağını düşünmüştü.

Homurdanarak Mithat’ın yanına doğru süzülen Baran’ın aklında cızırtıdan çok, geride bıraktığı meyveli jöle vardı.

“Efendim,” dedi Baran. Sesinde umursamazlık baskındı.

“Benim gördüğümü sen de görüyor musun?” diye sordu Mithat. Gözlerini kısmış ve bilgisayardan gelen verilere kilitlemişti.

Baran gözlerini devirdi ve ekranı incelemeye başladı. İlk anda dikkatini çeken bir gariplik bulamadı. Omuz silkti. Cızırtının salınımı ve şiddeti birbirine uyuyordu. Sonra, cızırtının frekans aralığına odaklandı. Gözleri yavaş yavaş açılmaya başladı. Geride bıraktığı yemek aklından uçup gitti.

“Bir saniye…bir saniye…” Baran gördüğü değerlerin ne anlama geldiğini kelimelere dökemiyordu. Ani bir hareketle mekiğin komuta kabinine yöneldi ve telsizin çalıştığı frekans aralıklarının yazılı olduğu kitapçığı kaptı. Hızla (yer çekimsiz ortamda olabilecek en süratli şekilde) Mithat’ın yanına geri döndü. Kitapçığı açtı ve frekans aralıklarının sıralandığı bölümde işaret parmağını gezindirdi. Ekrandaki verilerle kitapçığı karşılaştırdı.

“Mithat, bu ne anlama geliyor?” diye sordu Baran. Ortada esrarengiz bir durum vardı.

“Bilemiyorum. Daha önce hiç bu frekans aralığında bir cızırtı duymamıştım.”

Nötron Yıldızı’nın alıcıları bir kaynaktan veri alıyordu. Gelen veriyi işleyen telsiz sistemi, çok yüksek frekanslardaki veriyi cızırtı olarak çözümlüyordu. Asıl şaşırtıcı durum, bu frekans aralığının Dünya’daki hiçbir verici tarafından kullanılmıyor oluşuydu. Bu da, cızırtının kaynağının Dünya olmadığı sonucunu doğuruyordu.

Mithat ve Baran tek kelime dahi etmeden birbirlerine baktılar. Bu değerlerin ne anlama geldiğini idrak etmeye çalışıyorlardı. Aslında ikisi de cevabı biliyordu ama itiraf etmekten korkuyordu. Evrende yalnız olup olmadığımız sorusunun yanıtı karşılarındaki ekranda yatıyor olabilirdi. Eğer şüphelerinde haklılarsa, ilk temas gerçekleşiyor demekti.

4

Saatlerce alıcılarına gelen cızırtının ne anlama geldiğini çözmeye çalışan Mithat ve Baran, gizemli veriyi olduğu gibi Kule’ye göndermeyi denemişti. Hali hazırdaki durumlarını daha da karmaşık yapan gerçekle yüzleşmeleri de bu noktada olmuştu. Kule ile temasları bilinmeyen bir nedenle kesilmişti. Tüm iletişim kanallarını deniyor ama Kule ile irtibat kuramıyorlardı. Dünya ile iletişimleri kopmuş olsa da, yüksek frekanslı cızırtıyı Kule’ye göndermeyi denemeyi sürdürme kararı almışlardı.

“Ne düşünüyorsun?” diye sordu Baran. Ellerini başının arkasında birleştirmişti. Mekiğin içindeki boşlukta askıda duruyordu. Gözlerini tavana dikmişti. Tavan gerçekten orası mıydı, o an bunun pek bir önemi yoktu.

“Mantıklı bir açıklama bulmaya çalışıyorum,” diye yanıt verdi Mithat. Kırmızı renkli prosedür kitapçığını inceliyordu. İçinde olası bir “ilk temas” durumunda yapılacaklar yazıyordu. İlk temas konusu eğitimleri sırasında üstün körü geçtikleri bir noktaydı. Kimse böyle bir durumun gerçekleşeceğine ihtimal vermiyordu. Hedef Mars’a ulaşmaktı, evrende bizden başka birilerinin olup olmadığını araştırmak değildi.

“Benim anlamadığım bir nokta var,” dedi Baran.

“Bir nokta mı sadece?” dedi Mithat. “O zaman benden ileridesin çünkü ben bir bok anlamadım. Birisi bize akıl almaz bir frekansta cızırtı gönderiyor ve bunu yapanın dünya olmadığını görebiliyoruz. Uydu ya da başka bir mekik de değil. Tüm çapraz sorgular olumsuz sonuçlandı. Sistemde bir problem de yok. Yani, verinin kaynağının bizden biri olmadığı kesinleşmiş durumda. Aksiliğe bak, tam bu sırada Kule ile iletişimimiz kesildi. Tüm bunların Mars’a varışımıza bir aydan az bir süre kala olması ayrı bir ironi.”

Baran Mithat’ın cevabını duymamış gibiydi. “Tamam, bizimle temas kurmaya çalışıyorlar. Gayet güzel. Peki neden cızırtı gönderiyorlar? Cızırtı ile ne yapmamızı istiyorlar ki? Cızırtı gönderebilen bir uygarlık, bize ne gibi bir mesaj vermek istiyor olabilir?”

Mithat’ın ilgisi kırmızı kitapçıktaydı. Buna rağmen Baran’a cevap vermekten geri durmadı. “Mesaj göndereceklerse adam gibi mesaj yazsınlar anlayalım. Cızırtı kafamızı ütülemekten başka bir işe yaramıyor.”

Birkaç saniyelik bir sessizlik yaşandı. Baran fısıltıyla bir şeyler geveledi.

“Her ne diyorsan, duyamıyorum,” dedi Mithat.

“Son dediğini tekrar etsene,” Baran ellerini başının arkasından çekmiş yatar konumdan doğrulmaya çalışıyordu.

“Her ne söylüyorsan sesli söyle, duyamıyorum seni dedim,” diye tekrarladı Mithat.

“Hayır onu değil, ondan öncekini.”

“Cızırtı sadece kafamızı ütülüyor, böyle mesaj mı olur dedim. Niye sordun?”

Baran’ın yüzüne büyük bir gülümseme yayıldı. “Mithat, az önce insanlık tarihinin en büyük keşiflerinden birini yapmış olabilirsin.”

“Sen neler saçmalıyorsun?” diye tersledi Mithat. Baran’ın kendisiyle dalga geçtiğini düşünmüştü.

Baran mekiğin duvarından güç alarak kendisini telsiz sistemine doğru itti.

“Mesaj yazmak dedin… Neden cızırtılı bir mesaj yazarsın ki dedin… Belki de biz verinin formatını en baştan beri yanlış değerlendiriyoruzdur. Belki de gelen sesli bir mesaj değil, yazılı mesajdır!” diye bağırdı Baran.

Mithat’ın yüzüne bir sırıtış yayıldı. Ardından, “Benim fikrimdi, ben buldum!” diye haykırdı.

5

“Ne kadar kaldı?” diye sordu Baran.

“Enerjimizin bir kısmını ana bilgisayara yönlendirdim,” diye yanıt verdi Mithat. Ana bilgisayarın ekranındaki geri sayım göstergesini işaret etti: 38 dakika 15 saniye.

Nötron Yıldızı’nın iki mürettebatı heyecanla sürenin bitmesini bekliyordu. Toplanan verinin yazılı formata çevrilme işlemi tahminlerinden daha uzun sürüyordu. Bu yüzden alıcılara gelen sinyali ana bilgisayara yönlendirmişlerdi. Bu durumu gizemli sinyali çözmeleri için doğru yolda olduklarına dair bir işaret olarak yorumlamışlardı.

Dünya dışı varlıkların gönderdiği mesajı çözümlemeyi beklemekten daha önemli bir işleri olamayacağı için onlar da en mantıklı olanı yaptılar, 38 dakika 15 saniye boyunca beklediler.

Bir ömür süren geri sayımın sonunda ekranda bir metin belirdi. İkili nefeslerini tutarak mesajı okumaya başladı. İlk anda yüzlerine büyük bir keşif yapmış olmanın haklı gururu yayıldı. Tahminlerinde doğru çıkmışlardı. Alıcılara ulaşan sinyal bir sesli mesaj değildi. Yazılı bir metnin sonsuz tekrarıydı. Gurur saniyeler içerisinde yerini şaşkınlığa bıraktı. Şaşkınlığın yerini kafa karışıklığı aldı. Daha sonra mesajın içeriğine odaklandıklarında ise kafa karışıklığı yerini anlam verememeye, anlam verememe yerini paniğe bıraktı. Paniğin yoğunluğu arttıkça korku ve çaresizlik ön plana çıktı. İki Türk astronot mesaja ne tepki vereceklerini bilemiyorlardı. Siyah arka fon üzerine sarı renkli harflerden oluşan metinde şunlar yazılıydı:

Merhaba Dünyalılar,

Büyük Duvar’a hoş geldiniz. Şu an tarifsiz bir heyecan yaşıyor olmalısınız. Sizi çok iyi anlıyoruz. Çünkü biz de bundan milyonlarca yıl önce sizin şu anda tecrübe etmekte olduğunuz şeyleri yaşadık. Yabancı bir uygarlık ile ilk temas…

Evrende yalnız olmadığınızı artık öğrendiniz. Bize sormak istediğiniz çok sayıda sorunuz olduğuna eminiz. Lakin o soruları bir süre daha kendinize saklamanız gerekecek. Çünkü kısa süre içerisinde yanıt vermeniz gereken tarihi bir teklif ile karşı karşıya kalacaksınız. Bu teklifimize vereceğiniz cevap türünüzün bundan sonraki geleceğini şekillendirecek.

Büyük Duvar’a ulaştığınızı söyledik. Bu, uygarlığınızın yıldızlararası seyahatten yalnızca bir adım uzakta olduğu anlamına geliyor. Bizler, Büyük Duvar’a ulaşan tüm türlere bir teklif sunmakla görevliyiz. Hangi kararı vereceğiniz tamamen sizin özgür iradenize kalmış bir durum. Yapacağınız seçimin sorumluluğu sadece size aittir. Bizler, bu teknolojik seviyeye ulaşmış uygarlıkların evrendeki diğer türlere zarar vermeyeceğinden emin olmakla mükellefiz. Ve takdir edersiniz ki, siz insanlar, tekin olmayan bir ırksınız. Kendi gezegeninize neler yaptığınıza tanık oluyoruz. Birbirinizi öldürmekte tereddüt dahi etmeyen yapınız bizi şüphelere sürüklüyor. Evrene yayılmanız durumunda olabileceklerin önüne geçememe endişesi taşıyoruz.

Daha önce size benzer yaradılışa sahip başka türlerle etkileşimimiz olmuştu. Bir kısmı doğru yolu bulurken, bir kısmının sonu bu mesaj içerisinde bahsetmek istemeyeceğimiz kadar tatsız oldu. Evrenin bir bütün olarak düzenini korumak aslında tüm türlerin gayesi olmalı. Sizin de bunun bilincine varıp doğru yolu bulacağınızı umuyoruz.

Artık geleceğinizi şekillendirecek teklifi yapma zamanı.

Dünyalılar,                                                         

Bizimle gelip Büyük Duvar’ın arkasında neler olduğunu görmek, evrenin Dünya isimli gezegenden çok daha fazlası olduğuna kendi gözlerinizle tanık olmak istiyorsanız, uzay aracınızı terk edip kendinizi uzay boşluğuna bırakmalısınız. Sadece bu şekilde Büyük Duvar’ı geçebilir ve kaderinizle yüzleşebilirsiniz.

Eğer uzay aracınızı terk edip Büyük Duvar’ın arkasına uzanmayı reddederseniz, sizi Mars atmosferinin yakıcı ateşi ve sonrasında acı içerisinde bir ölüm karşılayacaktır. Bu durumda sizin yok oluşunuzu izlemekten başka yapabileceğimiz bir şey kalmayacak.

Umarız vereceğiniz kararın ağırlığının farkındasınızdır. Sadece sizin yaşamınız kadar basite indirgenemeyecek bir seçimle karşı karşıya kalmış durumdasınız. İnsanlığın kaderi sizin ellerinizde.

Mesajımızı anlamanız ve iyice düşünmeniz için size Mars atmosferine girene kadar müddet veriyoruz. Bu sürenin sonunda uzay geminizi terk edip kendinizi boşluğa bırakmazsanız teklifimiz geçerliliğini yitirecektir ve hikayeniz hazin şekilde sonlanacaktır.

Doğru olanı yapacağınıza eminiz. Büyük Duvar’ın arkasında sizi bekliyoruz. Evren sizinle olsun.

6

Nötron Yıldızı Mars yörüngesine doğru tam yol ilerlemeye devam ediyordu. Mekiğin içinde ise bir ölüm sessizliği hüküm sürüyordu. Mithat ve Baran mesajı okuduktan sonra bir süre konuşmamışlardı. İkisi de içinde bulundukları durumu bir neden-sonuç ilişkisine bağlamaya, bir anlam kazandırmaya çalışıyordu. Bunu yaşıyor olmalarının bir nedeni olmalıydı.

Sessizliği ilk bozan Mithat oldu.

“Bence birisi bizimle oyun oynuyor. Ben bu mesajın gerçek olduğuna inanmıyorum.”

“Nedir seni bunu düşünmeye iten?” diye sordu Baran.

“Çok basit. Kendime şu soruyu soruyorum: Neden karşımıza koca bir uzay gemisi çıkartıp biz geldik demiyorlar da, gizli bir sinyalin arkasına saklanarak mesaj yollamayı seçiyorlar?”

Baran, Mithat’ın kafasından neler geçtiğini öğrenmek istiyordu ama hızla karar vermeleri lazımdı. Tüm olayı enine boyuna değerlendirecek kadar vakitleri yoktu.

“Yapma Mithat, insanlık tarihi buna benzer tartışmalarla dolu. Örneğin, eğer Tanrı varsa neden bunca çocuk savaşlar nedeniyle ölürken gökyüzünde belirip dur demiyor, piramitleri insanlar yaptıysa neden tekrardan yapamıyoruz… Oturup felsefi altyapılarımızı veya tarih bilgilerimizi çarpıştıracak durumda değiliz. Bir mesaj aldık ve onun doğrultusunda bir seçim yapmamız lazım. Mesajın nedenine sonucuna anlamına değil, bir sonraki adımımıza odaklanmamız lazım.” dedi Baran. Sesine kararlı bir ton vermişti. Mithat’ın anlayacağı dilden konuşuyordu.

“Pekâlâ, sen ne düşünüyorsun mesaj hakkında?” diye sordu Mithat. Baran’ın tersleyen yaklaşımından hoşlanmamıştı. Ona göre aceleye getirilemeyecek kadar ciddi bir problemin içindeydiler.

Mithat’ın aksine Baran mesajın dünya dışı bir uygarlık tarafından gönderildiğinden neredeyse emindi. Hayatı boyunca bu anın hayalini kurmuştu. Bizden daha ileri bir uygarlık… Kim bilir bize neler öğretebilir… Yıldızlararası seyahat… Evrendeki yerimiz… Tanrının varlığının ispatı…

“İçinde bulunduğumuz duruma bakıyorum. Daha önce görülmemiş bir frekansta sinyaller aldık. Ardından Kule ile tüm irtibatımız kesildi. Sinyalin içeriğini ses sandık ama sonra daha da yazılı bir metin olduğunu anladık. Sinyal, gelişmiş bir uygarlığın tehditkâr ama öte yandan kucaklayıcı mesajı çıktı. Ya denileni yapacağız ve insanlık tarihinin en büyük gizemini çözmek üzere bir adım atacağız ya da hiçbir şey olmamış gibi Nötron Yıldızı’nın programına bağlı kalacağız ve Mars atmosferine girdiğimizde mesajda yazdığı gibi bir Büyük Duvar var mı yok mu öğreneceğiz.”

Baran’ın sözleri seçimini yaptığını belli ediyordu. Mithat bir süre gözlerini Baran’dan ayırmadı.

“Yani mesajın gerçek olduğunu düşünüyorsun. Söyleneni yapalım, mekikten kendimizi uzay boşluğuna atalım ve birilerinin uzay gemilerine tırmanmamız için bize halat atmasını bekleyelim. Doğru anlamış mıyım?”

“Böyle söyleyince saçma geldiğinin farkındayım. Ama şu an eğilimimim bu yönde olduğunu söyleyebilirim,” diye yanıtladı Baran. Dünya tarihinde uzaylılar ile ilk teması gerçekleştiren kişi olmanın heyecanı tüm bedenini ele geçirmişti. Duyguları kontrolü ele almıştı.

“Sen aklını kaçırmışsın,” dedi Mithat. “Hatta delisin. Kimden geldiğini bilmediğin bir mesajda öyle yazıyor diye intihar etmek istiyorsun. Ne halt edeceksen et ama beni buna bulaştırma. Ben bu mekiği Mars’a götürüyorum.”

Baran bunları duyduğuna şaşırmamıştı. Onun gözünde Mithat’ın beyni iyi ve kötünün kesin çizgilerle ayrıldığı dogmatik safsatalarla doluydu. Burnunun ucundaki akıl almaz potansiyeli göremeyecek kadar kördü.

“Bu durumda sen mesajı yok saymayı seçiyorsun. Ben ise bu çağrıya yanıt vermemiz gerektiğini düşünüyorum,” dedi Baran. Mekiğin içindeki ikilinin ortasında heybetli cüssesiyle duran görüş ayrılığını işaret ediyordu.

“Öyle görünüyor. Senin mekiği tek başına terk edemeyeceğini de unutma. Tasarımsal olarak basınçlı kapağın ilk olarak Mars’a indiğimizde açılması gerekiyor. Daha önce açmak demek mekiğin tüm sistemlerini riske atmak demek. Sırf sen intihar edeceksin diye kendi hayatımı bir hiç uğruna kaybetmek istemiyorum.”

Mithat her zamanki kesinliğinde konuşuyordu. Baran’ın söze girmesine izin vermeden devam etti:

“Mürettebat arasındaki görüş ayrılığı kesinleştiğine göre uçuş prosedürün gereğini yerine getirmek zorundayız.”

Baran şaşkın ve kızgındı. ”Tanrım. Sen ne yaptığının farkında mısın? İnsanlığın geleceğini tamamen değiştirebilecek bir keşif yapmak üzereyiz ama senin tek derdin kendi canını kurtarmak.”

Mithat kararlıydı. Baran’ın aptalca bir şeye kalkışmasının önüne geçmek istiyordu. Uçuş bilgisayarının kayıt tuşuna bastı. Ekranda kayıt alımının başladığını belirten koyu kırmızı bir çerçeve belirdi.

“Ben Mithat Koloğlu. Nötron Yıldızı görevinin uçuştan sorumlu kıdemli astronotu olarak mürettebatta oluşan görüş ayrılığını sonuçlandırmak üzere, uçuş prosedürünün bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak yolculuğun geleceği ile ilgili kararı veriyorum.”

“Bu büsbütün bir saçmalık. Evrende yalnız değiliz ve sen bunun ispatını elinin tersiyle itiyorsun. Ahmak!”  diye bağırdı Baran.

Mithat sesini yükseltti, artık bağırıyordu. “Nötron Yıldızı rotasına bağlı kalacak ve Mars yörüngesine ilerleyecek. Kararım kesindir. Eğer uzaylı dostların bizi ikna etme konusunda bu kadar istekliyse aptal bir mesajdan daha fazlasını yapmalılar. Ayrıca Mars’a indiğimizde komuta sana geçecek. O zaman ne halt etmek istiyorsan edersin. Uçuş esnasında bu geminin kaptanı benim. Görevi riske edecek budalaca bir şey yapmamı bekleme.”

7

Nötron Yıldızı’nın yolculuğu herhangi bir engele takılmadan devam etmişti. Artık Mars atmosferine girmek üzereydi. Mithat’ın almış olduğu karar Baran’ı çileden çıkartmıştı. Yine de Baran prosedürü hiçe sayacak bir harekette bulunmaktan çekinmişti. Mithat haklıydı. Mars’a inene kadar komuta Mithat’taydı. Baran, Mithat’ın verdiği kararlara ne kadar karşı çıkarsa çıksın onlara uyması gerektiği sonucuna varmıştı. İşin sonunda dünya dışı bir uygarlık ile tanışma fırsatını tepmek olsa da, durum buydu.

Mürettebat atmosfere giriş için yerlerini almıştı. Kule ile bağlantıyı tekrardan sağlamayı bir türlü başaramamışlardı. Yalnız başlarınaydılar. Yüksek frekanslı cızırtı alıcılara gelmeye devam ediyordu. Nötron Yıldızı Mars atmosferinden parçalanmadan geçmeyi başarırsa tüm insanlık adına bir ilki gerçekleştirecekti.

“Atmosfere girmemize son 10 saniye…” dedi Mithat.

“Anlaşıldı,” diye yanıtladı Baran.

“Mesajda yazanı yapmana izin vermediğim için bana kızgın olduğunu biliyorum. Tüm bunlar geçtikten sonra sakin kafayla düşündüğünde bana hak vereceğini göreceksin,” dedi Mithat.

“Unut gitsin. Olan oldu artık. Bari şu metal yığınını Mars’a indirelim ve kızıl gezegene ayak basan ilk insanlar olalım,” dedi Baran.

Nötron Yıldızı ince atmosfere giriş yaptı. Kısa sürede mekiği bir titreme dalgası sardı. Kokpitin basınca ve ısıya dayanıklı camlarında Mars’ın kızılımsı çehresi yansıyordu.

“Muhteşem,” dedi Mithat. Sesinden, bakmakta olduğu manzaradan etkilendiği anlaşılıyordu. İlginç bir şekilde herhangi bir korku ya da endişe hissetmiyordu. Rahattı.

Baran mekiğin burnundaki ısı değerlerini kontrol etti. Mars’ın ince de olsa bir atmosferi vardı ve Nötron Yıldızı’nın ısı kalkanı her türlü darbeyi absorbe ediyordu.

Isı ve radyasyon değerlerinin limitlerin altında olduğunu gören Baran rahatladı ve pencereden dışarı baktı.

Mars’ın yer çekimi onları kendine doğru çekiyordu. Ya da tüm evren onları Mars’a doğru itiyordu. İkisi de doğru olabilirdi.

Titremeler artıyor, Nötron Yıldızı yolculuğun sonunun geldiğini hisseden bir çocuk gibi kıpırdanıyordu.

Mekik atmosferde ilerlemeye devam ederken ana bilgisayarda bir uyarı ışığı yanıp sönmeye başladı.

“Radyasyon,” dedi Baran.

Işığın rengi önce sarıydı. Kısa süre sonra turuncuya döndü. Ardından da kan kırmızısına…

“Neler oluyor?” dedi Mithat. Kısa sürede maksimum seviyede radyasyona maruz kalmışlardı.

“Bilemiyorum,” diye yanıtladı Baran. “Tüm sistemler sapıtmaya başladı. Bir şeyler oluyor.”

Nötron Yıldızı artık Mars’taydı. Kızıl gezegene inmelerine çok az kalmıştı.

“Bu da neyin nesi?” diye sordu Mithat. Eliyle ilerideki bir noktayı işaret ediyordu.

Baran kokpit penceresinden Mithat’ın gösterdiği yöne doğru baktı. Kızıl bulutların arasında çıplak gözle seçemediği bir şeyler vardı. Bulutlar dağıldıkça mekiğin titremeleri azalıyordu. Nötron Yıldızı artık Mars’ın gökyüzünde süzülüyordu. Bulutlar tamamen dağıldığında karşılarında gördükleri manzara gerçek ötesiydi. Yemyeşil ormanların ortasında gri gökdelenlerden oluşan bir şehir vardı. Şehrin üzeri bir çeşit kubbe ile çevriliydi. Kubbenin içindeki rengarenk araçlar tarladaki kelebekler gibi uçuşuyordu.

Baran ve Mithat şaşkınlıktan küçük dillerini yutmuşlardı. Gördükleri izah edilemezdi. Mars’ta bir yaşam vardı ve insanlık burnunun dibindeki bu gerçekten habersizdi.

“Muhteşem,” dedi Mithat.

“Gözlerime inanamıyorum,” diye ekledi Baran.

Kubbeye doğru süzülmeyi sürdürüyorlardı. Sanki kubbe onları kendine doğru çekiyordu. Uçuşları bir süre daha devam etti. İkili koltuklarından kalkıp birbirlerine sarıldılar. İşte tam o anda üzerlerine güneş kadar parlak bir ışık huzmesi hücum etti. Zaman denilen kontrolsüz güç, Mithat ve Baran için o an durdu.

8

“Sayın seyirciler, yayınımıza bir son dakika gelişmesi için ara veriyoruz. Birleşmiş Milletler Başkanı Donnie Dae Woo, tüm insanlığı ilgilendiren önemli bir açıklama yapmak üzere Genel Kurul kürsüsüne geldi. Dinliyoruz.”

Değerli Birleşmiş Milletler vatandaşları,

Sizleri saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Bildiğiniz gibi bundan 3.5 ay kadar önce insan ırkını Mars’a ulaştırma gayesiyle Nötron Yıldızı’nı uzaya fırlattık. Mithat Koloğlu ve Baran Mert isimli iki Türk vatandaşımızı bu görev için görevlendirdik. Başarılı bir kalkışın ardından mekik Mars’a doğru yola çıktı.

Çoğunuzun medyadan takip ettiği gibi, bir ay kadar önce kendileriyle olan iletişimimizi kaybettik. Tüm ekibimiz var gücüyle çalışsa da mürettebat ile bağlantı kurmayı başaramadık. Ama Nötron Yıldızı planlanan rotasında yoluna devam etmeyi sürdürdü. Teleskoplarımız ve uydularımız ile an be an yolculuğunu takip ettik.

Bugün sizlere üzülerek bildirmek isterim ki, Nötron Yıldızı ve içerisindeki mürettebatı Mars atmosferine giriş yaptıktan kısa bir süre sonra bilinmeyen bir nedenle kaybettik. Arkadaşlarımız mekiğin Mars yüzeyine düşüşünü teyit ettiler. İki pilotumuzun acı kaybının üzüntüsünü derinden yaşıyoruz. Nötron Yıldızı’nın tasarımında, önceki başarısızlıklardan çıkartılan derslerle her türlü önlemi almıştık. Mars’a inişinin gerçekleşeceğine kesin gözüyle bakıyorduk.

Değerli vatandaşlarım, bilmenizi isterim ki bu üzüntü verici hadise insanlığın Mars’a ulaşımını sekteye uğratsa da hedefimizden geri döndürmeyecektir. Mithat ve Baran’a insanlığa yaptıkları büyük hizmetten dolayı teşekkür ediyorum. Geride bıraktıkları ailelerine baş sağlığı diliyorum.

İnancımızı kaybetmedik, bu evrende yalnız olup olmadığımız sorusunun cevabını aramaya ve bu uğurda fedakarlıklar yapmaya devam edeceğiz. Yeni Mars seferimizin hazırlıklarına şimdiden başladık. Gelişmeleri yakın zamanda kamuoyuna bildireceğiz.

Hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyor, iyi akşamlar diliyorum.

9

Dae Woo konuşmasını bitirdikten sonra alkışlar arasında kürsüden indi ve açık kapıdan salonu terk etti. Koridorda asistanına döndü. Görüşmek istediği kişinin hazır olup olmadığını sordu. Asistanı, direktör Wendy’nin hatta olduğunu belirtti ve cep telefonunu Birleşmiş Milletler Başkanı’na verdi. Başkan çok sinirliydi.

“Tanrı aşkına Wendy, siz o Kule dediğiniz yerde ne halt ettiğinizi sanıyorsunuz? Az önce sekiz milyar insana mekiğin Mars’a düştüğünü ve iki astronotun öldüğünü söyledim. Lanet olası mekiği bulun, hem de hemen!”

Nötron Yıldızı” için 19 Yorum Var

  1. Adım adım artan bir gizem ve gerilimle başarılı bir kurgu olmuş. Baran ve Mithat’ın da kendi sesleri, kendi karakterleri son derece açık şekilde ayrışmış, bence bu önemli bir şey.

    Astronotların gemiden çıkmaları veya Mars’a gitmeleri kısmında kendimi yerlerine koyduğumda bunun çok zor bir karar olduğunu düşündüm. İşte tam bu noktada belki psikolojik olarak durumu biraz daha irdeleseydiniz hepimizi iki kat şok ederdiniz veya şoktan ziyade içimizi mükemmelen sıkardınız. Ama bana sorarsanız ben de bu nasıl yapılır bilemiyorum doğrusu.

    Anlatım bozukluklarından ari, zaman kullanımları ve noktalamaları ile de hatasız bir öykü olmuş.

    Son kertede keyifle okuduğum güzel bir öyküydü, elinize sağlık.

  2. Baştan sona keyifle okudum. Anlatımınız güçlü ve merak uyandırıcı. Karakterlerin yerinde olsam ben de aynı yolu seçerdim. Karakterleri de sevdim ayrıca. Son kısımlarda öykü daha bir içine çekiyor, beğendim.

  3. Tabi müsait öykü. Çay kuru pastalar falan hepsi hazır…:grinning:

    Kesinlikle yapmak istediklerini başarmışsın. Sonrası devam edebilir güzel de olur, bununla birlikte böyle bitmesi bence daha güzel olmuş.

    Ben şahsen öncesini merak etmedim o kadar. Karakterler kendilerini zaten gayet güzel belli etmiş, ekstra bir açıklanma ihtiyacı duymadım.

    Nötron yıldızı? Özel bir anlamı var mı?

  4. Umut dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Ufuk :slight_smile:

    Ellerine sağlık. Merak unsurunu bir nebze dahi düşürmeden okuyanı sürükleyen bir öykü çıkarmışsın ortaya. Böyle öyküleri oldum olası severim. Sıkılmadan okudum öykünü.
    Tek bir detay var.

    1. Bölümün sonunda yazarın, okuyana doğrudan seslendiği bu cümle öyküne ters düşmüş bence. Olmasaymış daha iyi olurmuş sanki. :slight_smile:

    Yüreğine sağlık. Görüşmek üzere :slight_smile:

  5. Gurlino dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Cem,

    Bu güzel yorumun için teşekkür ederim. Ben de senden yorum almayı bekliyordum bir süredir. Yazmadığına göre beğenmemiş olsa gerek dedim içimden. Yorumunun geldiğini görünce sevindim. :slight_smile:

    Soruların ve aklına takılanlarla ilgili cevaplarıma geçeyim izninle.

    Öncelikle öykümü beğenmiş olmana sevindim. Kurgusu ve hikayesi ile öne çıkan diyaloglarla destekli bir öykü çıkartmaya çalıştım ortaya. Şöyle bir bakınca elde iki karakter ve boşlukta uçan bir mekikten başka bir şey yok aslında. Bundan ilgi çekici ve sürükleyici bir öykü yapmak kolay değil gerçekten. Gravity filminde Alfonso Cuarón’un kullandığı anlatım tekniklerini hatırlayıp ondan faydalanmaya çalıştım. Umarım başarılı olabilmişimdir.

    Öykünün girişinin olması gerekenden uzun kalmış olduğunu anlıyorum yorumundan. Kendini tam anlatamayan bir giriş olmuş sanırım. Amacım sürekli artan bir merak ve gizem hissi ile ilerlemekti. Başlangıçtaki düşük tempo da biraz 0’dan başlamak içindi yani. Ufak ufak artışlar inişler çıkışlar ile okuyucuyu tek düzelikten çıkartmaktı istediğim.

    GORA bağlantılarını fark eden birisi olduğuna çok sevindim. Doğrudan ona yapılan bir gönderme o kısım. Bir kaç satır daha vardı aslında ama öyküyü fazla sulandırdığı ve referansı fazla açık ettiği için çıkarttım. :slight_smile: Kendi küçük yazar eğlencemdi o bölüm, yakalandım. :slight_smile:

    Diyaloglara değindiğin için teşekkür ederim. Son okumada diyaloglar gerçekçi ve tutarlı gelmişti gözüme. Özellikle tartışma bölümünün konuşma temposu içime sinmişti. Öyle bıraktım. Son dönemde diyaloglara önem vermeye ve gerçekçi tutmaya çalışıyorum. Öyküde önemli olduğunu düşünüyorum.

    Kurgu konusu çok derin konu ya! :yum: Bir kere Mithat ve Baran’a ne olduğunu kesin olarak bilmiyoruz. Mesajı kimin gönderdiğini bilmiyoruz, gördükleri şehrin gerçek olup olmadığını bilmiyoruz… Şehirdekilerin kim olduğunu bilmiyoruz. İpuçlarını incelersek ise satır aralarında bazı şeyler yakalayabiliriz… (Buna en son sonda değineceğim.)

    Şöyle açıklamaya çalışayım; Büyük Duvar, uzayda yalnız olup olmadığımız konusunda ortaya atılan Fermi Paradoksu’nun bilinmeyen verilerinden birisi olan The Great Filter’a bir gönderme. Bağlantı verdiğim makaleleri okuyarak bilimsel ve felsefik bilgiler içinde kaybolabilirsin. Bayağı keyiflidir okuması. :slight_smile:

    Uygarlığın gelişim seviyesini tespit etmek için kullanılan bir terim The Great Filter. Onu geçen uygarlıkların önünün gelişime açık olduğu varsayılıyor. Yani öyküde mesajı gönderen uygarlığın The Great Filter’ı (Büyük Duvarı) geçmiş olduğunu anlıyoruz. Mithat ve Baran özelinde insanlığın da artık bu Büyük Duvarı geçmesinin fırsatını yakaladığını görüyoruz. Bu da bütün insanlık için çok çok önemli bir durum. :slight_smile:

    Mesajı gönderenler insanlığın Büyük Duvarı geçmesi için kendilerini tamamiyle teslim etmeleri gerektiğini belirtiyorlar. Bu bir tuzak olabileceği gibi sözlerinde dürüst de olabilirler. Bunu bilemiyoruz. Biz karakterlerin seçtiği yolu takip ediyoruz. Mesajın içeriğini takip edip etmemek mürettebata kalan bir seçim. Nötron Yıldızı’ndan önceki mürettebatların buna ne cevap verdiklerini bu öykü çerçevesinde bilmiyoruz. Devamını yazarsam bilebiliriz çünkü öykünün sonunda Mithat ve Baran’ın ölmemiş olabileceklerini öğreniyoruz. Yani diğer mürettebatlar da ölmemiş olabilir. :slight_smile:

    Mesajı kimin gönderdiği hususunda elimizdeki tek veri Büyük Duvarı geçmiş bir uygarlık olduklarını iddia etmeleri. Bunu çözmek için uzay-zaman kavramından hareket etmemiz gerekiyor. Mesajı gönderenler gelecekten gelen insanlar ve Büyük Duvar da uzay zaman çizgisinin bükülmesi olabilir pekala. Biz bugün Mars’a bakınca boş bir gezegen görüyoruz ama uzay zamanı büküp Mars’ın milyonlarca yıl sonrasına baksak gelişmiş bir uygarlık görebiliriz. Öyle değil mi? Belki de o uygarlık insanlığın ta kendisidir. Yani mesajı gönderenler, insanlar olabilir. Zaten gönderdikleri metin fazla insani değil mi? :slight_smile:

    Öykünün sonunda bu tezi destekleyen bir kaç ipucu da var aslında, bir daha bakarsan:

    Mars’ta bir yaşam vardı ve insanlık burnunun dibindeki bu gerçekten habersizdi.

    Neden habersizdiler? Çünkü farklı zaman dilimindeydiler. :slight_smile:

    Zaman denilen kontrolsüz güç, Mithat ve Baran için o an durdu.

    Zaman referansı…

    Çok uzattım. Öykünün bilimsel ve felsefik altyapısı hakkında bir giriş gibi oldu bu yorumum. Umarım fazla saçmalamamışımdır. :stuck_out_tongue:

    İlerleyen seçkilerde görüşebilmek ümidiyle…