Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Oçurman’ın Varlığı

Bir insan doğduğunda geleceği hep hazırdır derler. Yapabileceği ve yapamayacağı her şey bellidir. Hepsi Tengri tarafından önceden karar verilmiş ve bilmesek de biraz rastgele olaylarla süslenmiştir.

Bu onlardan biraz daha farklı bir hikâye. Yine kaderini yaşayan bir çocuk var ama tanrılara kızgın. Kendince haklı da. Ona göre bu işleyiş adaletsiz ve bu adaletsizliğin tek nedeni de bütün yaşamı üfleyen, sorumsuz bir ruh. Hazırsanız Oçurman geliyor.

Doğduğunda hayat ona çok da bir şans vermemişti. Ufacıktı ve elleri babasının zoraki öğrettiği demircilikten nasırlanmıştı. Zor yürüyordu ama annesinin güya çeyiz hediyesi olan okçulukta iyi işler çıkarıyordu. Ağlıyordu ve yetişkin bir adam gibi susmasını kendisinin öğrenmesi gerekiyordu.

Bu sırada dünya ise Oçurman’ın hayatından daha kötü durumdaydı. Hava mükemmel ama korkutucu, hafif mor, hafif ışıltılı bulutlar ve ufacık gözüken yıldızlardan ibaretti. Dahası bu karanlık havayı benimseyen ve bu gökyüzündeki çukurlarda yaşayan büyük, kötücül bir ruh vardı. Bir ismi vardı elbet ama sanırım insanlara zevk için taş yağmuruna tutan birinin adını çocuklara öğretmenin iyi bir yanı olmadığından Oçurman bu ismi duymamıştı.

Oçurman’ın yaşadığı çevresinin tanrılarla ilişkisi nasıl derseniz. Eh. Kendileri de pe emin değiller. Giriştikleri işi takdir ediyorlar ama daha fazlasını hak etmediklerine eminler. En azından çakıl taşları tarafından öldürülmüyor olsalardı bağnazca inanmak için bir şansları da olabilirdi. Şu an ise ellerindeki en gerçekçi tanrı ise lamalardı. Uzun süredir sütlerini içiyor, etlerini yiyor, yünlerini kullanarak çakıl taşlarından korunuyorlardı.

Oçurman ise ilgisiz ailesinden dolayı lamalarla büyümüş gibiydi. Kendini en çocuk hissettiği ya da en sevildiğini bildiği anlar hep lamaların yanındaydı. Artık çocuk olmadığındandır bilmiyorum ama o da artık lamalara ilgi duymuyordu. Seviyordu ama o kadar da değildi işte. Tıpkı bütün çevresinin tanrılara olan inancı gibi.

Babasını kaybettiğinde kim bilir kaç yaşındaydı. Annesi de bilmediğinden kendine her doğan lama kadar ömür biçiyordu. Şimdiyse üç lama yaşındaydı. Gerçi seçtiği son lama daha yürüyemeden kafasına taş düştüğü için ölmüştü ama Oçurman’ın ömrünü onurlandıracak kadar yaşamıştı.

Annesi ise sonraki gün kendini yukarıdan gelen taşlara bırakmıştı. Oçurman ise annesinin kafasının parçalanmasını çadırlarının içindeyken izlemişti. Belki annesi bir lamadan daha iyi bir annelik yapsa bu görüntü biraz daha trajik olabilirdi. Şimdiyse sadece can sıkıcıydı.

Oçurman babasının yaşına geldiği zaman yeni evlenmişti. Yine başka bir lamanın baktığı bir kadındı Ayzıt ama güzelliği bir başkaydı. Varlığı bile Oçurman’ın ayaklarının yerden kesilmesine neden oluyordu. Çocuk içinse işleri yavaştan almaya karar verdiler. Biraz daha kendi hayatlarını yaşamak istiyorlardı. Ayzıt’ın kendi hayalleri vardı. Oçurman’a çok bahsetmezdi ama o hayallere sadıktı.

Kendi içinde ne yaşadığı bilinmez ama Oçurman, Ayzıt’ın da kafasının parçalanmasını izledi. Bu sefer bu olay trajikti ve dünya onun için hiç bu kadar korkunç olmamıştı. İşte o zaman Hürmüz’e başvurdu. Hürmüz biraz tuhaf bir tipti. Deli olduğunu herkes biliyordu ama akıllı bir dünyada da yaşamıyorlardı. Oçurman onun şamanlık ve büyüyle uğraştığını biliyordu. Olmayan inancı el vermiyordu ama kendisi gayet de veriyordu çünkü; çok çaresizdi.

Hürmüz, Oçurman’dan ona kocaman bir çadır yapmasını söyledi. Oçurman elinden geldiğince büyük bir çadır yapmıştı. Çok ta büyük değildi ama inanmadığı bir ritüel için ekstra bir çaba göstermek istemiyordu.

Hürmüz, Ayzıt’ın ölü bedenini getirdiğinde içi acıdı. Belki artık yaşamadığından belki de sol gözünün olması gereken yerde taş olmasından Ayzıt o kadar da güzel gözükmüyordu. Yine de Hürmüz o taşı çıkardı ve davulunu çalarak bir şeyler mırıldanmaya başladı. Ayzıt’ın etrafına mumlar yerleştirmeye başladı. Yaklaşık bin mum yaktı. Söylenmesi o zaman durdu. Oçurman’ın gözüne bakıp sinirle fısıldanmaya başladı. Her söylediği sözle mumlar titredi, titredi ama sönmedi; hareketlendi ama sönmedi, görünebilecek her yeri kapladılar ve Oçurman’ı alıp gök yüzüne karıştılar.

Oçurman ışıklar kaybolduğunda kendini ıslak bir yerde buldu. Dizlerine kadar su vardı. Etrafta ise bir avuç büyüklüğünde sarı sarı ışıldayan kelebekler uçuşuyordu. Biraz ileride süzülen bir beden gördü. Oçurman bedene yaklaştıkça onun Ayzıt olduğunu anladı. Hafifçe kolundan dürttü. Hiçbir şey olmadı. Arkadan ufak bir çıngırdak sesi geldi. Kelebekler toplanmaya ve Ayzıt’ın üstüne konmaya geliyorlardı ama konmadılar. Ayzıt’ın içine girip kayboldular ve etrafta artık hiç ışık kalmamıştı. Oçurman hafif bir korkuyla geri çekildi. Etrafta bir şapırtı sesi daha vardı. Tekrar Ayzıt’ın koluna hareket yaptığında kendi kolu bir başkası tarafından tutuldu. Ayzıt’ın suratı soğuk bir ışıkla parlamaya, tek gözünden karanlık bir sıvı akmaya başladı. Sonra ağzını açtı ve dehşet bir çığlık etrafa dadanırken çığlıkların arasında ufak bir fısıltı geldi. “Dışarı çık. Seni bekliyorlar. Tanrılar yok, aşk yok, daha iyi bir hayat için umut yok. Var olan tek gerçek şey şu gökyüzünden gelen taşlar.”

Çığlıklar anılarla birlikte Ayzıt’ın öldüğü güne geldi. İkisi çıplak sarılarak uyuyorlardı. Ayzıt’ın kokusunu son çektiği andı. Ayzıt kendi el işlerine bakmak için kalkmıştı ama donmuş gibi bekliyordu. Oçurman o zaman fark etti. Gözlerinden boynuz çıkan, keçi sakallı, sıska soluk tanrıyı. Tanrı olduğunu biliyordu çünkü anne babası iyi ebeveynler olmasa da ona her ebeveynin yapacağı gibi korku aşılamak için hikâyeler anlatırdı.

Yine o an geldi. Ayzıt çıplak vücuduyla, rüzgârda uçuşan saçlarıyla koyu mor gökyüzüne bakarak son kez yürüyordu.

Oçurman bir şeye dikkat kesilmişti. Tanrılar vardı. Vardılar ve hiçbir şey yapmıyorlar mıydı? İçindeki öfke artarken Ayzıt’ın bedeni tekrar süzülmeye, içindense kelebekler çıkmaya başladı.

Oçurman son kez Ayzıt’ı olmayan gözünden öptü. Öfke çığlıklarıyla bir kelebeği avcuna aldı. Kendi anılarından birine gitti. Babasının elinden çekici aldı. Başka bir kelebekle de annesinin elinden oku aldı. Islak suya çekiciyle vurmaya başladı. Suyun altındaki yer yarıldı. Yarıldıkça şekillendi. Oçurman tüm yeri aya dönüştürdü.

Elindeki okla kelebekleri yakaladı. O yakaladıkça Ayzıt’ın bedeninden bir başka kelebek daha çıkıyordu. Kelebekler o kadar fazla birikmişti ki artık güneş olmuşlardı. Mor gökyüzüyle birlikte gölgede saklanıp taş atan ruhlar da kaybolmuşlardı.

Tengri ise bunu görünce sinirlenmişti. Hangi ölümlü yarattığı evrene karışabilirdi. Oçurman’ı cezalandırdı. Ona büyük bir güç verdi. Sırtına ise bir dağ. Dağın üstüne ise Ayzıt’ın bedeni. Oçurman ne sevdiceğinin bedenine kıyabildi ne de kendisine. Dağ sırtında öylece beklemeye razı oldu. Etrafındansa ufak toynak sesleri geliyordu. Sahibi ise hiç ufak değildi. Kocaman bir lamaydı. Kafasını eğdi bir Oçurman’a bir de sırtında taşıdığı dağa baktı. “Ne oldu burada?”

Oçurman ise “Varlığım ve inancım azap oldu.” Diyebildi.

Lama gözlerini büyüttü “Zaten senden inanmanı beklemiyorlar mıydı?”

“İstedikleri şekilde inanmıyordum. Sonra kendim bir şeyleri değiştirmeye kalktım.”

“Bu da bir tanrının isteyebileceği en iyi şey değil midir? Kendi işine bakabilen bir kul.”

“Bilmiyorum. Belki de hâlâ bir tanrı yoktur belki ben kendimi cezalandırıyorumdur. Belki de… Kafama bir taş da ben yemeliyimdir.”

“Bunu da ben bilemiyorum ama bildiğim bir şey varsa tanrılara öfkelenmek konusunda haklı olabileceğin ve sevdiğin birini kaybetmekten delirebileceğin.”

“Bana olan bu mu? Sence delirdim mi ben?”

Lama son bir kez baktı. “Sen bir insansın Oçurman. İnsanı duyguların ve sorunlarında seni insan yapan yegane şey. Tanrıların gözünde hepimiz deliyiz. Sadece bazılarımız ayı ve güneşi yapacak kadar cesur ve sadık.”

“Bir şey anlamıyorum.”

Lama havada süzülmeye başladı. Oçurman’ın ise üzerindeki dağın yükü azaldı. “Bir şey anlaman gerekmez. Zaten gerçek değiliz. Bir anlamımız yok. Sadece varız. Tıpkı senin üçüncü lamanın yürümeden ölmesi gibi. Yani bir tanrıdan bile önce sen, sen ol. Bir tanrınınsa seni inançlarından şüpheye düşürmesine izin verme.”

Lama dağı kaldırdığında Oçurman gözlerini tekrardan yaptığı çadırda açtı. Hürmüz çoktan gitmişti ama Ayzıt buradaydı. Sonraki gün ona yakışır bir cenazeyle artık var olan güneşin baktığı bir tepeye gömdü.

Mustafa Bozkurt