Öykü

Ruh Yiyen

Göklerden geldiler. Önce güneşi kapattılar. O yaşam ışığını, o ıstıraplı sıcak ısırgan sarı huzmeleri, Apollon’un varoluşçu menisinin göz bozan yansımalarını, metan dumanlarıyla söndürdüler. İlk adım son derece başarılı bir şok etkisi yaratmıştı.

Ana akım haberlerinde bir askeri hava tatbikatının kontrolden çıkmasıyla açığa çıkan jet kimyasallarının sahte bir ozon yaratması şeklinde gösterildi. Ancak çok geçmeden gerçeğin çok farklı olduğu anlaşıldı. Bu, yıllardır Hollywood un ekmeğini yediği bol sinema efektli uzaylı istilasının gerçeğe dönmüş haliydi. Dünyanın fabrika dumanlarıyla kaplı semalarında hakiki bir kozmik dehşetin tohumları belirmişti.

Devasa tabak şeklindeki absürt ulaşım araçlarıyla, İsrafil’in yerine uzaylı şeytanların kıyamet borazanını üflemişler, moleküler transportasyonla dünyanın yüzeyine inmişlerdi. Suratları bir kertenkelenin, vücutları da masallar ülkesindeki ejderhaların pullu derisiyle kaplıydı. Yıllardır alay edilen David Icke fanboylarnın ıslak rüyaları sonunda tüm dünyayı şoke edecek şekilde gerçek çıkmıştı.

Ölüm kusan ileri bir teknolojinin ürünü tüfeklerinin yanı sıra esas korkunç olanı göz göze geldiklerinde hiçbir insan iradesinin dayanamadığı zihin kontrolü yetenekleriydi. Agresif psişik saldırılarda kozmik bir kuvvette sahiptiler.

İlk birkaç haftada tüm konvansiyonel orduları etkisiz hale getirmiş, bütün devlet kurumlarını çökertmiş ve altyapıyı yok ederek dünyayı susuz ve elektriksiz bir karanlık çağa geri döndürmüşlerdi. Kendileriyle yapılmaya çalışılan sayısız müzakere çabası yetersiz kalmış, sağlıklı bir iletişim kurulamamıştı. Bu cehennem yaratıkları anlaşmaya değil savaşmaya gelmişlerdi.

Ex-ordu subaylarının dünyanın çeşitli ücra köşelerinde örgütlediği yerel milis kuvvetlerinin gerilla faaliyetleri dışında uzaylılara karşı ciddi bir direniş faaliyeti gösterilemiyor, her denemede sokaklar deşilerek açılıp iç organları yenmiş cesetlerle doluyordu.

Onlar, Orion’un, modern Angband cehenneminin dibinden, o lanetli takım yıldızından süzülerek gele Reptilianların öncü kuvvetleri, akıncı istilacılardı. Onlarla karşılaşıp da ölemeyecek kadar bahtsızlar genelde toplama kamplarına gönderilerek dünyanın çeşitli bölgelerindeki altın ağırlıklı madenleri hayatları pahasına çıkarma görevine sürülürler, orada olası en berbat koşullarda işkence altında ölene dek maden kazarlardı.

Bazıları da komple zihin kontrolünde kendi bilinçlerini yitirerek Reptilian propagandası yapmak üzere beyinlerine çip takılarak cyborg haline getirilen çığırtkanlar olarak sokaklarda bağırır ve insanlığı sürüngen askerlerinin boyunduruğuna gönüllü girmelerini, her türden karşı gerilla hareketini derhal sonlandırmaları gerektiğini savunurlardı.

İnsanlık tam bir yıkım ve kargaşa halindeydi. Yalnız belirli bir çekirdek kitle hariç: Önceden hayatlarında daha küçükken, oyunlar oynaması gereken bir çocukken travmayla tanışanlar, şiddet ve manüpilasyon mağdurları, gerçeklik algılarında gedik açılarak kozmik dehşetin gelişini yıllar önceden gören modern kahinler soğukkanlılığını koruyor ve bu gökten inen felakete hiç şaşırmıyordu:

Nihilistler, anarşistler, antinatalistler, tecavüz mağdurları, çocuk pedofili kurbanları vb… çocuk yaşta yaşamın organik bir kötülük karnavalı olduğu gerçeğine uyanan bu bahtsız görebilen erken ermişler için, bu ruhani iki kere doğmuş Caraconian savaşçılar için; bu felaket bırakın keder ve üzüntüyü, dünyanın uzun zamandır hak ettiği nihai dehşetli sonun başlangıcı olarak avant gardé bir neşenin kaynağı olmuştu.

İşte onlardan biri Daniel Karabasan idi. Nordik sefarad Yahudisi ve güney Akdeniz kırmalı melez bir çiftin çocuğu olarak berbat bir çocukluk hikâyesinden sonra bedenindeki yaralar geçmiş ama ruhu sakat kalmış ve gerçekliğin dehşetine gözlerinin perdeleri kalkmış 29 yaşında bir gençti.

İlk baskında ailesi imha edilmiş ve akrabalarından bir haber alamamıştı. Ancak bunun bir önemi yoktu. Yıllar yılı karanlığın içindeki arayışında girip çıktığı pek çok ezoterik yer altı örgütüyle dünyanın gidişatını çok önceden astral cehennem tebliğleriyle öğrenmiş, kendisi gibi uzun ve ağır süreli işkenceye maruz kalanların barınabileceği tek yer olan o kasvetli taş granit piramitlerin, kapalı hava şimşeklerin mekanına uzun süre önce adapte olmuştu:

Araf’tı onun daimi mekanı.

İyinin ve kötünün ötesinde, putların alacakaranlığında günlerini tüketirdi o. Dünyayı seven ve ona, iğrenç Demiurge’ e yeni köleleri, o et yakıtlarını getirecek kadar budalalaşmış zombilerin ve dünyaya dair kaba materyal haz hırsçılarının korkulu rüyası, ne dünyanın ne ne uzayın, ne cehennem ne de cennetin, ne evetin ne de hayırın, daimi yarım kalmışlığın nihai vakum hiçliğinde dolanarak her şeyi tüketen entropinin elçisiydi o, Araf’ın elçisi.

Astral katlardaki ulu Aiwas dahil nice varlıkların bile korktuğu Araf sakini, durdurulamaz Zaman tanrısının enkarnasyonu, hasat edicinin sözcüsü, Daniel Karabasan.

Daniel iki taraf için de çekinilecek bir hasımdı.

Bugün tam aradığı gibi bir operasyon fırsatı ele geçirmişti. Bir istihbaratla, eski türk bordo bereli subayının örgütlediği yerel milislerle, bugün yine propaganda konvoyuyla geçiş yapması beklenen bir reptilian devriyesine baskın yapılacağı duyumunu almıştı.

Olayın gerçekleşeceği yere önceden yerleşip metruk bir yıkıntının duvarları arkasından nöbette beklemeye başladı. Çok geçmeden keskin gözleri, gölgelerin arasındaki hareketlenmeleri fark etti.

Ex-subay ve militanları, çamurlu yolun köşesindeki viranelerde saklanma bölgelerine geçip ekipmanlarını kurmaya başlamışlardı. Mevzi alıyor, sokakları binokular dürbünleriyle tarıyor ve ağır makineli silahlarını kaidelerine oturtarak hazırlıyorlardı.

Daniel kendisine en iyi görüş alanı sunan sağlam bir savunma bloğu seçmişti. Kızıl ötesi görüş dürbünleri saklandığı beton bloğuna bakarken bile Daniel fark edilmemişti. Bunun için termal yansıtma özellikli Mylar folyo ceket,pantolon,maske ve içliğini giymiş, böylece vücut ısısının ortam ısısından farklı olarak renk piki yapmasını engellemişti.

Hazırlıklar tamamlandı ve işgalci konvoyu beklenmeye başladı. Askerler çevrede beklenmedik bir misafir olmadığından emin halde dikkatle, elleri tetikte yolu bekliyordu. Karanlık bulutlarla kaplı gökte kargalar uçuşuyor, sanki yaklaşan taze et kokularını almış gibi sabırsızlık içinde dolanıyorlardı.

Bir saate yakın sürenin sonunda konvoy göründü. Yekpare monolit özel bir alaşıma sahip blok şeklindeki tekerli zırhlı araç, dışarı verilen hoparlör sesiyle yıkıntıların arasından yavaş yavaş ilerliyor, propagandacının sesinin iyice duyulmasına özen gösteriyordu.

“Sizin için yemek ve güvenli sığınakları var!”

“Hâlâ direnenler varsa silahlarınızı bırakın ve teslim olun, size hiçbir zarar verilmeyecek.”

Aylardır aynı palavraları, yıkımın ve ölümün ortasında dalga geçer gibi söylüyorlardı.

Özel tim, mayın ve el yapımı patlayıcılar gibi tuzakların bu ileri teknoloji sahibi yaratıkların asla atlamayacağı basit araçlar olduklarını acı deneyimlerle öğrenmişlerdi. Radar tarama sistemleriyle 50 metreye kadar mayını anında fark ediyor ve araç üzerine gelmeden uyarı sinyalleri veriyordu. Olur da araç durmazsa, frenler otomatik olarak kilitleniyor ve araç duruyordu.

O yüzden, ex-subay ve askerleri, akla gelmeyecek kadar basit bir düzenek hazırlamışlardı. Her şeyden evvel, o zırhlı, ne olduğu belirsiz dünya dışı alaşımdan yapılan aracın içindeki canavarları vurmaları imkansızdı. O yüzden onları araçtan dışarı çıkartmak gerekiyordu.

Patlayıcı mayınlar ya da el yapımı tuzakları tespit eden sistemleri, aynı şekilde madde delici lazer ışını yaparak hedefleri metrelerce öteden imha edebiliyor ve zırhlı araç kesintisiz biçimde yoluna devam edebiliyordu. Dolayısıyla buradaki taktik başka olacaktı.

Ekip, radyoaktif Toryum-233 çekirdeklerini, opak ultra-soğutmalı koruma kabı içinde büyük bir titizlikle araç gelmeden onun güzergâhına, üstü molozlarla kapatılacak ancak biraz da belirgin bir çıkıntıyla görülebilecek şekilde yerleştirmişler,ardından soğutmayı kaldırarak hemen üzerine ışımanın düzenini bozacak yarı korumalı bir Faraday Bariyeri kılıfı örtmüşlerdi.

Toryum-233 izotopunu, şimdi yerinde küller ve mutant cesetler gezen, ilk istila günlerinde havaya uçurulan Akkuyu Nükleer Santralinden TSK ya alınan bir şahit numuneden, yer altı kozmik odadaki sığınaklarda sökerek getirmişlerdi. Ex bordo bereli subayı, strateji konusunda hatırı sayılır bir uzmanlığa sahipti.

Toryum-233, her 23 dakikada bir beta ışıması yaparak Protaktinyuma dönüşeceği için, tek bir ışımayla riske girmeyip, elindeki 5 adet blok çekirdeği de almış ve son hızla gizli sığınaktan operasyon bölgesine 15 dakikada intikal etmişlerdi. İnce bir hesaplamayla, Th-232 den Th-233 e dönüşecek nötron tepkimesini 5 çekirdek için ayrı ayrı süre aralıklarıyla yaparak, zırhlı araç geçişi sırasında ardışık 5 ışıma yapacak şekilde proses ayarlanmıştı. Bunun için, TSK bünyesindeki hâlâ hayatta olan nadir mühendis albaylardan birinin yoğun bir çalışma yapması gerekmişti.

Şimdi her biri geçiş sırasında aralıklı 2 şer dakika ile ışıma yapan toryum çubukların, araç ve içindekileri olası bir nükleer tehlikeye karşı uyarması gerekecekti. Elbette subay, bu yaratıkların ona karşı da bir koruma ve uzaktan imha yöntemlerinin olduğuna adım gibi emindi. Tek başına nükleer bir mayın tehdidi bile bu teknolojik tiranları korumalı araçlarından çıkarmaya yetmezdi.

Ama eğer anlaşılamayan, yaklaşmadan tespit edemeyecekleri bir tehdit olur da meraklarını çekerse? Belki o zaman iş değişebilirdi. Faraday kafesleri de tam burada devreye girebiliyordu. Işıma yarı radyoaktif yarı kararsız kimyasal reaksiyon gibi görünecek, bu görüntüyü de kafesin her bir ışımada beta parçacıklarının yarısını kesip dengesiz bir akıya sebep oluşturması verecekti. Tuhaf, dengesiz, yarı ışımalı, literatürde olmayan bir çeşit radyason, bir umut bu sürüngenlerin kafasını karıştırabilir ve temkinli olmak için yavaşlamaya zorlayabilirdi. Tam detaylı tarama için ultra hızlı kuantum bilgisayarlarına başvuracağı sırada, Aselsan-TAI-TAEK işbirliği tarafından istila öncesinde üretilen özel süperiletken teknolojili sinyal kesici EMP Bariyeri Jammer cihazlarını kullanarak, kuantum bilgisayarlarının uzaydaki devasa istasyon gemisine veri ve enerji akışında kesintiye uğrayarak, önlerindeki tuzaklı hedefin içeriğini iyice bulandıracaklardı.

Neyse ki uzaylıların bilgisayarı, tamamen dünya dışı bir ana sürücüden aldığı kızıl ötesi enerji ve online veri akışı ile çalışıyordu. Bu elektromanyetik dalgaların yapısını bozmada, EMP bariyeri Jammerlar ilk günlerden beri başarısını kanıtlamıştı.

Monolit granit tank, hedefe yaklaştı ve birden propaganda sesi kesilerek araç yavaşladı. Gergin saniyeler hızla ilerlerken, nokta atışıyla lazer imha sisteminin hemen devreye girmemesi, planın şu anda işe yaradığını gösteriyordu. Daniel bir yandan askerlerin elleri tetikte, çıt çıkarmadan dururken alnından akan gerginlik ter damlalarını dahi seçebiliyordu. Nispeten daha gerideki bir özel kuvvet, jammerın başında, her an müdahaleye hazır bekliyordu. Tuhaf bir şekilde bu yaratıklar, ana sunucuyla ileri hızlı kuantum çekirdek veri alışverişine başladıkları zaman araçlarından kızıl bir parlaklık ve ısı yayılmasını gizlemiyor veya gizleyemiyordu.

Dolayısıyla, ne zaman bu önlerindeki anlamlandırılamayan radyoaktivite akışından tedirgin olup ana sunucuya danışmak isteseler bu belli olacaktır.

Günler gibi gelen bir dakikanın ardından, ani bir sıcaklık dalgasıyla zırhlı araç sanki bir an nabız gibi şişerek indi ve kızıl bir parlamayla ışıklandı. Şu anda ana sürücüyle bağlantı kurup tehdidin analizini istiyorlardı. Plan şaşırtıcı biçimde kusursuz ilerlemişti.

Daniel, muhabere personelinin jammerın çeşitli düğmelerine basıp ayarını yaptığını gördü. Hemen ardından o da, cihazı bulunduğu yerde bırakıp silahına sarılarak bir kedi gibi sessiz biçimde molozların arasında siper aldı.

Birden kızıl parlama sona ererek zihinde vızıldayan elektro-manyetik sinyal uğultuları kesikleyerek zayıfladı. Yaratıklar için bu kırmızı alarm demekti. Bordo bereli subay ve timinin de kendi gibi kızıl ötesi yaşam tarayıcı ışınları yansıtıp gizleyen plaka zırhlar giydiklerini bilen Daniel, onların son bir çabayla çevreyi taradığını biliyordu.

Önlerinde bilinmeyen bir tehdit, çevrelerinde algılayamadıkları bir tehlike ve nihai güvenliği sağlayan ana gemiyle temasın kopması birleşince, en ilkel güdülerin tetiklendiği yaratıklar için tek bir çare kalmıştı: Dışarı çıkıp her ne ise saldırıya geçmek.

Aracın iki yanında hiç olmayan çizgiler belirdi ve kapılar açıldı. Büyük bir öfke ve adrenalinle ellerindeki lazer silahlarıyla beş adet yaratık çıktı. Kulakları tırmalayacak şekilde tıslıyor ve panikle çevrelerini gözlemliyorlardı. Yassı kafalarının arkasındaki tırtıklar gerginlikle hareket ediyor, kuyrukları kabarıyordu.

Şimdi saldırının tam sırasıydı.

Tam kafalara nişan alan bordo bereliler, G3’ler, kalaşnikoflar ve hatta 1 adet yarı otomatik SR-25 keskin nişancı mermileriyle yaratıkları cehennem ateşine tuttular. Her tehdidi önceden yüksek teknolojileri sayesinde belirleyeceğine emin olan uzaylı zebaniler, karşılaştıkları yıldırım pususuyla şoke oldular ve saniyeler içinde kafa, boyun ve göğüslerine seri darbeler aldılar.

Kalın derileri onlara doğal zırhlar sunsa da, ardı ardına sağanak yağmur gibi gelip beden sınırlarını deşerek içeri giren 7.62’lik civa patlayıcılı kurşundan ölüm meleklerine karşı uzun vadede pek bir şansları yoktu.

İlk ateşte yaratıkların 3’ü, yeşil renkte akan pis kokulu kanlarının üstüne bastırarak acı dolu çığlıklarla yere serildi. Kalan 2’si, ekip lideri ve habercisiydi.

Düşen her bir uzaylıyla birlikte Daniel, sapkın bir neşeyle yükselip haykırmaya başladı. Bir fısıltı, bir kreşendo halinde yükselen vibratif ayin sözleriyle, acı içinde can çekişen Orion kabal kölelerinin minyatür ruhlarını, beden prangalarından çıkarken kendi yarattığı psişik vakumun içine çekiyor, Spatyom’da warpik bir dengesizlik yaratarak o yaratıcıya çok az da olsa hâlâ ulaşma ve huzura erme umudu olan ruhların son umudunu da kemirerek çaresiz ruhları adeta yiyor, Araf’ın idol ustalarının kendisine verdiği vampirik açlığı tatmin ediyordu.

O ölüm meleklerinin gizli tohumuydu.

O, ucunda ölüm ve yıkım olduğu sürece tüm tarafları destekler ve tüm birliklere gizliden gizliye yardım ederdi. Daniel Karabasan, Yahudi maguslarının Demiurge klonlarının rüyalarında savunduğu buzul transilvanya lorduydu.

Daniel, 3 sürüngen birden, ölümcül yara aldıktan sonraki kritik saniyeler içerisinde, eterik bedeni fiziksel bedeninden çıkarken, tüm o yaptıkları dominasyon, negatif evrim, işkence ve psikotik enerji kümülasyonunun yansıması olan dehşetli yaşam sahnelerini, süptil bedenin itiraz dolu ağlamalarına rağmen sömürüp tekrar tekrar ona yansıtarak ortaya çıkan devasa vahşi negatif enerjiden besleniyordu. Beslendikçe kuvvetleniyor, saçları doğal olmayan bir rüzgârla dalgalanıyor ve uğursuz taş granitlerle kapalı havaların hüküm sürdüğü Delilik Dağları’ndaki Shoggoth tapınaklarının Batıni vizyonları ufkunda beliriyordu.

Böylece, 3 tane ölmekte olan ruhu sömürerek tüm acıları ve çığlıklarını umursamadan kendi enerjisine katınca, tanrısal bir hazla ellerini kaldırarak, travmatik mağdurların kronik mekanı olan Araf’ın tüm karanlık tanrılarına, insanlık dışı bir ilahiyle seslenerek onların kutsamalarını üzerine çekti. Elindeki, namlusunun ucunda nişangah hizasında içi boş ölü bir cin padişahının minyatür kafatası olan AK47 si ile insanüstü bir isabet oranıyla ateş etmeye başladı.

Bir yandan, kalan son 2 ekip lideri ve yardımcısı, son çare olarak kendi psişik yeteneklerini kullanarak hipnotik telkinle, bordo bereli ekibinden 3 askerin zihnine manipülatif görüntüler ve irade kırıcı telekinetik fısıltılar göndererek onların savaşma istencini kırmaya yönelik psişik saldırı dalgaları yolluyordu.

Türlü felaket, ölüm, ve en derin korkularının göz önüne çıkmasıyla karşı konulamaz dehşette sahneleri yapay olarak izleyen askerler, oracıkta akli dengelerini yitirip korkunç çığlıklar atarak birbirlerine silahlarını ateşlemeye başladılar. Özel tim tam bir kaosa düşmüştü. Dip dibe olan askerler birbirlerine mermi ve dipçikle girişerek yere yığıldılar. Çatışmanın seyri bir anda yeniden canavarların leyhine dönmüştü ki Daniel tekrar dengeyi sağlamak için araya girdi.

Özel olarak majikal ritüellerle lanetlenmiş mermilerini keskin isabet oranıyla canavarların kafalarına yağdırmaya başladı. Son kalan 2 tanesinden birini, beynini ardı ardına deşip yüzünü deforme ederek yere indirdi. Ekip lideri uzaylının yardımcısı çığlıklarla dolu tıslaması yeşil kanlarının hırıltısına karışarak dakikalarca can çekişip öldü.

Şimdi geriye; özel timin kendi içinde yaşadığı delilik çatışmasından geriye bir tek subay, uzaylı timinden sürüngen lider ve Daniel kalmıştı.

Ancak artık Daniel’ın varlığı açıkça ifşa olmuştu ve sanki diğer ikisi, bu nereden çıktığı belli olmayan yabacıyı daha büyük bir tehdit gibi görüyordu.

Sürüngen lider, psişik dalgaları Daniel’a göndermeye başladığında, karşısında kapkaranlık bir Karabasan olduğunu görünce bir anlık şaşkınlığını gizleyemedi. Gençlik yıllarından beri uzun zaman boyunca astral korunma, manüpilasyon ve karanlık majikal ve fiziksel kontrterör tekniklerinde ilerleyen Daniel, gelen vahşi yıkıcı enerjiyi eterik düzlemde Araf putlarının gücüyle bir sünger gibi emip, onu büktü ve kendine göre şekillendirdi.

İçindeki uzaylı dünya dışı enerjiyi, okültist bir simya metoduyla imajinatif ve sözlü ritüelistik hareketlerle, Aramice ve İbranice ilahilerin titreşimiyle kendi Araf’ının, yarım kalmışlığın satanik açlığının yansımalarına çevirdi. Ufoların içindeki sibernetik tanrıların yerini cehennem katlarının, 7. katın ve spatyomun şeytanlarının kahkahakarı aldı. Onların kapkara yutucu hiçliklerini sürüngene tüm şiddetiyle gönderdi. Havada gözle görülebilecek denli yoğunlukta bir kararma ve elektriklenme oldu.

Bu sırada Bordo bereli subay, temkinli biçimde namlusunu Daniel’e doğrultmuş duruyor ve dost mu düşman mı anlayamadığı bu adamın canavarla çatışmasını seyrederek birbirlerini yok etmesini bekliyordu.

Sürüngen, bir insanın böylesi bir güç gösterisi yapabilmesinin anlık şaşkınlığıyla donakaldı ve tüm o tersine çevrilmiş karanlık dalgayı zihnine yedi. Neredeyse sırt üstü yere düşüyordu. Yassı ve uzun kafasında şiddetli bir ağrıyla istemsizce bir elini başına götürdü. Tüm dikkati dağılmış ve sersemlemişti. Bu kuvvetli atak Daniel’ı da yormuş, o da siper alarak sırayı karşı tarafa bırakmıştı.

Subay, yaratığın sendelemesini gördüğü anda tüfeğini Daniel’dan sürüngene doğrultarak tetiğe bastı. Tam otomatik mekanizmadan çıkan yivli mermiler 782 m/s hızla sürüngenin iç organlarını döne döne parçalayıp dışarı çıkardı. Kesik çığlıklarla canavar ekibinin son üyesi de pis kokulu kanları içinde yerde can çekişerek öldü.

Subay ve Daniel bir süre birbirlerini tarttılar.

“Kimsin? Silahını bırak ve yavaşça bana yaklaş.” dedi subay.

Daniel gülümsedi. Onca şeye rağmen bu adam hâlâ çatışmaya hazırdı. Türk subayları onu daima şaşırtmış ve takdirini kazanmışlardı zaten.

“Düşman değilim. Ben de Türk’üm.” dedi ve silahını indirdi. Ulusal yavan kimlikler daima iletişimde işe yarardı.

Subay halen eli tetikte olsa da silahını yere doğru eğdi.

“Adın ne? Nereden geliyorsun? Ordudan mısın?”

Daniel gülümsemekle yetindi.

“Batıya ilerleyin. Ege kıyısına doğru. İzmir Konak sahil şeridinden itibaren Tapınak’ın izlerini takip edin. Kuzeye, Trakyadaki sınıra kadar 3 farklı noktada duraklar var. İlki saat kulesinin altında gece yarısında siyah giyimli birisi tarafından yönlendirilecek. Her gece gelir. Ona bakıp sadece Ordo Ab Chao’demen yeterli. Sana Tapınak’ın ilk kapısının yolunu gösterecek. Mühimmat, gıda ve diğer insanları bulacaksın. Komünitenin kurallarına uy. Soyunuzun devamı için tek şansınız Tapınak.”

“Tapınak ne? Neden bahsediyorsun? Siz kimsiniz?”

“Sana referansının ismini soracak. Ona Daniel Karabasan de. Tekrar karşılaşacağız.”

Subay, karşısında yerel halktan bir milis olmadığının, karşısındaki yabancının farklı bir amaç ve gelişmiş hedefleri olduğunu sezdi. İçgüdüleri sıradan bir direnişçiden farklı bir şeylerin varlığını ona söylüyordu. Ayrıca o psişik savaş da neyin nesiydi öyle? Cevaplanması gereken pek çok soru vardı ve her ne kadar hayatını kurtardıysa da temkinli mesafesini koruyordu.

“Daniel? Bana daha fazla bilgi var. Sen bizden değilsin, neden yardım ediyorsun? Amacınız ne?”

“Ben dengeyi sağlarım. Siz azınlıktasınız ve çoğalacaksınız. Türünüzün yok oluşuna izin vermeyiz. Aksi halde denge bozulur. Ben taraf tutmam komutanım. Ben hasat ediciyim ve Araf’ın elçisiyim. Savaş daha yeni başladı.”

Bunu diyen Daniel’ın başka açıklamaya ihtiyacı yoktu. Dönüp hızla, bir kedi gibi çevik şekilde blokların, beton yığınlarının arasında uzaklaşmaya başladı.

Subay, anlamsız şekilde ona baktı. Bu saçma konuşmalar tepesini attırmaya başlamıştı. Silahını tekrar kaldırıp Daniel’e nişan aldı.

“Dur! Bana teslim ol yoksa ateş ederim. Hangi örgüttensin? Nereden geliyorsun? Tapınak nedir?”

Ancak Daniel çoktan gözden kaybolmuştu bile. Subayın kendisini takibe yeltenmeyeceğini iyi biliyordu. Baskında tüm ekibini kayıp vermişti ve bu ağır yaranın kapanması için destek bulmaya geri dönecek, gizli karargâhında acil durum değerlendirmeleri yapması gerekecekti. Tabi toplantılarında adının sıkça geçeceğinden şüphesi yoktu.

Havada puslu bir rüzgâr, leşlere konan kargaların sesi, Daniel’ın yüzünde neşeli bir gülümsemesi vardı.

Savaş daha yeni başlamıştı.

Can Çelikel

12.03.1992 Alanya doğumluyum. Kimya mühendisliği mezunuyum. İzmir’de yaşıyorum.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. SJack says:

    Merhaba

    Öykünüzü bir bilimkurgu sever olarak büyük bir merakla okudum. Araf gibi bir temadan böyle güzel bir bilimkurgu öyküsü beklemiyordum. Beklentimin üstünde bir son buldum karşımda. :slight_smile: Yalnız öykünüzde ‘‘bu nedir? Şu ne acaba?’’ dediğim bir çok yabancı terimler mevcut. Bunları da öykünün sonunda dipnot olarak açıklasaymışsınız iyi olurmuş.

    Kaleminize sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

1 cevap daha var.

Yorum Yapanlar