Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Sır

Zaman yok, kişiler belirsiz, geçmişe dair hatırlamak istediği tek isim dahi bilincinde olmadığı gibi, sadece odasında geçirdiği anlarda, huzuru, sessizliği yakalayabiliyordu. Umurunda olan tek şey, oğlu ve oğlunun evinde kendisine verilmiş olan odanın içinde, yataktan başka, her daim tellendirdiği sarma sigarasına eşlik eden, tek kapılı gardırobuydu. Günahları, sevaba çeviren, kırk yıldır kendine zarar vermeyen, sır dolu gardırop….

Oğlu evliydi ve ne gelini onu, ne de o gelinini içine sindirebilmişti. Onun bulunduğu taraftan bakınca, belki de haklıydı çünkü gelini, onların dünyalarına, yaşam biçimlerine ait olmadığı gibi, oğlunu da, herkesin bildiği, sıradan insanların dünyasına sokmayı başarmıştı. Gelini, oğlunu olduğu gibi, hiçbir zaman kabul edemezdi.

Sabah kahvaltısı kendisine bir şey ifade etmediği için, evde kimse uyanmadan, sabah kahvesini içerken, martılara atacağı simidi köşedeki simitçiden alıp, sahile inerdi. Az biraz martılarla konuşur, az biraz denize derdini anlatır, böylece geçmişe yolculuğu daha zevkli hal alırdı.

Sahilde, her zaman ki masasına oturdu, simit torbasını masaya çıkardığında, kahvesi gelmek üzereydi. Çay ocağının sahibi ve çalışanları, emekli kaymakamın, sabah gelişlerini ezberlemişlerdi hatta ezberlemenin ötesinde alışmışlardı. Önceleri denizle, martılarla dertleşmesini yadırgasalar da, artık hoşgörüyle karşılıyorlardı.

O sabah martılar tek tüktü. İçlerinden biri, ayaklarının dibine geldiğinde, martıyı göz ucuyla süzdü ve daha önce dertleştiği martı mı diye, bakarken, “Merhaba.” dedi, martı aniden.

“Merhaba. Sen ve deniz nasıl?” diye, karşılık verdi emekli kaymakam.

“Deniz durgun, kendi halinde. Ama halimizden şikayetçi değiliz. Senden bir şey rica edebilir miyim?” dedi, martı mahcup.

Emekli kaymakam, tereddütsüz, “Tabi ki de.” dedi. “Her zaman anlattığın hikayen var ya, ne zaman iştahla dinlemeye kalksam, kalabalıkların ardında kalıyordum ve doğru düzgün duyamıyordum. Herkesler ortalarda yokken, baştan anlatır mısın?” dedi, nezaketle. Eski kaymakam başıyla peki diye onayladı ve üçüncü ses, hikayeyi baştan anlatmaya başladı…..

Göreve geldiğinde genç bir kaymakamdı. Çocukluğu, gençliği, ailesinden uzak, yatılı okullarda, yurtlarda geçmiş, ne zaman ki eve dönmeye kalktığında, ailesinin fertlerini( anne ve babasını)arka arkaya kaybetmişti. Bu yüzden, tayini çıktığı ilk küçük şehirde, kendisine, yeni ve cana yakın aileler bulması zor olmamıştı.

En sevdikleri, kendisine Çipil Kahraman derlerdi. Gittiği ilk küçük şehirde de, bu lakabı alması, kendisine aşina gelmişti. Küçükken, geçirdiği suçiçeği hastalığı yüzünden, sivilcelerinden yadigar, suratında küçük çukurlar kalmıştı. Bu küçük çukurlar ona, Çipil lakabını yakıştırmıştı. Böylece mahallesinin de, hem kaymakamı hem de Çipil Kahraman’ı idi.

Gel gör ki, Çipil Kahraman mahalle imamının kızı Peri’ye aşık olmuştu. Peri, Çipil Kahraman’ın oturduğu apartmanda, yalnız yaşayan Neriman hanım’ın kişisel bakımı ile ilgilenmek üzere her gün apartmana girip, çıkardı. Çipil Kahraman, bu sayede ilk aşkını bulmuştu.

Peri, mahallede ki, tüm genç delikanlıların, hayali, gözbebeği olsa da, Peri’nin aklı mahallede ki delikanlılar da değil, daha yükseklerdeydi. Böylece başka şehre gidebilir, hayatında hiç giyinmediği televizyonda ki kadınlardan gördüğü, mini eteği giyinebilir, makyajını korkmadan yapıp, bakıcılık yerine kocasının sultanı olmayı yeğlerdi.

Gel zaman, git zaman sonra, Çipil Kahraman, Peri’nin görüşmediği birisi olduğunu öğrenmiş, imama kızı istediğine dair, elçi göndermişti. İmam başlarda eve gelecek paranın kesilmesine göz ardı edemese de, karısının baskılarına cilvesine dayanamayıp, kızını kaymakama vermişti. Düğünlerinden, hemen sonra, Peri’nin de isteğiyle, Çipil Kahraman, tayinini istemişti.

Çipil Kahraman mesleğinde dürüst olmasıyla, Peri ise cilveli, işveli, canlı hareketli halleriyle, gittikleri yeni şehirde ve oturdukları mahallenin, gözbebeği olmuşlardı. Çipil Kahraman, karısıyla gurur duymuştu. Ev gezmelerinin marifetlisi, güzeli, en hamaratı Peri seçilirdi. Peri, hangi sokaktan geçse, hem güzelliği, hem kaymakam eşi olarak arkasından, konuşturmayı becerebilmişti.

Evliliklerinin ikinci yılına girerken, bakkalın yağız, yakışıklı, genç oğlu askerden gelmiş, Peri nasıl erkeklerin aklını başından alıyorsa, bakkalın oğlu da aynı şekilde, kızların aklını başından almayı, gelir ayak başarmıştı. Ama sadece kızların değil, Peri’nin de aklını başından almayı başarmıştı ki, kocası dahil bugüne kadar kimseye aşık olmamıştı. Belli müddet sonra, ikisi de birbirine duygularını saklayamaz hale gelmişlerdi.

Peri ve bakkalın oğlunun ilişkisi, gizli saklı devam ederken, insanların ağzı konuşmamak adına büzülemedi ve kaymakamın kulağına kadar bu ilişki gitmiş, kaymakam, eğrisini doğrusunu araştırdığında, kulağına gelenlerin yalan olmadığını idrak etmişti. Günlerce, evin içinde, sabah kalktığında, işten eve geldiğinde, Peri’nin suratını her gördüğünde, ne yapacağını düşünmüştü. Karısının, hiçbir şey yokmuş gibi hayata devam etmesi ve kaymakama güzel sofra hazırlayıp, baştan çıkarmaya çalışmasına rağmen kaymakamın sabrını taşırmamış, sakinliğini elden bırakmamıştı.

Kaymakam, birinci ayın sonunda, sabrını tüketmiş, sadece ceketini alıp, şehrin en ücra köşesindeki otele yerleşip, boşanma davasını sessiz sedasız açmıştı. Eve bir şoför yollatıp kıyafetlerini aldırmaya gönderdiği gün, Peri şoförün evden çıkmasıyla, şoförün arabasını takibe alıp, kaymakamın yerini öğrenmişti. O günden sonra, kaymakamın tayini çıkana kadar gelip yalvarmış, ne diller dökmüştü ama kaymakam için her şey bitmişti. Peri’yi sakince dinleyip, tek kötü söz söylemeden, her seferinde bir taksi çağırıp evine göndertmişti.

Kaymakamın boşanma süreci gerçekleştikten belli müddet sonra, başka küçük şehre, tayini çıkmıştı. Yeniden eşya toplayıp, yola çıkma vakti geldiği sabah, resepsiyonda duran çocuk kapısına dikildiğinde, kendisine bırakılmak üzere bir gardırop olduğunu ve yukarı çıkarıp çıkarmaması gerektiğini sormuştu. Kaymakam kimin, neden kendisine böyle bir şey bıraktığını düşünmeye vakti yoktu çünkü gitme vaktine az kalmıştı. Bu yüzden en yakın yerden kamyonet tutup, yeni evine gönderilmesi için talimat verdirtmişti. İşte sır dolu gardırobun hikayesi böyle başlamıştı.

Geçmişini anlatan üçüncü ses bir anda susunca, emekli kaymakam denize doğru dalan gözlerini, ayaklarının dibinde duran martıya çevirdiğinde, martının uçup gittiğini gördü. Üçüncü ses, emekli kaymakamın endişeli bakışlarına cevap verdi, “ Balık sürüsü gelmişti, gitmek zorundaydı.” dedi. Emekli kaymakam sakince gülümsedi, kahvesinden son yudumunu, sigarasından son nefesini alıp, denize doğru ilerledi. Çünkü hiçbir hikaye yarım kalamazdı, bunu çok önceden öğrenmişti. Artık üçüncü ses yoktu, denize hikayenin geri kalanını kendisi anlatacaktı. Denize doğru, ağır adımlarla yürüdü, kenarına oturup, “Beni dinler misin? Biliyorum bu kaçıncı anlatışım ama öykü yarım kaldı mı gardırobun sırrı da biter ve bu kimse için iyi olmaz.” dedi, boynu bükük. Deniz sahile vuran, kocaman dalgasıyla onu onayladı, içine çekti, en güzel köşesinde kendisini misafir edip, eski kaymakamın kendi sesiyle, kendisine ait öyküsünü dinlemeye başladı…..

Yeni taşındığım şehre alışmam zor olmamıştı ve tabi ki yeni bir eve alışmam da. En son gün, otelden ayrılırken, bana hediye gönderilen, demir, tahta karışımı, tek kapılı gardırobu incelemek, içine bir şeyler koymak, taşınmamdan on beş gün sonra aklıma gelmişti. Gardırobun içinden, el yazısıyla yazılmış, bir mektup çıkmıştı.

Mektup şöyle diyordu, “ Hak etmediğin şekilde aldatılmana rağmen sabrın ve insanlığın sonucu sana bu gardırobu gönderdik. Bizim kim olduğumuzu hiç merak etme, gerekte yok ve sakın araştırma. Ama bu gardırop sana beş seçim hakkı verecek, bu seçimine göre hem şimdiki yaşamını sürdüreceksin, hem seçtiğin yeni yaşamı. Tek yapman gereken, dolunay olacağı geceler, gece yarısından sonra, gardırobun içinde uyumak. Sonra gerisi gelecek. Sakın korkma.”

Mektubu bitirdiğim gibi, bir sürü soru işareti vardı kafamda ama cevap bulmakla vakit kaybetmek istememiştim. Hayatımda ilk defa sorgulamadan, sonrasını düşünmeden, bana sunulanı kullanmak istemiştim. Öyle de oldu…..

Dolunayın olduğu ilk gece, mektupta dediği gibi, gece yarısından sonra, dolabın içine girdiğim de, kafası büyük, tüylü, geniş kanatları ve eğri gagası olan iri bir yaratığın ruhunda olduğumu düşünmüştüm. O yaratık zannettiğimin, kartal olduğunu daha sonra, üstünde bulunduğum kayalıkları, güçlü kavrayan, kaslı bacaklarım ve güçlü pençelerim sayesinde anlamıştım. O kadar yüksekte kayalıkların üstündeydim ki, rüzgar bile gücümden korkup, beni sallamaya cesaret edememişti. Gözlerim, hiç bu kadar keskin olmamış, karnımı doyurmak amaçlı, avımı metrelerce yüksekten kesip bu güne dek avlamamıştım. Beni ilk yıkan, avlamak kavramı olmuştu çünkü ben ne kadar kartalın ruhunda olsam da, benim ruhumun sözü değil, kartalın içgüdüleri ne derse onu yapmıştım. Ve kartalın karnını doyurmak için seçtiği avı, yaralı ceylandı. Yuvaya, yaralı ceylandan kopardığım, koca bir et parçasıyla döndüğümde gördüklerim inanılmazdı. Allah bana iki evlat vermişti ve eşim olacak kadın, güçlü olan kardeşin, güçsüz kardeşi canlı şekilde yemesine göz yummuştu. Ben bir an önce bu durumdan çıkmak için çabalasam da vakit gelene kadar, yani sabaha kadar kartalın ruhunda kalmıştım. Sabah uyanıp, gardıroptan çıktığımda, hayatımda yaşamış olduğum büyük hayal kırıklığından sonra, bu kadar acımasız ikinci bir hayatı seçemeyeceğime karar vermiştim.

Normal hayatıma devam ederken, bir yandan da, yeni dolunay gecesini merakla beklemeye başlamıştım. Nihai sonuca ulaşıp, gardırobun içinde uyuya kaldığımda, yeni ruh arkadaşım bir baykuştu. Başım kartalın ki kadar büyük olmasa da gene de büyük, kanca tırnaklı, keskin pençeli, gözlerim daha keskin ve geceleri daha çok sever olmuştum. Ormanlar yeni yuvamdı. Eşim daha gösterişli, daha iriydi. Baykuş olduğumda bile kaderim, eşimden yana olmuştu. Sabah uyanıp, gardıroptan çıktığımda, yırtıcı, olmaktan, soğuk ve kuytu yerlerde yaşamaktan, en önemlisi gösterişli bir eş istemediğimden emin olarak, seçimimden feragat etmiştim.

Diğer dolunay gecelerinde yılan ve jaguar seçimlerim birbirini takip etmişti. Seçilecek yaşamım için ne yılan, ne jaguar uygun gelmişti bana. Çünkü yılan olarak zehirli olsam da, olmasam da avımı ya canlı olarak ya da boğarak, yutmak zorunda kalıp, vahşileşmek istememiştim. Eğer diğer hayat seçimim jaguar olsaydı, bu seferde avım için fırsatçı, avımın beynine direkt ölümcül darbe olması adına, iki kulağının arasından ısırmam gerekecekti ki, bu dört yaşanması gereken hayat benim ruhuma zerre kadar hitap etmemişti.

Bunun üzerine son seçimim olacak olan, dolunay gecesi, gardıroba girdikten sonra, iki gün şehir hayatına dönmemiştim. Geri döndüğümde de hasta raporu alıp işte idare etmiştim. İki gün geri dönmemiştim çünkü ben ikinci hayatımı, ailemi bulmuştum. Ben artık bir sürüye aittim ve o sürü içinden tek eşliliği seven, beni yarı yolda bırakmayacak, iyi evlatlar yetiştiren dişimin yanındaydım. Çocuklarım iki yaşına gelene kadar, otoritemiz eşliğinde, bizim yanımızda kalıp, büyüyen çocuklarımız kardeşlerine bakarak, hem bana hem eşime yardımcı olmuşlardı. Otorite ve hiyerarji aile içinde belli olduğu gibi asla akraba evliliği kurtlar arasında gözükmemiştir. İşte bütün bu insana yakın özelliklerden dolayı, ikinci hayat seçimim, kurt olmaktan yana olmuştu. Burası ile orası arasında gidip gelmelerim dolunay zamanları dışında olmamıştı. Aileme hep özlem duymuştum ama seçim hakkına karşı gelmem demek, ailemden vazgeçmem demek olabilirdi. Eşim ölene kadar bu iki hayat arasında gittim geldim.

Şu anda, yanında kaldığım oğlum sabrı, kurt olarak yaşadığı düzgün hayattan dolayı bana sağlanan olanaklar, ona da sağlanmıştı ama oğlum aşk uğruna, sadece bu hayatta yaşanması gereken bir eş seçip, mutsuzluğuna dem vurdu. Çünkü eşi, oğlumun kayboluşlarını, iş seyahati diye yorsa da, evde kavga eksik olmuyor. Ve gerçekleri anlaması, bilmesi imkansız. İşte artık tüm sıkıntım bu deniz.

Tam hikaye bitmişti ki, martı yanlarına gelip, denizin üstüne kondu. “Eee nerde kalmıştık.” dedi, sırıtarak. Emekli kaymakam gayet sakin, “ Bir öyküye saygılı olup, sırrı dinlemeliydin. Sır bir kere anlatılır. Bende denize anlattım, dalgaları yuttu. Saygı, sırrı saklamaktan geçer.” deyip, emekli kaymakam evin yolunu tuttu.

Pınar Kumsal Başdağ

1975 yılının Ekim soğuğunda dünyaya gelmiş biri olarak, kendimi bildim bileli yazıyorum, okuyorum. Herkesin besin kaynağı vardır, benim besin kaynağım yazmak. Yolda yürüyen kadınlardan herhangi birinin önünü kesip, çantasına baksanız kadınsal her türlü malzeme vardır. Benim çantama baksanız, cüzdan, not defteri ve kalem dışında bi rde evimin anahtarlarından başka bir şey bulamazsınız.

Sır” için 2 Yorum Var

  1. İlgi çekici ve gayet sürükleyici. Anlatımınızın güzel. Ama çok uzun ve virgüllere boğulmuş cümleler kullanıyorsunuz. Hem de gereğinden fazla virgül var. Tam olarak okuyabilmek için tüm virgülleri yok saymam gerekti. Ağır ve duygulu bir anlatım yakalamak için belki böyle yazdınız ama okurken gerçekten çok yoruyor. Anlatım üçüncü tekil şahıs ile ilerlerken birinci tekil şahsa geçmesi de biraz göze batıyor.

    Konu gerçekten hoş. Anlatımınız güzel ve merak uyandırıcı. Kendimi güzel bir kitap okuyor gibi hissettim. Özetle ellerinize, emeğinize sağlık.

    1. çok teşekkür ederim yorumunuz
      için. Bir daha ki aylık öykü seçkisinde buluşmak üzere…..

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *