Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Sonsuzluk Hapishanesi

ilham alınan hikâye
İÇ-OĞUZ’A DIŞ-OĞUZ’UN ASİ OLUP BEYREK’İN ÖLDÜRMESİ

Beyrek ölmüştü. Bunu çok iyi hatırlıyordu. Dış Oğuz’un beyleri üzerine çullanıp öldürmüşlerdi onu. İyi de şimdi neden gözleri açıktı ve capcanlı ayaktaydı? Kafası karışmıştı. Yeşil çimenler rüzgarla dalgalanıyordu. Tam önünde bir tepe yükseliyordu. Yabani badem çalılarıyla kaplı tepeye yürüdü. Uzaklardan bir ardıç ağacının kokusu geldi bir an.

Ardıç ağacı tepenin başındaydı. Koku iyice yoğunlaşmıştı artık. Şimdi araya kekik kokuları da sızıyordu. “Ne güzel bir tepe.” diye düşündü Beyrek. Böylece zirveye doğru son adımlarını da attı. Tepenin başına vardığında korkunç manzarayla karşı karşıya geldi. Tepenin diğer tarafında Beyrek’in hiç aşina olmadığı bir dünya vardı. Uzanan kocaman düzlüğün üzerinde süzülen kocaman çelik binalar, bu binaların üzerinden uçan demirden kuşlar… Beyrek bunların kuş olduğundan emin değildi. Ancak daha önce kuşlardan başka uçan varlık görmediği için bunları zihninde kuş olarak kodluyordu.

Tüm bunların anlamı neydi? Başından geçenleri tekrar zihninde tarttı. Önce ölmüştü. Sonra buraya gelmişti. Burası neresiydi? Ölümden sonraki hayat mı? Hiç öyle bir havası yoktu buradaki manzaranın. “Bu gürültü de neyin nesi?” diye mırıldandı. Derken arka tarafından gelen bir demir kuş kulakları sağır eden bir gürültü ve havayı dalgalandıran bir hızla Beyrek’in neredeyse kafasının üzerinden geçti. Beyrek korkuyla bu garip yaratığın arkasından bakakaldı.

Tepenin dibine indiğinde madende çalışan adamları gördü. Hepsi de süt beyazı garip bir kıyafet giymişti. Maden işçileri Beyrek’e şaşkınlıkla bakıyorlardı. Belli ki onlar için de Beyrek’in üzerindeki kıyafet çok hayret vericiydi. Beyrek madencilerin kendi aralarındaki konuşmalarına kulak kabarttı bir süre. Daha önce hiç duymadığı bir dilde konuşuyorlardı. Ancak bir şekilde, bu bilmediği dili anlayabildiğini fark etti.

Beyrek işçilerden birisinin yanına sokuldu. Bilmediği dilde konuştu. “ Baksana.” dedi. “Şu biraz önce geçen kuş… Daha önce hiç böylesini görmemiştim.” Bilmediği bir dilde nasıl konuşabildiğini anlamamıştı. Ancak bu durumun çok üzerinde durmadı. Şaşırdığı o kadar şey çok vardı ki bunları normal kabul etmeye karar vermişti.

Maden işçisi altın kaplama dişlerini göstererek sırıttı. “Ne kuşu be adam?” diye bağırırcasına konuştu. “Ne saçmalıyorsun sen? Dünya üzerindeki en son kuş, ben kısa pantolonlu bir çocukken öldü. Hem bu üzerindeki kıyafet ne böyle? Bir tür tiyatrocu falan mısın sen?”

Beyrek anlamaz gözlerle baktı adama. “Tiyantor mu? O da ne demek?” Gözlerindeki masum ifade oradaki madencilerin kahkaha atmasına sebep olmuştu.

“Tiyantor değil tiyatro.” diye düzeltti madenci. “Uçan arenalarda sergilenen oyunları izlemedin mi hiç?”

Onlar konuşurken diğer madenciler de işlerine ara verip bu ikilinin yanına sıralandıkları için Beyrek çekinerek etrafını süzdü. Yine bir kahkaha tufanına sebep olmaktan korkuyordu. Yine de kararlı bir sesle cevap verdi.

“Uçan arena, muçan arena, artık her ne haltsa, onu da duymadım hayatım boyunca. Yine kah kah gülen olursa gözlerini oyarım.”

Beyrek’in bu tehdidi etkili olmuştu. Herkesin suratı bir anda ciddileşti. Bazı madenciler tekrar işlerine döndüler. Beyrek’le muhabbet etmekte olan madenci bunun üzerine ortamı yumuşatmak istedi.

“Madem bunları bilmiyorsun, öğleden sonraki oyuna beraber gidelim.” dedi. “Oyunun olduğu saatte izinliyiz. Ne dersin?” Beyrek bir süre düşündü. Sonra gülerek cevap verdi.

“Biraz önce öldüm. Sonra kendimi hiç bilmediğim bir yerde buldum. Sanırım senin teklifine evet diyeceğim. Zaten başka yapacak bir şeyim yok gibi.”

“Nasıl yani?” diye hayretle konuştu madenci. “Biraz önce öldün mü? Biraz önce öldüysen şu an nasıl benimle konuşuyorsun. Bir tür hologram mısın yoksa?”

Yine bilmediğim bir bok, diye düşündü Beyrek. Küfrü basmamak için kendisini zor tutuyordu.

“Hayır kardeşim.” dedi sinirli bir sesle. “Ben de senin gibi bir insanım. Evet, dediğim gibi biraz önce öldüm. Şu anda ölmüş olduğum halde nasıl senin karşında ayaktayım? Bunu ben de bilmiyorum. Kendimi bu uğursuz, acayip yerde buldum işte.”

Beyrek’in bu sözleri üzerine madenci üstelemedi. Kendisini tanıttı. Adı Sargon’du. Mutlu bir ailesi olduğundan bahsetti. Çocukları ve karısı uzakta, bir yer altı köyünde yaşıyorlardı. Sargon ise ekmek parası için Lubnatsi şehrinin kıyısındaki bu küçük nekrosiyum madeninde çalışıyordu. Nekrosiyum yerçekimine karşı gelebilen bir tür metaldi. Karmaşık bir anti çekim yasası ile açıklanıyordu bu durum. Sargon Beyrek’e bu yasayı anlatmaya çalıştı ama dayağı yiyeceğini anlayınca vazgeçti.

Madencilerin izin saati gelince Sargon ile Beyrek beraber uçan arenalardan en büyüğünün olduğu boğaz kıyısındaki Bosforus mahallesine doğru yol aldılar. Şehri ikiye bölen boğaz tamamen şeffaf su ile doluydu. Devasa balıklar ve başka yaratıklar suyun içerisinde çok uzaklardan bile görülebiliyordu. Uzaklarda yine kocaman demir kuşlar gürültü çıkarmaktaydı.

“Senin kuş diye bahsettiğin uçaklar mıydı yoksa?” diye konuştu Sargon. “Uçak da mı görmedin daha önce? İşte bu, gerçekten ilginç…” Sargon gerçekten geveze bir adamdı. Yol boyunca sürekli konuştu. “Aslında hayat bana başka bir yol sunsa bir imparator bile olabilirdim.” diyordu. “İmparator Sargon! Ne ihtişamlı olurdu değil mi? Ülkenin simgesi olarak Güneş’i seçerdim belki. Her neyse olmayan bir imparatorlukla kafanı şişirmeyi bırakayım. Bak, zaten uçan arenamızın yanına geldik.”

Beyrek başını gökyüzüne çevirmiş, havada asılı duran devasa küresel binayı izliyordu. Bina sanki bin yıldır oradaymış gibi hareketsizdi.

“İyi de,” dedi, “nasıl çıkacağız oraya. Biz de senin bahsettiğin şu nekrosiyumdan yapılma olmadığımıza göre uçamayız değil mi?”

Sargon güldü. “Biz nekrosiyumdan yapılma değiliz ama belediyenin metrokopterleri öyle. Onlar bizi götürecek. Her on beş dakikada bir buradan kalkar.”

Bu memlekette doğru düzgün ismi olan bir nesne ya da yaratık var mı acaba? diye içinden geçirdi Beyrek. Etraf kalabalıklaşmaya başlamıştı. Belli ki metrokopter denilen şeyi sadece onlar beklemiyorlardı. Beyrek, sıradan halkın arasında gezen, mavi peruklar takmış iri yapılı adamlar gördü. Sargon bunların devlet memuru olduğunu açıkladı. Güvenlikten sorumlu insanlardı. Uçan arenalarda güvenlik önemliydi. Çünkü sık sık terör saldırıları oluyordu. Beyrek kafasına takılan onca şeyden birisini sordu madenciye.

“Madem bu nekrosiyum yer tarafından çekilmiyor, havada uçuyor, nasıl oluyor da onu yer altından çıkarıyorsunuz?”

“Zekice bir soru.” dedi Sargon. “Ama cevabı basit… Uçan madde saf nekrosiyum. Bizim çıkarttığımız ise nekrosiyumun başka madenlerle yaptığı bileşikler. Bunların uçma özelliği yok. Uçabilen katı malzemeyi elde etmek için nekrosiyumun saflaştırılması, bileşikten ayrılması gerekiyor. Böylece toprağın altında nekrosiyum var olabiliyor. Zaten bu garip madde, gezegenin merkezindeki özel şartlarda açığa çıkıyor. Bu gezegeni eşsiz kılan bir durum bu… Başka gezegenlerden çok turist gelmesinin sebebi de diyebiliriz.”

Beyrek başka gezegenler hakkında bilgi sahibi değildi. Açıkçası merak da etmiyordu. Zaten şu an üzerinde bulunduğu gezegen onun için yeterince garip bir yerdi. Burayı anlamaya çalışıyordu. O düşüncelere dalmışken metrokopter ilginç bir ses çıkararak yolcuların beklediği durağa geldi. Metrokopter denilen alet, üzerinde bir pervane dönen, nekrosiyumdan yapılma bir kutuydu. Pervane dönerek kutunun uçuş sırasındaki manevralarının ve hızının ayarlanmasını sağlıyordu. “Belediye metrokopter kartın var mı?” diye sordu Sargon. Sonra gülerek, “Şaka yapıyorum.” dedi. “Senin yerine benim karttan ödeme yaparız.”

Metrokopterin içi çok kalabalıktı. Bu garip aracın sefer sayısı sınırlı olduğu için çok yolcu birikiyordu. Araç havalandığında herkes bir o yana, bir bu yana sallanmaya başladı. “Yakında pervaneli sistemden manyetik manevra teknolojisine geçilecekmiş.” dedi Sargon, ayakta güçlükle duran Beyrek’e bakarak. “Ama o zamana kadar bu külüstürlerle devam.” Beyrek tüm bu sözleri ilgisizce dinledi. İlk kez uçan bir şeye biniyordu. Hafif bir mide bulantısı ve içini saran bir titreme… Bu bir rüya olmalı, diye düşündü. Bir insan ancak rüyada uçabilir. Ama tüm bunlar rüya değildi. Metrokopter uçan arenanın kapılarının birisinin iki yana açılmasıyla koca stadyumdan içeri girdi.

Beyrek daha önce hiç bu kadar insanı bir arada görmemişti. Ortada çimlerle kaplı bir düzlük vardı. Etrafında çevrelenen tribünler tıklım tıklım doluydu. Bu uçan arena hafta sonları spor müsabakalarına ev sahipliği yapıyordu. Hafta içindeki günlerde ise şimdi olduğu gibi burada tiyatro oyunları sahne alıyordu. Sargon şaşkınlıktan ağzı açık bir şekilde tribünleri seyreden Beyrek’i oturacakları yere kadar götürdü.

“Birazdan Büyük İskender sahne alacak.” dedi Sargon.

“Bahsettiğin tiyatro denilen şeyi yapmak için herhalde.” Beyrek hala etrafını incelemekteydi. Sargon başını iki yana salladı.

“Hayır, dostum.” dedi. “Tiyatro oyuncuları daha sonra çıkacak. Büyük İskender ünlü bir at ehlileştirme ustasıdır. Bütün vahşi atlarla konuşabilir. Onlarla müthiş gösteriler yapar.”

“Bir dakika, bir dakika.” diye araya girdi Beyrek. “Sizin ülkenizde de atlar yaşıyor mu?”

“Elbette.” dedi Sargon. Atlar, diye düşündü Beyrek. Sonunda tanıdık bir şeylerle karşılaştık. O düşünürken Büyük İskender çimlerin üzerinde sahne almıştı bile. İki atın üzerinde ilerliyordu. Atlar doludizgin koşarlarken bir ayağı atın birinde, diğer ayağı da öbüründeydi. Herkes alkışla karşıladı bu usta akrobatı. Beyrek bu gösteriyi izlerken kendi dünyasını hatırladı. Uçsuz bucaksız bozkırı, atları, koyunları ve Oğuz boylarını… Yüzünde bir gülümseme oluştu.

Büyük İskender’in ardından tiyatrocular sahneye çıktılar. Hepsinin yüzünde değişik maskeler takılıydı. Halk onları da coşkuyla karşılamıştı. Tiyatrocular üzerlerine giydikleri pahalı nekrosiyum elbiseleriyle oyun sırasında uçabiliyorlardı.

“Bak, şu en çok alkışlananı görüyor musun?” Sargon eliyle tiyatrocuların en deneyimlisi olduğu belli olan adamı işaret ediyordu. “O seninle aynı adı taşıyor. Onun da adı Beyrek.” Beyrek adaşı olan bu tiyatrocuya uzun uzun baktı.

“Neden maske takıyorlar?”

Sargon sanki çok anlamsız bir soru sorulmuşçasına hayretle Beyrek’e baktı.

“Çünkü tiyatrocular maske takarlar.” dedi. “Böylece bizim gibi sıradan gözükmezler. Çok nadir çıkarırlar yüzlerindeki maskeleri. Ben çok tiyatro oyunu izlerim. Ama mesela senin adaşın olan Beyrek’in yüzünü hiç görmedim.”

Tiyatro oyunu uzun bir süre devam etti. Bazen tiyatroculardan bazıları seyircinin hiç beklemediği anlarda maskelerini çıkarıyorlardı. İşte bu durum çok ilginç bir şeye yol açtı. Ünlü tiyatrocu Beyrek, tam Sargon’la bizim Beyrek’in oturduğu tribünün önünde maskesini çıkardı. Yüzünü herkes rahatlıkla görebiliyordu. Beyrek adaşının yüzüne baktı ve tüyleri diken diken oldu. Bu yüz tamamen kendisinin yüzüyle aynıydı. Bunu fark eden etraftaki kimseler de neler olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.

“Se… Se…en nasıl bu kadar benziyorsun ona?” Sargon’un kekeleyerek sorduğu bu soru Beyrek’in kulağında çınladı.

“Sadece bu değil.” dedi Beyrek. “Ona baktığımda sanki kendimi dışarıdan izliyormuş gibi oldum. Bu sadece benzerlik değil. Bu…”

Beyrek’in cümlesi yarım kaldı. Çünkü her yandan çığlıklar yükseliyordu. Yukarıdan uçarak stadyuma dalan bir adam neden olmuştu bu çığlıklara.

“Neler oluyor?” diye sordu Beyrek. “Bu adamda kim? Tiyatrocu değil mi?”

“Hayır.” dedi Sargon. “O bir intihar bombacısı. Yerçekimine karşı gelmenin, uçmanın, uçan binalar yapmanın insanlığa uğursuzluk getirdiğine inanan bir örgütten…”

“İyi de,” dedi Beyrek şaşırarak, “kendisi uçuyor şu anda.”

“İronik değil mi?” Sargon gülümsüyordu. “Isaac Newton adlı bir adamın görüşlerine dayandırıyorlar eylemlerini.”

“Bu adamın bir intihar bombacısı olduğunu söyledin. Bu ne demek?” Beyrek sorusuna gelecek cevabın dehşet verici olacağını anlamış gibi kocaman açılmış gözlerle bekliyordu.

“Üzerinde patlayıcı yüklü demek… Bu tür eylemler çok sık oluyor bugünlerde. Birazdan bu eylemci kendisini ve tüm stadyumu patlatacak.”

Beyrek anlam veremiyordu.

“Neden kaçmıyoruz peki?”

“Artık çok geç.” dedi Sargon. “Birazdan öleceğ…”

Sargon cümlesini tamamlamadan korkunç bir patlama oldu. Saniyeler içinde hem intihar bombacısı, hem de stadyumda bulunan herkes ölmüştü. Uçan arena artık uçan toplu bir tabuttan farksızdı.

* * *

Beyrek gözlerini açtı. Bu sefer kesinlikle ölmüş olmalıydım. diye geçirdi içinden. Ancak belli ki yine ölmemişti. Şimdi her şeyin sıvı olduğu çok daha garip bir yerdeydi. Her şey akıyordu. Beyrek de su gibi akmaktaydı. “Bu ne tür bir saçmalık.” diye mırıldandı bir yandan akarken. Neyse ki bir şelaleden aşağı döküldü ve öldüğünü hissetti. Artık cansız bir sıvı ne kadar ölebilirse…

Bu kez gözlerini kâğıt üzerinde çizili bir çöp adam olarak açtı. Aslında gözlerini açtı demek yanlış olur. Bir çöp adam olduğu için gözlerinin yerine sadece iki tane noktası vardı. Burası üçüncü boyutun olmadığı bir yerdi. Beyrek neden bir türlü ölemediğini ve neden her ölüşünde kendisini daha acayip bir mekânda bulduğunu merak ediyordu. Her şeyin iki boyutlu olduğu, derinliğin var olmadığı bu yerden nasıl çıkacağını düşündü. Kâğıdın –ya da düzlemin- sonuna doğru ilerledi. Ayağını kâğıdın ucundan öteye attı. Bir düşme hissi… Sonrası ölüm…

Beyrek her ölüşünde kendisini başka bir yerde buluyordu. Bazen ormanda avlanan bir hayvan olarak var oluyordu. Bazen insana nazaran çok daha zeki bir yaratık olarak vücut buluyordu. Bu kısır döngünden çıkmak istiyordu. Bir keresinde hiçliğin ortasında açtığı bile olmuştu gözlerini. Sonra büyük bir patlama meydana gelmişti. Büyük Patlama. diye geçirmişti içinden. O stadyumda yaşadığımla kıyaslanamayacak kadar büyük. Sanki bir doğum gibi…

* * *

“Artık bitti. Rahatla. Seni kurtardım.”

Beyrek gözlerini kırpıştırarak açtı. Vücuduna baktı. Normal bir insan vücuduydu bu. Karşısında da normal bir insan vardı. Bembeyaz bir düzlüktü burası. Sonsuz görünen beyazlığın ortasında bir masa… Masanın iki ucunda birer sandalye… Sandalyenin bir ucunda Beyrek oturuyordu. Diğer sandalyede ise… Beyrek karşısında oturan adamı inceledi. Çok karizmatik bir görünüşü vardı. O da Beyrek gibi klasik göçebe Türk giysileri içindeydi.

“Dur tahmin edeyim.” dedi Beyrek alaylı bir sesle. “Yine öldüm ve bu kez Dede Korkut’un karşısındayım.”

Karşıda oturan adam gülümsedi.

“Yanlış tahmin. Ben Oğuz Kağan…”

Beyrek’in ağzı açık kalmıştı.

“Şu bildiğimiz efsanelerdeki Oğuz Kağan, öyle mi?”

“Öyle.” dedi adam. “Ama tam olarak öyle değil.”

Beyrek elini salladı. Son zamanlarda yaşadığı saçmalıklardan sonra daha fazla kafasının karışmasını istemiyordu. Karşıdaki adam onu anladığı ifade edercesine anlatmaya koyuldu.

“Senin efsanelerindeki Oğuz Kağan, sonsuz sayıda Oğuz Kağan’dan bir tanesi… Ben de onlardan birisiyim. Ancak ben sonsuz sayıdaki evrenler arasında yolculuk yapabilen bir Oğuz Kağan’ım. Senin evrenindeki Oğuz Kağan benim bir türevim diyebiliriz. Her neyse… Ben evrenler arası geçişkenliğe hapsolan senin gibileri kurtarırım. Görevim bu. Neden ölemediğini merak ediyorsun değil mi? Çünkü tam öleceğin sırada bir enerji çakışması sonucu evrenler arasında savrulmaya başladın. Ah, tabii bilmediğin bir şeyi belirteyim. Senin yaşadığın evren gibi sonsuz sayıda evren var. Yani senin bir böcek olduğun, ya da bir yazar olduğun, belki bir dere olduğun sayısız evren… Sen bu evrenler arasında savrulmalar yaşarken farklı var oluşlarına rast geldin. Eğlenceli miydi?”

Beyrek’in kafası allak bullak olmuştu.

“Bazen.” diye itiraf etti. “Ama artık ölmek istiyorum. Sanki bunun vakti gelmiş gibi.”

“Biliyorum.” dedi Oğuz Kağan. “Zaten bunun için buradayım. Ben senin gibileri evrenler arasında savrulmaktan kurtarıp ölmelerini sağlarım.

“Peki, gerçekten öldüğümde ne olacak?”

Oğuz Kağan, Beyrek’in bu sorusu karşısında sustu. Neden sonra, “O kadarını ben de bilmiyorum.” diye mırıldandı. Sonra ekledi. “Hazır mısın?”

“Hazırım.” dedi Beyrek. Oğuz Kağan kalktı. Beyrek de onunla birlikte ayağa kalktı. Beyazlık önce masayı ve sandalyeleri yuttu. Biraz sonrasında Beyrek gerçekten ölmüştü.

* * *

Dış Oğuz beylerinden Aruz her şeyi hatırlıyordu. Kazan Han âdeti olduğu üzere evini yağmalatmıştı. Normalde Kazan böylesi ziyafetlerde; hem Dış Oğuz, hem de İç Oğuz beylerini çağırırdı. Ne var ki bu kez sadece İç Oğuz beylerini çağırmıştı ziyafete. Bunun üzerine Aruz da Dış Oğuz beylerini toplayıp Kazan Han’a savaş açmıştı. Damadı Beyrek’e de kendi yanlarına geçmesini teklif etmişlerdi. Ancak Beyrek Kazan’a olan minnet borcundan dolayı onların teklifini reddetmişti. Sonra olanları hatırlamak bile istemiyordu Aruz. Önce kendisi Beyrek’in kolunu bir kılıç darbesiyle kesmişti. Ardından tüm Dış Oğuz beyleri zavallı gencin üzerine çullanmışlardı. Beyrek ölmek üzereydi. Bütün beyler yaptıklarından pişman olmuşlardı ama artık çok geçti.

“Şimdiye ölmesi gerekirdi.”

“Dokuz canlı çıktı.”

“Sürekli sayıklıyor.”

Aruz ölmek üzere olan Beyrek’in etrafındaki kalabalığı dağıttı. Zavallının en azından rahat ölmesini istiyordu. Beyrek’in bir şeyler söylediğini fark etti. Ölmek üzere olan adamın yüzüne eğildi. Beyrek son bir cümle mırıldandı ve başı yana düşerek öldü. Müthiş titremeler ve sayıklamalardan sonra genç adam sonunda huzura kavuşmuştu. Herkes üzüntüyle başını öne eğdi.

“Ölmeden önce bir cümle söyledi Aruz.” dedi oradaki yaşlı bir savaşçı. “Ne dediğini anlayabildin mi?”

Ölmek metrokopterle uçmak gibiymiş, böyle dedi.” diye cevapladı Aruz. Yaşlı adamın kafası karışmıştı.

“Metrokopter de neymiş?” diye mırıldandı şaşkın bir sesle.

“Bilmiyorum.” dedi Aruz. “Artık önemli değil.” Genç delikanlının cansız gözkapaklarını elleriyle kapattı. “Bir yiğit öldü.” dedi kederli bir sesle. Herkes saygıyla bu yiğidi son yolculuğuna uğurlamak için hazırdı.

Mümin Can

Mümin Can 89’un Mayıs’ında Kahramanmaraş’ın bir köyünde dünyaya geldi. Aslen Karamanlı olup şu günlerde eğitim uğruna Ankara’da takılmakta ve Kimya Mühendisliği bölümünü bitirmeye çabalamaktadır. Öyküler, şiirler yazmaya uğraşır, rock’n roll dinler, film izler, futbolla alâkadardır. Değişik coğrafyalardan bahseden, insanı hayal gücünün rıhtımından alıp düşlerin fırtınalı denizinde maceradan maceraya koşturan kitapları sever, sayar.

Sonsuzluk Hapishanesi” için 1 Yorum Var

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *