Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Uçan Halı

Daha fazla dayanamayacağım sanırım. Yoksunluk, bedenimde giderek daha fazla hissettiriyor kendini. Uzun süredir kullanmıyorum, neredeyse bir buçuk hafta oldu. Özel bir sebebi yok. Sadece ne kadar dayanabileceğimi test etmek istedim. Bırakmaya, temiz kalmaya çalışmıyorum yani… Bu süre içinde LSD ve speed kullandım; ama hiçbiri eroinin yerini tutamaz.

Bizim çocuklardan Ali’yi arıyorum. İyi çocuktur Ali; 1.90’dan uzun boyu var herifin. Genetik olup olmadığını kendisi de bilmiyor. Yetiştirme yurtlarında geçirmiş bütün hayatını. Bugüne kadar çektiği nice malın etkisi olsa gerek, kilosu boyuyla ters orantılı. Çok renkli bir kişiliktir. Saç rengini sürekli değiştirir; sarı, siyah, mavi, beyaz, turuncu… Kadınlarla yatıp kalktığını görmesem kesinlikle gay olduğunu düşünürdüm. Gerçi erkeklerle yatıyorsa bile gizliyordur bunu. Bana neyse. Çok kafa adamdır yalnız. Bulunduğu ortamı neşelendirmeyi bilir. Namı Pegasus. Onu neredeyse hiç ayık göremeyiz. O yüzden böyle diyoruz ona. Ya içkinin sarhoşluğu etkisi altındadır ya da malın esrikliğiyle dolanır. Zengin bir herif değil; ama satış işleriyle de ilgilendiği için malı ve parası hiç eksik olmaz.

“Vay! Beyoğlumuz arar mıydı bizleri?” diye açıyor telefonu. Ciddi olmak onun ruhuna aykırı. En kasıntı ortamlarda bile böyledir, satacağı malları aldığı heriflerin yanında bile şaka ya da sululuk yapmadan duramaz. Belki de en iyisini yapıyordur diye düşünürüm bazen. Ben de nefret ederim asık yüzlerden çünkü. Doğduğum günden beri sirke satan suratlarla aynı evde yaşamak ve o tip insanlarla birlikte olmak zorunda kaldığım için duyarsızlaştım belki buna; ama etrafımdaki çocukları gördükçe bizimkilerden daha bir nefret eder oldum. Bu arada bana Beyoğlu demeleri de ailemin suçu. Zengin bir hayat yaşamayı ben seçmedim. Şikâyetçi miyim ama? Hayır. En azından uzun ve ağrılı yoksunluklar çekmek zorunda kalmıyorum. Dünyanın daha adil bir yer olmasını isterdim. Herkesin rahatça eroine veya her ne kullanıyorsa ona ulaşabilmesini. Ne yazık ki dünya boktan bir yer ve öyle kalmaya devam edecek. Devrim mi? Boş verin onu. Dünyadaki bütün işçi sınıfı bir araya gelse bile devrim gerçekleşmez. Kanlarında kapitalistlik var çünkü. Maaşı aldıkları an en büyük patron yalakası kesilirler. Her neyse.

Gevezelik etmeye fırsatım yok, “Kolombiya’ya bilet ayırtmak istiyorum,” diyorum. Telefonların dinleniyor olma ihtimaline karşı hep şifreli konuşuruz. Ardından “Gidiş-dönüş olsun,” diye belirtiyorum ki bu da elindeki en iyi malı istediğim anlamına geliyor.

“Bu ne acele birader,” diyor gülerek. “Seni Türkiye’ye kesin dönüş yaptın diye biliyorduk, ne zamandır sesin soluğun çıkmıyor.”

“Geldiğimde anlatırım hacı, sen neredesin şimdi,” diye geçiştiriyorum. “Ofisteyim baboş, sen gel hele, ayarlarız bir şeyler illa ki,” diyor. Ofis olarak adlandırdığı yer Papillon adında bir mekân.

Papillon’a gitmek üzere bir taksiye biniyorum, dışarı çıkarken yanıma almayı asla unutmadığım bıçak da var. İstanbul’da neyle karşılaşacağınız hiç belli olmaz. Taksinin içini dolduran kesif hacı yağı kokusu midemi bulandırıyor. Bu şeylerin kokusu, malın kafasından çok daha beter! Camı sonuna kadar açıp Taksim’e kadar bu kokuya olabildiğince az maruz kalmaya çalışarak yolculuk ediyorum. Mekân, eski, döküntü bir binanın bodrum katında. İçeri girebilmek için kapıyı şifreli çalmam gerekmiyor. Barın güvenlik görevlisiyle muhabbetimiz var. İçerisi tamamen karanlık olmasa da birkaç ampul ve mumların loşluğuna dekor olarak yerleştirilmiş kırmızı ve mavi ampul ışıkları da eşlik ediyor. Burayı seviyorum. Bizim için bir mabet. Koridoru geçerken çalan hafif Light in Babylon melodisi kulağıma ulaşıyor. Çalan şarkı, Spanish Song. Bu grubu da seviyorum. Koridordan geçince etrafı şöyle bir süzüyorum. İçeride on – on beş kişiden fazlası yok. Gözlerim Pegasus’u arıyor, onu ve diğerlerini barın karşısındaki masalardan birinde fark edip yanlarına gidiyorum. Derviş, Elif ve Hasan da onunla birlikte. İçiyorlar. Selam verip köşe koltuğunun bir kenarına oturuyorum.

“Sana kötü bir haberim var oğlum.”

Pegasus’un gözleri her zamanki gibi kan çanağına dönmüş durumda, sesi biraz peltek çıkıyor; ama yine de anlaşılabiliyor söyledikleri. “Mal yok deme abi, düşüp bayılırım valla,” diyorum. “Aynen öyle birader, hiç kalmadı elimde,” diye devam ediyor. Yine şaka yapıp yapmadığını bilmiyorum. Konuşurken gülümser gibi hareket eder dudakları her zaman.

“Ne bok yiyeceğim ben,” diye hafif sert bir sesle çıkışıyorum. Haksızlık bu! “Dur be oğlum, ne adamsın lan,” diyor daha sonra yüksek sesle gülerek. Önce benimle taşak geçtiğini sanıyorum; ama konuşmaya devam ediyor. Durum farklı. “Şimdilik şunla idare et,” diyerek cebinden bir rocco kutusu çıkarıp masanın üzerine koyuyor. Papillon’da rahat davranırız. Başka bir mekânda olsaydık malı saklamak, başkalarına göstermemek için çaba harcar, tuvalette ya da masanın altından takas ederdik. Papillon işte bu yüzden bizim mabedimiz. Kutuyu açmıyorum. Gelmeden önce çektiğim kokainin etkisi altındayım. Hem Derviş, bira tepsisiyle geliyor. İçmemek olmaz.

Derviş’in hemen ardından tuvaletin kapısı açılıyor ve içeriden Luci’nin çıktığını görüyorum. Yani Derya. Kız İstanbul Felsefe’de okuyor. Neredeyse hiçbir derse katılmamasına rağmen üç yıldır hiçbir dersten kalmadı. Hepimiz gibi o da tanrıya inanmıyor; bir farkla: O, şeytana inandığını söylüyor. Bu yüzden ona Luci diyoruz. Lucifer. Gerçekten şeytana tapıp tapmadığını hiçbir zaman doğrudan söylemiyor. Tanrının olamayacağına dair konuşmalarında ruhsal varlıklara da inanmadığını söylüyor. Şeytan da bir melekti değil mi! Onu dikkatle dinlerseniz, romantik satanizme daha yakın olduğunu anlayabilirsiniz. Yani sadece vaazlarında satanist…

Derya da masaya oturunca grup tamamlanmış oluyor. Kızın haline bakılırsa daha yeni mal çekmiş olmalı. O eroin kullanmaz. Sadece kokain çeker arada bir. Luci, uyuşturucu değil, seks bağımlılığıyla bilinir aramızda. Bardakiler arasında yatmadığı kişi yoktur sanırım. Hiperaktif bir tip. Seks bağımlılığı da buradan geliyor olmalı, bilemiyorum. Gücünü bir şekilde harcaması gerek değil mi?

Biralarımızı duyumlarken Elif izlediği bir filmden bahsediyor. The Black Cat. Edgar Allan Poe’nun kısa öyküsünden uyarlanarak 1930’larda çekilmiş. Filmi hiç beğenmediğini, öyküyle uzaktan yakından alakasının olmadığını; ama Luci’nin kesinlikle beğeneceğini söylüyor. Tam o anda Derya, filmi on üç defa izlediğini belirterek hiçbirimizi şaşırtmıyor. Satanist bir adam ve bir yazarla ilgiliymiş film.

Muhabbet beni pek sarmıyor. Bara gidip bir şişe rom alırken barmenlerden Can’la biraz sohbet ettikten sonra masaya dönüyorum. Konunun değişmiş olduğunu fark ediyorum. Hasanla Pegasus arasında koyu bir tartışma var. Hasan’a Mürekkep deriz. Sürekli bir şeyler yazar. Genellikle fantastik öyküler. Hayali, roman yazıp yayımlatmak; ama henüz başlayabilmiş değil yazmaya. Her fırsatta yazacağı romanın konusundan falan bahseder bize. Yine o muhabbet dönüyor.

“Ölümsüzlük en çok işlenen konulardan biri hacı, yani öyledir herhalde. Sonuçta ölümsüzlük yani,” diye başlıyor Pegasus. Herifin edebiyatla, kitaplarla ilgisi işte ancak bu kadar. “Orijinal bir konu değil yani,” diyerek bitiriyor önermesini.

“Ölümsüzlük çok işlenmiştir, evet; ama ben daha felsefi bir şekilde yazacağım baba. Hem sufi olacak hem de dinleri küçümser bir tavır koyacak. Zaten fantastik tarzda yazacağım için fazla bir okuyucu kitlesine ulaşmayacağını biliyorum,” diyerek itiraz ediyor Pegasus’un fikrine Mürekkep. Bana da defalarca bahsetmişti yazacağı şeyden. Ölümsüz bir herif, ölmek ister ve normal bir adamın ecelini elinden alıp ölümsüzlüğünü ona verir falan. Kısır döngü gibi bir şey olacak benim anladığım kadarıyla.

Romu bardaklara doldurmaya başlıyorum. Elif, cep telefonuyla konuşuyor. Yüz hatlarından sinirli olduğu anlaşılabiliyor; ama korku daha baskın. Telefonun karşısındaki, Elif’in terk ettiği sevgilisi Kaan. Herif gerçekten bela bir tip. Elif’le birlikte olduğu süre boyunca kızı ottan boktan sebeplerle döver, prezervatifsiz olarak ilişkiye girer, her türlü sapık fanteziyi uygulardı. Piçi; ben, Pegasus ve Mürekkep bir defasında fena benzetmiştik ancak herif bundan bile zevk alıyor gibiydi. Suratına attığım her tekmeden sonra sırıtıyor, bizi daha fazla tahrik ediyordu. Elif’i sonunda ondan ayrılmaya ikna edebildik, ancak hala kurtulabilmiş değil. Sonunda ya Kaan Elif’i öldürecek ya da tam tersi olacak.

Bardaklar boşalıp doldukça muhabbet ilerliyor, kafalar zom oluyor. Yedi ya da sekizinci shottan sonra benim de kafam dumanlanmaya başlıyor, masanın üzerinde durmakta olan rocco kutusunu alıp açıyorum. İçinde muhtemelen LSD ile ıslatılmış iki tane mandalina-karpuz aromalı rocco var. “Abi eroine ihtiyacım var benim lan, acide değil amına koyayım,” diyorum Pegasus’a. Herif bardağını masaya sertçe koyarak bana yaklaştırıyor gövdesini. Kutuyu elimden alıp içindeki şekerlerden birini nazikçe iki parmağının arasına yerleştiriyor, “Bu malzeme LSD değil hacı, çok daha iyisi. Eroin kadar etkili, LSD’den daha keyifli bir şey. Yepyeni bir mal lan bu,” diyor şekere hayranlıkla bakarak, “Bunu ilk deneyimleyen pezevenklerden biri olacaksın oğlum! Adını Uçan Halı koymuş herifler!”

Her neyse diye düşünüyorum. Bu saatte ve bu kafayla eroin bulmaya gidemem. Bununla yetinmek zorundayım. Kullandığım ilk mal geliyor aklıma bu arada. Esrardı. On yedi yaşımda içmiştim ve yeni bir dünyaya adım attığımın bilincinde değildim. İçki ve sigara içiyordum; ancak yasal olmayan bir maddeyi ilk kullanışımdı, çok heyecanlıydım. İlgisiz ve zengin bir ailede yetişmişseniz her türlü boka ulaşma şansınız daha yüksektir. Ben de, bizimkilerin sikinde bile olmadığım ve şimdi pek de hatırlayamadığım başka sebeplerden dolayı içmeye karar vermiştim esrarı. İlk nefesten sonra ne ergenlik takıntıları kalmıştı geriye ne de varlığı ya da yokluğu belli olmayan anne-babanın vermediği sevginin mutsuzluğu. Onların vermediğini bir parça ot vermişti bana ve mutluydum. Daha sonrasında kokain, taş, LSD ve bir nice mal girdi hayatıma. İlk kullanımlar her zaman özel olur, hiçbir zaman unutulmaz. İlk acid atışım mesela. Kendimi sadece duygusal anlamda değil, fiziksel olarak da kurtardığımı hissediyordum. Cennetteydim, tanrıydım.

Ayağına kadar gelmiş malı reddetmek olmaz. Şekerlerden birini alıp dilimin üzerine yerleştiriyor ve erimesini bekliyorum. Kafamı koltuğa yaslayıp gözlerimi kapatıyor ve anın tadını çıkarmaya bakıyorum.

On bin fit yükseklikten yere düşüyormuşum gibi. Basınç yüzünden kulaklarımın patlayacağını sanıyorum. Bir uğultu eşlik ediyor düşüşüme ve ardından sirenler çalıyor kafamın içinde. Karanlıklardayım. Gözlerimi açmaya çabalıyorum; ancak nafile. Sanki ziftle yapıştırmışlar gibi. Ne var ki biraz uğraştıktan sonra gözlerimi açmayı başarabiliyorum; ancak hissettiğim acı o kadar yoğun ki gözkapaklarımın yırtıldığını düşünüyorum. Bir an sonra gördüklerim, başımın dönmesine sebep oluyor. Görüş menzilimde güneş ya da başka bir yıldızın parlaklığı var. Ve gittikçe benden uzaklaşıyor. Hızla yere çakılıyorum.

Ne kadar sürdüğünü kestiremiyorum. Yere yapıştığımda belimden çıkan kırılma sesini duyuyorum; ancak acısını hissetmiyorum. Hareket etmeye yelteniyorum, cesaret edemesem de korka korka. Zorluk çekmeden belimi doğrultabildiğimde, kırılmadığını anlıyorum. Nerede olduğuma bakmak geliyor aklıma ve etrafımı süzüyorum. Düştüğüm yer mahzen ya da ona benzer, kesif kokulu, iğrenç bir mekân. Çürük et ve nem kokusu burnuma kadar ulaşıyor.

Ellerimden destek alarak kıçımın üstüne oturup karşıma baktığımda ürküntüyle sarsılıyorum ve gözbebeklerimin korkudan büyüdüğünü bilerek geri geri sürünüyorum. Tam karşımda, yerden bir adım kadar yüksekte süzülerek havada duran bir yaratık var. Etrafında binlerce sineğin uçuştuğu kapkara kanatları, kürek kemiklerini yarmış, bedeninin arkasında çırpınıyor. İnce suratı, çatlamış toprak gibi. Kocaman gözleri, kan kırmızısı ve siyah karışımı bir renkten oluşuyor. Üzerinde giysi namına sadece bir sutyen ve külot var. Onlar da bir çeşit metalden ve üzerinde garip işlemeler var. Pentagrama benziyor; ama daha karmaşık. Upuzun tırnakları olan parmakları arasında bir mızrak tutuyor. Mızrak, oldukça keskin görünüyor ve açıkçası altıma sıçmama neden oluyor; ama o şeyden korkmuyorum. Elindeki mızrağı birkaç kez yere vurup beni tehdit etmeye çalışıyor ve sırıtarak yanındaki diğer yaratığa göz atıyor. Birkaç adım yanında, aynı karasineklerle kaplanmış kanatlara sahip, beyaz bir at var. En az mızraklı orospu kadar iğrenç o da. Kişnerken ifşa ettiği çürük dişlerinin arasından kurtçuklar dökülüyor yere. Kısa bir ürküntüden sonra bedenime yayılan titreme, kendime gelmeme ve musallat olan bu belaları def etmek için gereken cesareti toplamama sebep oluyor.

Yavaş hareketlerle ayağa kalkıyorum. Bana tehditkâr ve kanlı gözlerle bakan yaratıklardan bir adım gerileyip gardımı aldıktan sonra, yaratıkların arkasındaki masanın üzerinden yoğun bir sıvının akmakta olduğunu görüyorum. Siyah-lacivertimsi sıvı petrol kadar yoğun ve sanki canlıymışçasına hareket ediyor. Çünkü sıvı, masadan aşağı akarken, yerde eğime karşı hareket ediyor ara sıra. Bu sırada şeytan, üzerime gelmeye başlıyor. Korkmuyorum. Etrafıma bakıyorum, dişi şeytanın elindeki mızrağa karşı koyabileceğim bir şeyler aranıyor ve ayaklarımın altında kılıca benzer bir silah olduğunu görünce eğilip alıyorum. Kadın bana iki adımdan daha yakın ve elindeki mızrağı havaya kaldırmış, göğsüme saplamak için hazırlanıyor. Bakışları hem sert hem merakla dolu. Kızıl gözleri bana bir kurbanmışım gibi bakıyor. Ondan önce davranıp kabzasından çamur-bok damlayan kılıcımı yaratığın boynuna saplıyorum. Önce mızrak düşüyor kadının elinden. Ardından kadın, mızrağın üzerine kapaklanıyor. Dişi şeytanın öldüğünü gören iğrenç at, yüksek ve acı dolu bir sesle kişnedikten sonra şaha kalkıyor ve üzerime koşmaya başlıyor. Ne yapacağımı bilemediğim için zaman kazanabilmek adına hızla koşuyorum; ancak yirmi metre kadar koştuktan sonra bulunduğumuz cehennemin sınırına ulaşıyorum. Nemli ve pis duvarın yanına geldiğimde planımı çoktan oluşturdum. Savaşmaya hazırım. O piç bana bulaştığına pişman olacak.

Kanatlı piç kurusu, ben duvar kenarında ona saldırmaya hazır beklerken bir kez daha şaha kalkıp toynaklarını yüzüme indiriyor. Acı hissetmiyorum, aksine bu hareketi beni daha da sinirlendiriyor. Avazım çıktığı kadar bağırıp orospu çocuğunun üzerine yürüyor ve kılıcımı rastgele sallıyorum. Yaratığı üç yerinden yaralıyorum ancak hala inat ediyor şerefsiz! Kişniyor, ayaklarıyla yeri dövüyor. Pek güçlü olduğu söylenemese de suratıma bir çifte -ön ayakları ile- patlatıyor ve bunu hissediyorum. Ancak tam o anda savurduğum kılıç bu sefer orospu çocuğunun tam da göğsüne denk geliyor. Silahımı hemen çıkarmıyorum, aksine daha da ilerletiyorum. Kalbine doğru.

Önce arka, sonra ön ayakları gürültü çıkararak yere düşüyor ve bu şeytanı da öldürmüş olmamın sevinciyle kılıcımı hayvanın karnından çıkarıp kanlarını temizliyorum. Ancak şimdi fark ediyorum ki orospu çocuğunun attığı çifte sanırım elmacık kemiklerimden birini kırmış. Zira gülerken yanaklarım zonkluyor. Popüler bir ressamın o ünlü resmindeki gibi, avuçlarımı elmacık kemiklerimin üzerine koyup inliyorum. Hissettiği acı fiziksel olmaktan öte, sanki psikolojik. Acı hissediyorum; ancak bu, vicdan azabı gibi bir şey değil. Elmacık kemiklerim ve şakaklarım gerçekten acıyor. Anlatması güç.

Dayanmakta olduğum duvarın nemli-çürük kokusu burnumdan beynime akıyor. Bu acımı ve kalbimin çapışını daha da hızlandırıyor. Ayağa kalkmaya çalışıyorum; ama nafile. Gözlerimi kapatan parmaklarımı aralayarak bir şeyler görmeyi umuyorum; tehlikenin geçmiş olduğunu! Ancak araladığım parmaklarımın arasından gördüğüm boşluğun hemen ardından, sanki bedenim var olmayan eller tarafından sarılıyor. Onları hissediyor olsam da göremiyorum. Karabasan gibi. Evet, karabasan olmalı bu.

İçinde bulunduğum durumun kâbus olduğu fikrine alışınca az önceki cesaretim geri geliyor. Ellerimi yanaklarımdan çekip kafamı kaldırıyorum. Az önceki safi karanlık, yavaş yavaş kırılıyor, loşluğa dönüyor.

Görüntüler yavaş yavaş netleşiyor ama. İlk önce, ileri derece bir miyop gibi görüyorum etrafımdakileri. Sanki göklerdeki piç bana acımış da göreceklerimi alıştıra alıştıra sunuyor bana. Zira birkaç dakika sonra ne boklar yediğimi iyiden iyiye ayırt edebiliyorum.

Hemen önümdeki kalabalıktan ayrı iki kişi beni kollarımdan ve bacaklarımdan bağlamış, başımda duruyorlar. Birkaç kişi de yerde yatan adama yardım etmeye çalışıyor; Mürekkep gömleğini çıkarmış adamın yarasına tampon yapıyor, bir diğeri onu ayık tutmaya çalışıyor. Çok fazla değiller; adamın rahat nefes alabilmesi için etrafını boşaltmışlar. Yine de birkaç meraklı göz başına üşüşmüş durumda. Sallanıp duran pantolonlu ve mini şortlu bacakların arasından, yaralı adamın önce tişörtünü görüyorum. Yer yer kana bulanmış, üzerinde Star Wars resmi olan beyaz bir tişört. Sahibini tanıyorum. Bu Pegasus. “Sikeyim,” diyorum dudaklarımın arasından ıslık çalar gibi. Daha sonra yüzünü görüyorum, herifi fena dağıtmışım anlaşılan. Bu siktiğimin Uçan Halısı sinir sistemime neler yapmış böyle? En sevdiğim insanlara canavar gibi davranmışım!

Ali’nin kanla yıkanmış tişörtüne takılıp kalan gözlerimden bir iki damla yaş akıyor ve sonra, biraz daha ileride, bir kan gölcüğünün içinde yatan Luci’yi görüyorum. Onunla kimse ilgilenmediğine göre ölmüş olmalı. Bu manzaraya daha fazla dayanamıyor ve hüngür hüngür ağlamaya başlıyorum. Elimden tek gelen bu, çocuklar gibi ağlamak…

Hayatımı oluşturan insanlara; uyuşturucunun etkisiyle bile olsa bunları yapmış olmanın ağırlığını kaldırabilir miyim yarın sabah uyandığımda? Sokakta yürüyen, vergi levhasını gururla taşıyan, marketten 25 kiloluk Omo Matik alan insanların gözünde katil, serseri, hiçbir işe yaramayan, insanların hayatını karartan bu kadın ve adamlar benim hayatıma girdiklerinden beri gerçekten yaşamak istiyorum. Uyuşturucu, fiziğimi tahrip etse de, kan dolaşımım ve bağışıklığımı sikip atsa ve bunlar, o adam sayesinde olsa da, hayatın ölünceye kadar yaşanacak bir şey olduğunu öğrendim. Ne olursa olsun yaşamın tadını çıkarmayı, hayatı siklememeyi, “Hakuna Matata” demeyi. Ama şimdi olanları siklememek gibi bir şey yapamam. Luci ve Pegasus’a bu ihaneti yapamam…

Adil Öztürk

Yazmaya şiirle başlayıp kısa öyküyle devam ettim. Fantastik kurguyla tanıştıktan sonra öykülerim çeşitli edebiyat sitelerinde ve e-dergilerde yayınlandı. Epik fantezi şiiri denemelerim olsa da henüz paylaşmaya cesaretim yok. Her gün bir haiku yazarım. 2015 En İyi Canavar Hikayesi Yarışması ‘nda “Yaltar Han Efsanesi” adlı öyküm birinci seçildi.

Uçan Halı” için 4 Yorum Var

  1. Selamlar;

    Hikayeyi yazmaktaki amacınız bu muydu bilmiyorum ama okurken beni her anlamda rahatsız ettiğini söylemeden edemeyeceğim. Uyuşturucu ve alkol gibi bataklara saplanan insanların durumunu iyi yansıtmışsınız, hatta biraz fazla iyi olmuş çünkü ciddi ciddi ürperdim okurken. Kısacası anlatımınız gayet başarılıydı. Yine de “Sanki göklerdeki piç bana acımış da…” cümlesinde biraz haddinizi aşmışsınız gibi geldi bana.

    Bunun dışında iki kişinin konuşmalarını aynı paragrafa sıkıştırmamanızı tavsiye ederim. Bu durum okurken biraz kafa karışıklığına neden oluyor. Bir de şu cümlede ufak bir mantık hatası var: “Mızrak, oldukça keskin görünüyor ve açıkçası altıma sıçmama neden oluyor; ama o şeyden korkmuyorum.” Hem korkmayıp hem de altına s.çma durumu pek olmamış. Anlatıcı kendisiyle çelişkiye düşmüş burada.

    Umarım eleştirilerimi kırıcı algılamazsınız.

  2. Selamlar mit,

    Hiçbir eleştiriyi kırıcı algılamam. Öyküyü yazmaktaki amacım; evet, bir parça rahatsız etmekti. Korkarım ki devamı da gelecek. İnsanların, o tür insanları ‘rahatsız edici’ bulmasını hep rahatsız edici bulmuşumdur. Tamam, ben de kabul ediyorum ki uyuşturucu kötü bir şeydir, eyvallah; ama uyuşturucu kullanan bir adam için her zaman ‘kötü bir adamdır’ diyemeyiz.

    Haddimi aşmak konusundaysa ne yazık ki sana pek katılamıyorum. Bir şeylere inanan insanlar; diğerlerinin her zaman ‘haddini aştığını’ düşünür. Tıpkı, ‘uyuşturucu kullananlar’ ve ‘uyuşturucu’da olduğu gibi. Kimilerine göre, çok ağır yazmış olabilirim; ama ben ‘göklerdeki piç’ derken hangi tanrıyı kastediyorum -acaba gerçekten de bir tanrıyı mı kastediyorum- belirsiz. Dünya üzerindeki sadece din ve mezhep sayısı 4300. Bunların tanrılarını da işin içine katarsak yüz binlerce tanrı olmalı. Aralarından sadece kendi inandığını seçerek ‘haddini aşmak’ deyimini kullanman biraz geçersiz bence. Çünkü eminim ki sen de -örnek veriyorum- Anubis için aynı şeyi söylerken haddini aşıyor olduğunu düşünmeyeceksindir. Neyse, konu çetrefilli.

    Anlatımımı başarılı bulmana sevindim. Daha önceki öykülerime çok daha sert yorumlar yapardın. Sanırım o yorumlar işe yaramış 🙂

    Konuşmalara genelde dikkat ederim; ama okuduğum bazı romanlarda da yazarın her konuşma için paragraf başlatmadığını gördüm ve denemek istedim. Bana göre de değil aslında. Bir daha aynısını yapmam sanırım.

    Çelişkili cümle konusunda haklısın; ama ben bunu yazarken, karakterimin o şeyden korkmamasını gerçekten korkmadığı değil de ‘korkmadığını’ düşünerek, yani “aslında korkuyorum ama bunu belli etmiyorum; çünkü ben cesur bir adamım” mantığıyla düşünerek yazmıştım. Belki bunu biraz daha açık yazmam gerekirdi.

    Eleştirin için teşekkürler. Umarım kendimi daha da geliştirebilirim…

  3. Aşağıdaki açıklamayı okuduktan sonra sevdim öyküyü, kamu spotu gibi bir durum mu var diye rahatsız olmuştum. Anlatım güzel, korkusuz. Elinize sağlık.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *