Öykü

Umpatada – Şamanik Bir Yolculuk

Gözlerinde hâlâ iki damla yaş kalmış üç beş kişiye…

Umpatada hayatımdaki tuhaflıklar zincirine benim koyduğum bir isim. Zincirin sonsuz halkalardan oluşan elemanları birbiriyle o kadar uyumlu ki, bu ahenkli örgüde, her halka çıkıp gitmekte özgür olsa da tercihleri hep kalmaktan yana. Birbirine bağımlı görünen halkaların özerk yapılarını zincirin içinde hareket ettiklerinde izleyebiliyorsun. Birbirinden farklı renkleri, kokuları, tatları, görünümleri, yüzeyleri ve sesleri hissedebiliyorsun. Fiziksel düzlemde ifadesiz halkalar, his düzeyinde capcanlı karşında duruyor. Ben bu zincirde rastladığım halkalardan altısının anlatıcısıyım. Diyelim ki 11, 2, 5, 1, 7, 8. Sonsuzluklarında onlara sayı vermenin ne anlamı var ki.

BÖLÜM 1: KEŞİŞ FARE

Genetik ID: 11-546
Organizma:
Mus musculus (ev faresi)

Tuhaflıklar zincirinin 11. halkasında rastladığım keşiş fareyle yaşam döngüsüne, insanın varoluşuna, dişler arasında kalan maydanoz parçalarına, edinme kaosunun ezdiği egolara, ekmekteki glüten oranına ve daha nicelerine dair sohbet ettik.

Yolculuk böyle başladı:

“Kurumuş otların ve yaprakların içinde,

doğdu kahverengi keşiş fare

birkaç adım ötemizde, burnumuzun dibinde

temkinli deliğinin eşiğinde 

bıyıklarını seğirtip durdu kadına ve şahine

Yüksek devedikeni sapları şehrinde

kaybolmuş bir taşralı fare

kahverengi ceketi,

zemin kaplamasına karıştı

keskin gözlü şahin arkadaşım olmasaydı eğer,

bu cüretkâr kemirgen kolayca kaçardı

durdu fare, salladı bıyıklarını

çiviledi siyah gözlerini gözlerimize

ve kaçtı gitti deliğinin derinliklerine” 

Gracious Wild: A Shamanic Journey with Hawks – Stacey L.L.Couch

“Hygee,” dedi birasından koca bir yudum alıp. “Hygge, olmasın o,- dedim. “Hayır hayır,” diye itiraz etti. -Bir hüge’dir (hygge) tutturmuş gidiyorsunuz. Ben, sizde temizlik anlamındaki hijyen (hygiene) diye geçen, bizim hygee diye kısalttığımız kavramdan bahsediyorum. Bir fare (keşiş diye düzeltti) –pardon “keşiş bir fare” ile konuşmak, üstelik bunu karşılıklı soğuk biralarımızı içerken yapmak yeterince tuhaf değilmiş gibi, üstüne üstlük bir de dil dersi alıyordum.

-Ne yazık ki,- diye devam etti tok bir sesle -biz fareleri temiz olmamakla eleştiren insanoğlu, uzun yıllardır onlara iletmeye çalıştığımız mesajları, sırf bu yüzden yoksaydı. Bizler gözümüzün önündekilere odaklanırken, sizler gözünüzün önündekileri görmezsiniz. Başkalarının hayatındaki detaylarda boğulur, kaygılarınızla yarattığınız var olmayan düşmanların ellerine şimdi’den kendinizi bırakırsınız. Biz anı gözleriz, siz dünyayı kontrole kalkışırsınız. Büyük şeyler mi başarmak istiyorsunuz, önce küçüklere kol kanat gerin. Farkındalığınızı artırın. –Keşiş farenin göz bebekleri çoktan yukarı kaymış, göz çukurlarına beyaz bir tabaka yerleşmişti. Trans hâline geçtiğinden beri, ara sıra titriyor, “Omm,” diyor ve konuşmaya devam ediyordu. -Kaynaklarınızı tekrar gözden geçirin ve bu kaynakları nasıl harcadığınızı tekrar düşünün. Kaynaklarınız mı neler: Duygularınız, içsesiniz, algınız, yürekleriniz. Evlerinizdeki akrepleri yakalayan fareleri yemesi için kedi beslemeyin. BESLEMEYiN!

Keşiş fare sarsılarak kendine geldi, birasındaki son yudumu aldı, yoluna koyuldu. Giderken homurdanıyordu: -Hygge’ymiş. Ne olacak Danimarka icadı. İnsan bir kendine baksa ne hyggeler ne ikigailer görecek, farkında değil. Peh!

BÖLÜM 2: TEKEŞFLAMİNGO

Genetik ID: 5797119
Organizma: Phoenicopterus roseus (flamingo)

Bunun üzerine, geleceğimdeki tüm anları, mum ışığında ördüğüm hasır sepetin içine koyup, kendimi çağlayan bir nehir gibi akan hayatın tam ortasında buluverdim. Zincirdeki beşinci halkaydı.

Etrafımda bir sürü flamingo. Bana bakıp duruyorlar. Tek ayak üstünde, diğer ayakları dizlerinden bükük. Hepsinin birden kaşları çatılıyor. (Diz değilmiş, bilekmiş.) “Dizimiz bedenimize yakındır, tüylerimizden göremezsiniz,” diyorlar hep bir ağızdan. Allah Allah! Çattık. Ne kadar hassas bir sürü. Ben de tek ayak üstünde durmaya çalışıyorum. Zormuş kardeş. Sağa sola yalpalanıp duruyorum. Flamingo muyum ben! Gülüyorlar, gülüşleri sinirlerimi bozuyor. Etrafımda kurdukları bu mükemmel denge benim beceriksizliğimi kabak gibi ortaya çıkartıyor. İnsan, kendini güçlü hissettiği yerde durur. Kaçma planları yapıyorum. Ama tek ayağımdan akıp geçiyor yaşam. Acaba diyorum akıntıya mı bıraksam kendimi yoksa tersine mi gitsem?

Sonra başlıyorlar anlatmaya:

—Biz tek eşliyiz. -Bunu dedikten sonra eşlerinin yanına yürüyüp, gagaları ile kalp şekli oluşturuyorlar. -Her yıl bir çocuk yaparız. Yaşarsa yaşar, yaşamazsa bize ne. Sen de yüreğinde aşk ve sevgiyi kabul et, inan çünkü bu mümkün.

Tek ayak üstünde onları dinlemek epey zor oluyor. Ayrıca, konuşurken beş dakikaya bir, birbirlerinin omuzlarına yaslanarak bir sağa bir sola topluca yürümelerinden başım dönüyor. Bir vodvil seyretsem ancak bu kadar güleceğim tutardı. Şişko, afacan bir çocuğun yüzünü kaplayan pamuk şekerinden hallice pembe tüyleri; yanlışlıkla bırakırsa gökyüzüne kaçacağı korkusundan iplerini eline kenetlemiş sahibinden bir türlü kurtulamayan uçurtmanın çıtalarını andıran bacakları; tek başlarınayken bir estetik cerrahına görünseler tereddütsüz yontulacak ve hatta bu düzeltmeyle doktorunu literatüre bile sokacak kadar çirkin duran, ama eşleriyle karşı karşıya durduklarında boyunlarından gelen yardımla, birlikte sevgililer günü temalı aşk pastalarına benzeyen burunları… Bu çılgın flamingo sürüsünün senkronize hareketleri uykumu getiriyor. Uyuyorum-tek ayak üstünde. Gözlerim kapanmadan gördüğüm en son sahne, Kıbrıs semalarından melanizm mağduru simsiyah bir flamingonun bana doğru yürümesiydi. Şöyle söylüyordu: “Siyah yeni pembedir.”

BÖLÜM 3: İPEK BÖCEĞİ VAKASI

(zincirin İlk halkası)

Genetik ID: ASM15162v1

Organizma: Bombyx mori (evcil ipekböceği)

Ne yapmak lazım, uyanmak lazım, be kardeş

Gözümü bir hastane odasında açtım. Sağ kolumda serum, bütün vücudum sargılı, mumya gibi. Ayaklarım ve sol kolum alçıya alınmış havada asılı duruyor. Beynim yerinde fırlamış sanki. Aklım boş. Duvarlara baktım. Dört duvar, ipek böcekleriyle kaplanmış. Göz kapaklarım isyan etti. Kapandı. Tekrar açtım gözümü. İşte orada tam orada, burnumun tam ucunda bir ipek böceği duruyordu. Arkadaki yalancı ayaklarının üzerine kalkmış, ortadaki dört ayağını el gibi belinin iki yanına koymuş, en öndeki iki ayağı ile de bana sinirli bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Küçücük nokta şeklindeki gözleri gözlerime kitlenmiş, hadi kalk, diyordu, yapacak çok işimiz var. Senin tembel kıçınla uğraşamayız. -Bir anda odadaki tüm ipek böcekleri, dut yaprağından yapılmış duvarları yemeyi bırakıp, yanıma geldiler ve hepsi bir olup beni Güliver misali taşımaya başladılar. Taşırken de yine hep bir ağızdan şu hikâyeyi anlattılar:

Bir adam varmış. Her sabah ellerinde yumurta kokusuyla uyanırmış. Fizan’dan gelen sabunlar mı kullanmamış, çamaşır suları mı dökmemiş, gül yağları mı sürmemiş. Her çareye başvurmuş. Kokuyu giderememiş. Bu işi çözememiş. Sonra bir gün canına tak etmiş, ellerini kesmiş. Ertesi sabah mutlulukla kalkmış. “Kurtuldum artık!” El bileklerini burnuna götürmüş. Heyhat, hâlâ yumurta kokuyormuş. Adam içten içe çürüdüğünü anlamamış hiç. Yumurta kokarak elsiz yaşamaya devam etmiş.

Sonra sustular, sustuklarında yüksek ormana gelmiştik çoktan. Burnumun ucundaki dedi ki: -Bozulma bitti, özgürsün artık. Son iki şey söyle. -Adın ne? dedim. -Bombyx mori, kırçıllısından. -Bana ne oldu? -dedim. -Bize dut yaprağı toplarken, gökten düştün. Sonra yüzümdeki son açık kalan yeri de sargılarla kapattılar. Yine hep bir ağızdan bağırdılar:

İşte bir çalar saat sana,
kuruyoruz üç haftaya
Eğer duymazsan olur da,
Yanıp ipek olursun su buharında…

BÖLÜM 4: İGUANA “THE” SABIRTAŞI

“Ben kertenkele kralım ve her şeyi yapabilirim”-JM
Halka:7

Genetik ID: 803350

Organizma: iguana iguana

Kozalağın içinden çıkıp da bulduğum yeni yaşamımı bir Perşembe günü araba kazasında kaybettim. Ölmüştüm ve ölür ölmez iguanaca konuşmaya başladım. Aldılar beni bir torba içine yerleştirdiler. Elime, içinde bir sonraki adresimin yazdığı sarı bir zarf tutuşturdular. Galapagos adaları. Hava sıcaktı, yer çöldü. Acelesiz süründüm, güneş beni izledi. Durdurdum hareket eden ne varsa etrafta. Ben de çöl oldum. Bir kum dağının üzerinde, sallanan bir sandalye bırakmış bana sağ olsun Kral Kertenkele. “Kralım çok yaşa!” Sessizce tırmandım, oturdum, gözümde güneş gözlüklerim, bir elimde Tekila Sunrise’ım, diğerinde kitabım “Denizler Altında 20.000 Fersah” Bekledim bekledim, sen de10 ben deyim 20 bin yıl, beni bu lanetli çölün ortasından alıp, denizleri aşırarak o gizemli adalara götürecek hayalet gemiyi bekledim…

Geldi mi? Gelmedi! Çöl fırtınasına yakalandığım bir Cuma günü, ağzıma yüzüme kum dola dola dehlizlerin dibine çekilip, kendimi karanlık bir fosseptik çukurunun yanı başında yalnız, derimden arınmış, koca bir memeli olarak buldum. Bok çukurundan kurtulmaya çalışmanın telaşıyla, burnumu tutup, kumlarımı hızla temizlerken, -Hey, -dedi biri zifiri karanlığın içinden. (Meğer başka bir dev memeli). -Hey hadi acelet acelet. -Karanlıkta seçemedim. Nereye gidiyoruz diyemedim. Diyemeden…

BÖLÜM 5: BAY İSPERMEÇET – (Mocha Dick fantezisi) – 2. Halka

Genetik ID: 102975021
Organizma: Physeter catodon

Diyemeden beni bir kafa darbesiyle çukurun içine attı, ardımdan da dağları çınlatan bir “plop” sesi duydum. Dışkı denizinde çaresizce yuvarlanırken, “anda kal” “anı yaşa” “carpe diem” ve benzeri bilimum öğretilere okkalı küfürler savurdum. Zaman zaman tıkanan kanallarda beni kıç bölgemden itekleyen dev kafa da benimle birlikte geliyordu. Bu durum belki bir belki de bin dakika sürdü. Ben kanalın sonu dev bir okyanusa açılıyor sanırken, bir balıkçı kulübesinin alaturka helâsından çıktım. Arkamdan da koca bir İsperçemet. Üstüm başım boka bulaşmış sanırken, üzerimin kaygan bir tabakayla kaplandığını fark ettim. Sperm! –Saçmalama, -dedi aşağılayıcı gözlerle bana bakan İspermeçet. Gitti, salondaki kırık sehpanın üzerinde duran sigara paketinden bir sigara aldı ve yaktı. –Boşuna mı kafamızla ittik seni. Mum o mum. Kafamızdan çıkan kodumun bal mumu. -O koca gövdesinin altında zar zor görünen 5 santimlik bacakları vardı. Bu vücudu nasıl taşır bu bacaklar diye düşünürken, bakışlarımı yakalamış olacak ki, “Kes,” diye bağırdı. -Geç şuraya iş konuşalım biraz. -Tekrar ediyorum boyu 10 metre, bacakları 5 santim, gövdesine yapışık gelişememiş uzuvlar gibi. Fokomeli sendromu olabilir. Ucubeler şovuna tartışmasız aday. Aklıma karşı komşumuz geldi. Doğuştan tek kolu büyümemiş. Kendisi 1.90, gel gör ki kol cüce kalmış, işlevsiz. Bir de balık Nemo geldi aklıma. Tek yüzgeci pır pır, tüy gibi. Çok alakasız. Ben bunları düşünürken demek nasıl huzursuz bir koku saldıysam, 10 metrelik kare kafalı sonradan adının “mocha dick” olduğunu öğrendiğim Bay İspermeçet, bana dik dik bakıyordu. Enikonu istavrit, palamut, yosun kokan bu pis balıkçı kulübesinde, döşemesi lekeden görünmeyen kadife çekyatı gösterip –Otur, -dedi. Lavabo demeye bin şahit isteyen böcek yığını çukurda sanırsın yüzyıllık kokuşmuş balık istifi vardı. O da karşımdaki tek kişilik koltuğa kendini attı. -Para konuşalım. -Ben de para yok, -diye yanıtladım. -Biliyorum a…. k…….. (ahh artık burayı gerçekten sansürledim) gerzeği. Bu yüzden buradayız. -Benimle kimse bugüne dek onun kadar kaba konuşmamıştı. Bir de bunu yapan ucube sperm kafalı bir balina olunca. Hâliyle insan içerliyor.

-Bak dostum. Ben kusuyorum, parayı bölüşüyoruz. Burnumdan şırıngayla girip kafamdaki sperm yağını çekiyorsun, satıyoruz, yarısı benim. –Hah, -dedim, -bu hepten kafayı yedi. –Yerden, üstünde balık kılçıklarının olduğu bir gazeteyi aldı. Bana uzattı. Haberde, Ammanlı üç denizcinin İspermeçet kusmuğundan nasıl zengin olduğu yazıyordu -80 trilyon! Yağlarım da kozmetik sektöründe bir numara. -Yok artık! -dedim. -Var işte, -dedi. -Akıllı olursan voliyi vururuz. -Odada ne var ne yok silip süpürdü, pis bir geğirmeden sonra ben kafasından şırıngayla sperm çekerken, yere midesinde ne varsa boşalttı; üç koca öbek kusmuk. O kokuda durabilene aşk olsun. Kendimi dışarı attım. On beş dakika sonra döndüğümde, Bay İspermeçet yoktu, kusmuklar ve sperm yağları da. Ardında bir mektup bırakmıştı, mektup da şuydu:

“Moruk, hıyarlığın o kadar olgunlaşmış ki, senden taze bir cacık yapılmaz. Ammanlılarla anlaştım. Piyasa değerinin altına veriyorum. Hazır müşteri. Haydi eyvallah!” O Astroloji kitaplarından, Çin takviminden, Animal Planet kanalından, “Ruh Hayvanınız Hangisi” testlerinden tanıdığım şefkatli, dinlemeyi bilen, yaratıcı ve bilge balina imajı gözümde yerle bir olmuştu. Hikâyenin burasında, almam gereken derin nefesi, kulübedeki nahoş koku sebebiyle tuttum.

BÖLÜM 6: TEKİR TABBY

Genetik ID: 677879
Organizma: Felis Catus

Gün batıyordu. Beklediğim bir gelecek, dönüştüğüm bir canlı, çıktığım bir yolculuk yoktu. Şimdi ne olacaktı? Amaçsız, bulanık ve kış gibi kaldım. Pencereden dışarı baktım. Herkes delirmiş ve dünya kocaman bir tımarhaneydi. Yan kulübeden çıkan tekir kediyle göz göze geldik. Tasmasındaki halkanın ucunda 8 sayısı sallanıyordu. Selam verir gibi öne doğru eğildim, o da eğildi. Bir gözünü kırptı, kuyruğunu salladı telaşsızca. Buna karşın çaresizce dudaklarımı büzüp, omuzlarımı hafifçe yukarı kaldırdım. Dışarı çağırıyordu beni. Sözlere gereksinim duymayan anlaşma sağlanmıştı aramızda. Yan yana durduk, ileriye, trafikle boğulan caddelere devirdik gözlerimizi. Suskun saatlerimiz geçti; benim ah çekişlerim arasına onun mırnameleri serpildi. Acemi bir ritim tutturduk çılgın kornaların, tiz küfürlerin, tok tekmelerin, şuh kahkahaların arasında.

“Hava soğumaya başladı”, dedim. Kuyruğunu titreterek onayladı.

Biraz öncesinin uzak caddelerinde yan yana yürümeye başladık, ayağımıza takılan onca ölüye rağmen… “Ölüler” dedim çömelip birinin yüzünü çevirerek, “gençliklerini, yitirdikleri yaşamın içinde bırakırlar.” “Ölüler” dedim eğilip bir diğerinin yüzünü çevirerek, “gençliklerini yitirdikleri yaşamın, dışında kalırlar.” Bacaklarıma sürtündü, haklıydı, gitmeliydik.

Ayaklarım onu takip etmeye başladı. Yıkılmaya yüz tutmuş köhne bir istasyonda, ayakları çıplak kör bir çocuğun çoktan kaçmış bir trene sattığı biletleri almak için uzun kuyruklar oluşturmuş, üstleri başları dökük genç ölülerin yanına götürdü beni. Başıyla kalabalığı gösterip miyavladı:

“Bilmiyorlar ki sahip oldukları tüketiyor kendilerini ve sonra, tüm köşeleri tutulmuş bu yaşam içinde, kapmaca oynayabileceğini düşünenlerin, ortada kalakaldıklarında yaşadıkları sersemlemiş ruh hâline bürünüyor yüzleri birden. Kabullenemeyişlerinin farkında olmadan, ölü bedenlerinin gençliklerini duyumsayarak, sonu gelmez bir sarılışla, uzun kuyruklar oluşturuyorlar, kaçan son trenin biletleri ardınca.”

Onun aksayan patileri, benim kamburlaşmış sırtım haber verdi, yorulmuştuk biraz. Tımarhanenin kuytularından hayal manzaralı bir oda seçtik. “Alkol yok bugün, sert bir kahve ve biraz tütün.” Radyodan yükselen sese kulak kabarttık; ben hafif sallanan koltuğumda, o, sıcaklığı yüzüme vuran şöminenin önünde:

Uyumuşuz…yine

* * *

Aslında yukarıda bitiyordu bu hikâye ta ki son rüyayı görene kadar. Bu 13. halka da buraya ek olsun:

BÖLÜM 7: AVRUPALI ISTAKOZ

 Genetik ID:14411952
Organizma: Homarus gammarus

Puslu bir hava, her yer sis içinde. Kendimi ilk gördüğüm sahne buydu. Gözünüzü açtığınızda burnunuzun önünü dahi görmenizi engelleyen yoğun açık bir grilik karşısında çok yapabileceğiniz bir şey yoktur. Bedeniniz bilinmezliğin içindeyken, tüm duyu organlarınız çalışır, beyne korku komutlarını hızla ulaştırır. Benim beynime ulaşan komut açlık oldu. Açtım. Bunu düşünür düşünmez, Abu’dan hallice iki maymun sisin ortasından sırtlarında masif ceviz kaplama kare bir masa ile çıkageldiler. Masayı bırakıp yine sisin içinde kayboldular. Koşuşturma gürültüleri, çatal bıçak sesleri, bağrışmalar derken sisin içinden kolunda beyaz havlu takılı, beyaz eldivenli bir garson eli uzandı, masaya bir tabak bıraktı ve kayboldu. Tabağın içinde bir ıstakoz. Ben hayatımda ıstakoz mu yedim? Gözlerimi kısıp tabağa doğru eğildim. Istakoz canlı! Bildiğin capcanlı! Acıyla kıpırdanıp duruyor, bir ileri bir geri dans mı ediyor ne. Sağa kıvrıldı sola tısladı, ileri kafa attı, geri kaykıldı. Üstündeki kabuğu hop diye fırlatıp dışarı attı. Kaldı ıstakoz cıscıbıldak. Sonra benim orada olduğumun farkına vardı, çıplaklığından utandı. Telaşla “E şey pardon, şu masa örtüsünü atabilir misiniz üstüme? Kabuğumun oluşmasına biraz daha zaman var,” dedi. Bunu derken boyu olduğunun iki katına çıktı. İstediğini yapıp, örtüyle vücudunu kapattım. Arkasını bana dönüp sarınırken bir an kafasını geriye bana doğru döndürdü, “Siz,” dedi “beni yemeyecektiniz herhalde.” “Yo, yok canım,” dedim ama utanmıştım yalanımdan. Tek kaşını şüpheyle kaldırdı “Yaaa, tabii,” dedi. Sesindeki küskünlük üzdü beni. Galiba anlamıştı. Açlığımın geçtiğini fark ettim. Istakozla konuşmak için can atıyordum. Özür dilesem, dedim. Ya reddederse. Ya beni aşağılarsa. Ya arkadaşlarına gidip benim ne kadar ezik biri olduğumdan bahsederse. Her zamanki gibi vazgeçtim, kendi içime döndüm, önüme bakmaya ve bu sis perdesinin bir an önce kalkması için dua etmeye başladım. O sırada bir ses duydum “Hey sen!”, “Hey!” Kafamı kaldırdım. Istakoz sanki benim gibilerle yüzlerce kez karşılaşmış gibi sakin bana bakıyordu. Sesinden hüzünlü bir melodi yayıldı:

“Sen büyüme sancısı nedir bilir misin? Kabuklarını kırmayı, kılıfından çıkmayı, eskiyi bırakmayı… Kıçının donacağını bile bile, düşmanının seni bir lokmada yutabileceği riskini göre göre, yaşamın pahasına kendine karşı gelmeyi. Sana bir tavsiye, içindeki dört duvarın başına yıkılacağını bilsen dahi, şimdiden tezi yok al eline balyozu. Başla kırmaya.”

“Ahh,” diye iç geçirdi, sisin içinde kaybolurken, “ah insanoğlu, kendini yok eden insanoğlu…”

Müge Koçak Güvenç

Uzun zamandır yazıyor, yazmaya çalışıyor, devam etmeye çalışıyor. Zaman değişiyor, dengeler değişiyor, hayat değişiyor, yazı kalıyor, o hala yazıyor. Deneme, yanılma, oradan, buradan, şuradan. Bir gün - büyüdüğünde - yazı projelerini gerçekleştirmeyi umuyor. Ziyaretçi sayısı parmakların sayısını geçmeyen iki blogu var. Bu kadar yazan, çizen, onca tanınmış, tanınmamış insan arasında kendisine nasıl bir pay düşer bilmiyor, çok da umursamıyor. Ne önemi var ki! Altı üstü hep birlikte eğleniyoruz canım..

Umpatada – Şamanik Bir Yolculuk” için 12 Yorum Var

  1. Merhaba Müge❣️
    Bu ayki okumalarıma seninle başladım.
    Senin öykülerindeki sıradışılıkve ne olduğunu kavrama çabası, bence okuyucuyu devam etmeye iten ilk etken. Bunun dışında dilin akıcı ve anlaşılması kolay.
    Kurgusal olarak karmaşa tercih etmen ve sonunda yalınlaştırıp okuyucunun yüzüne tebessüm oturtmn etkileyici.
    Bu öykünde de tam olarak böyle hissettim. Birbirinden farklı hayvan bedenlerine yolculuk yapıp, onların en huzursuz en güzel, en kusurlu, en kusursuz kısımlarını gördüm. Balinanın masumiyetten uzak yüzü iyi bir algı dağıtıcıydı. Final kediyle bitse fazla romantik bir son olacaktı bu öykü için, ıstakoz tam zamanında devreye girip, altın vuruşu yaptı😊
    Son olarak eğer bu ay yazsaydım, iguana, flamingo gibi canım hayvanlar benim öykümde de olacaktı. Kafamda böyle bir şey kurgulamıştım. Aynı frekansta olmamıza da ayrıca sevindim. :blush:
    Kalemin daim olsun.
    Sevgiyle…

  2. Selam Müge,

    Tuhaf, güzel ve özeleştirisel bir hız trenine bindirdin beni. :sweat_smile: Çok akıcıydı, hiç duraksamadım. Kırık bir aynadan kendime bakıyor gibi hissettim. Her cam parçasında insanoğlunun başka bir yüzünü gördüm. Son cümle ile bu çok daha fazla anlam kazandı. Senin öykülerin beni bir iç hesaplaşmaya, kendimle bir soru-cevaba sürüklüyor. Bu çok iyi bir iş başardığını anlatıyor bence. Onun dışında bölüm başlıkları, açıklanan kısımlar, girişteki anlatı, hepsi çok iyiydi. Ben çok beğendim.

    Yalnız bir geri bildirim var. Okumayı kolaylaştırmak açısından monologları ve aralarındaki cümleleri paragrafla ayırabilirdin belki. Arada karışabiliyor.

    Kalemine sağlık. Güzeldi. :+1: Görüşürüz. :pray:

  3. merveriii dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Müge. Açıkçası ben bu okuduğum en iyi öykündü, aynen böyle devam et vb. beylik cümlelerden buralarda pek hoşlanmıyorum. Buralarda hepimizin henüz amatör olduğunu düşünürsek birbirimize söyleyeceğimiz elbette daha ukala olmayan ve daha geliştiren cümlelerimiz olmalı. Öncelikle bir edebiyatçı olmadığımdan dolayı biçimsel eleştiri yapamıyorum, aslında yapmıyorum. Nedense benim için önemli olan metnin duygusu, kalbimin kapısını çalması. Senin kalemin genelde kalbimin kapısını her defasında özenle çalıyor. Bu defa ise kapıyı açtı, girdi, oturdu, yerleşti. Bir hayli de muhabbet ettik. Somut olamayacak (Neden olmasın ki gerçi?) dünyaların yazıya geçirilmesine hayranımdır. Hayvanlar üzerinden aktarım yapman, işin düşünsel boyutunu onların üzerinden vermen, günümüz öğretilerini aslında binlerce yılın bilgeliğine sahip hayvanların ağzından aktarman, öykünün içinde saklı bilmeyenin asla anlamayacağı teknik terimler kullanman çok hoşuma gitti. Keşiş bir fare, fazlasıyla sadık filamingolar, çok üzüldüğüm ama beklemenin hiçbir şey demek olduğunu okuyucuya en vurucu şekilde veren canım iguana beni çok etkiledi. Temanın sahibi balina ise gerçekten kafa bi elemanmış :smiley: İşini biliyor. Tek eleştirim küfür kısmı. Metinde sansür olduğu vakit o metinden kopuyorum. Hassasiyetini anlıyorum ama biz yazarlar olarak eğer beyninin yağını elaleme pazarlayan bir balinayı anlatıyorsak onun dümdüz küfür etmesine de izin vermeliyiz. Yani bence öyle. Bu noktada herkesin hassasiyeti farklı olabilir tabii :slight_smile:

    Bu binbir noktaya dokunan öykü için teşekkür ederim Müge. Kalemin, ilhamın daim olsun.

  4. Merhaba Merve

    Burada yapılan tüm yorumlar çok değerli benim için. Bunu her fırsatta söylüyor ve hatta kendimi tekrar ediyor bile olabilirim. Öncelikle zaman ayırıp okuduğun için çok teşekkürler. Çok beylik olacak ama yaptığın yorum beni o kadar mutlu etti ki. Ben yazılarımı yazarken, okuyanların kapısından kovulmamaya çabalarken, sen üstelik kapıyı açmışsın, beni misafir etmişsin ve kalbine yerleştirmişsin. Bundan daha değerli ne olabilir bilemiyorum :pray:t2::heart:

    Her yazıda risk alıyorum, gerçek olmayanın sınırlarını zorlamaya çalışıyorum ve öğreniyorum. Bu öğrenme sürecinde de herkesin katkısı oluyor. Geri bildirim aldıkça daha da gelişeceğimize inanıyorum. Yazımla ilgili değindiğin noktalar, yaptığın tespitler çok doğru. Hayvanlarla birlikte iyi kötü bir maceraya çıktım ve çok keyif aldım - bu keyfi de aktarabilmek istedim. Yapabildiysem ne mutlu bana.

    Son olarak eleştirin için de çok teşekkürler. Küfür konusunda aslında hiç çekincem yok yani ben de senin gibi düşünüyor ve yazıların sansürlenmemesi gerektiğini düşünüyorum. Burada sansürü kahramana kullandırmamın nedeni, aslında biraz da onun “insan” yapısında “ahlaka” düşkünlüğünü vurgulamak ve metni bir sonraki yargılayıcı cümleye, yani “benimle kimse bu kadar kaba konuşmadı” ya hazırlamaktı.

    Ama o kısmı tekrar gözden geçireceğim :slight_smile:

    Tekrar çok teşekkürler ve umarım bir sonraki seçkide okurum seni :heart::heart:

  5. Selam Müge,

    Çok keyifli, eğlenceli ve aynı ölçüde derin bir öyküydü bu. Aslında genelde okuduğum tüm öykülerinde böyle bir yapı var. Oturmuş bir kalem ve stil. Ayrıca garip kurguya çok yatkın olduğun da görülüyor.

    Stil ve yapı oturmuş olmakla birlikte türler arasında da dolaşıyor yeni şeyler deniyorsun gibi görünüyor. Bunu ben kendim de yapmaya çalıştığımdan çok büyük bir beğeniyle okuyorum öykülerini.

    Bu öyküde bir başka başarı da, oldukça kapalı ve göndermelerle dolu olmasına rağmen aynı ölçüde akıcı ve takip edilebilir bir tarzda yazılmış olmasıydı.

    Kalemine sağlık
    Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle…