Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Ütopya Projesi 6 – Hapon’a Yolculuk

NOT: Bu bölümü okumadan önce ÜTOPYA PROJESİ – YASAK CİSİM, ÜTOPYA PROJESİ 2 – NPC TESTİ, ÜTOPYA PROJESİ 3 – DUVAR’IN ARDI, ÜTOPYA PROJESİ 4 – GERÇEKLERİN PEŞİNDE ve ÜTOPYA PROJESİ 5 – MELEKLERİN EMİRLERİ adlı öyküleri okumanız, devamlılık açısından önem arz etmektedir.


FC’ye binip John’un ailesini görmesini emretmesi üzerinden saatler geçmişti. Araç durmaksızın son sürat yol alıyordu. Yolculuğun bu kadar uzun sürmesi bile artık Audrey’i korkutmuyordu. Birkaç kelimenin dışında John ile hiç sohbet etmemişlerdi ve yolculuğun büyük bir kısmını uyuyarak geçirmişlerdi.

Güneş’in yeryüzünde kırmızı izler bırakarak yükselmeye başlamasıyla Audrey uyanmıştı. Kısık gözlerini ovuşturup hemen yanında oturan John’a baktı. Gözlerini geniş ovalar ve yer yer yüksek dağlardan ayırmayan John’un zihninde milyonlarca soru olduğunu anlamak zor değildi.

Ailesini görecekti. Anne ve baba kavramını kitaplardan başka yerde bilmiyordu. Onu meydana getiren insanlara nasıl davranılması gerektiğini, anne şefkatini veya babanın kanatları altındaki güven hissini hiç tatmamıştı. Acaba neye benziyorlar diye düşündü uzun süre. Onları görünce ne diyeceğini kurdu saatlerce kafasında. Sarılacak mıydı? Yoksa oturup saatlerce konuşacaklar mıydı?

Audrey bir süre John’un düşünceli yüzünü seyrettikten sonra uzun süren yolculuğu sohbet ederek kısaltmanın vakti geldiğine karar vermişti.

“Karnım acıktı” diyerek başladı sohbetine, dudağının kenarını büzerek.

“FC’nin ikramlarından başka bir şey yok”

FC araçlarında, uzun süren seyahatlerde yolculara ikram edilmesi için birkaç çeşit kuruyemiş, su ve kahve bulunurdu. En uzun süreli yolculuk Nenurc içinde bir saati geçmezdi genellikle. Bu süre içinde yolcuların istemeleri üzerine, yerden yükselen kuruyemiş tabaklarının ve içtikleri kahvelerin tadını çıkarmaları için, insanlığa her türlü hizmet vermeyi hedefleyen robotlar tarafından tasarlanmıştı ikram servisi.

Audrey, önüne kadar yükselen kuruyemişleri avuçlayıp ağzına tıkıştırırken John yemekten daha önemli şeyleri kafasında yoruyordu.

“Orada ne görmeyi umuyorsun?” diye sordu ilk önce Audrey, John’un suskunluğunu bozmak için.

“Bilmiyorum.”

“Şu an için geri dönülmez bir yola girdik zaten. Kafanda bir sürü soru olduğunu biliyorum, hatta benim kafam da karmakarışık. Ama rahatlamak en iyisi. Aileni göreceğini düşün sadece.”

“Diyelim ki gerçek bir aile ile karşılaşacağız, peki ne diyeceğim onlara? Neler olacak?”

“Önemi var mı? Seninle ilk karşılaşmamızı hatırlıyor musun? Normal olarak düşünürsek o gün yaşananlardan sonra asla görüşmeyecek, hatta birbirimizden nefret edecek iki kişi olmamız gerekirken, tam aksine dört yıldır bir gün bile birbirimizden kopmayan çok iyi iki arkadaş olduk.”

John, Audrey ile tanıştığı günü ve o gün yaşananları dün gibi hatırlıyordu. Tam dört yıl önceydi. Vahşi Batı simülasyonu, gelen yeni güncellemesi yüzünden o zamanlar fazlasıyla kalabalıktı. Simülasyona giriş yapılırken kanun adamı, silahşor, doktor, öğretmen, kovboy, haydut, aşçı, mezarcı, gazeteci, gardiyan, salon veya bar işletmecisi, at satıcısı, silah dükkanı sahibi veya bankacı rollerinden birini seçip, binlerce hektarlık arazideki beş şehir ve onlarca kasabanın birinde simülasyonun verdiği karakteri canlandırmaya başlıyorlardı.

Vahşi Batı simülasyonunun, rol yapma simülasyonları arasında en çok sevileni olmasının tek nedeni rol yapmanın verdiği hazzın dışında, silahlı büyük çatışmaların yaşanmasıydı. Rastgele zamanlarda verilen görevleri yerine getirebilenlerin kredi ile ödüllendirildiği birkaç simülasyondan biri olması da ona olan ilgiyi bir hayli arttırmıştı.

Kredi ödüllendirmesi eklentisiyle birlikte büyük ilgi gören simülasyonda John da kendisine seçtiği kovboy rolünü üstleniyordu. Haydut yakaladığı takdirde kelle başına en az beş kredi veya sığır yetiştirip nakliyelerini sağlayarak birkaç kredi kazanmak yerine, simülasyon tarafından verilecek ve çok daha fazla getirisi olan özel bir görevin gelmesini beklemek üzere bara gitmişti.

Simülasyona başladığı kasabadaki barmen rolünü üstlenen biri henüz çıkmadığı için barın ardında duran ve bıkkın bir tavırla bardakları elindeki kirli bez ile silen NPC’nin tam karşısına oturmuştu. Mahmuzlarından çıkan seslerin kesilmesinin hemen ardından “bana bir bira” diyerek barmene seslenmişti.

Birasını yudumlamaya başladıktan birkaç dakika sonra yanına oturan kız dikkatini çekmişti. Böyle bir simülasyonda, şık, mavi bir elbise ve belki aksesuar amaçlı bir şemsiye taşıması gereken güzel bir kızın, koca kahverengi botları, mavi kot pantolonu ve oduncu gömleği üzerine giydiği siyah yeleğiyle tezat düşmesini garipsemişti. Büyük bölümü şapkasının altında kalan, sarı, atkuyruğu şeklinde bağlanmış saçları sağa sola hareket ederken dudakları arasındaki ot parçasının kenarını kemiriyordu. Erkeksi bir tavırla barmene “viski” diyerek rolüne girdiği ağır karakterinin hakkını vermişti.

John, eliyle şapkasının ucundan tutup başını hafifçe öne doğru eğerek selam verirken “bayan” diyerek seslenmişti kadına. Göğsüne iliklenmiş yıldız rozetinden kasabanın şerifi olduğu anlaşılan güzel kız da aynı şekilde karşılık vermişti John’a.

Birkaç dakikalık sessizliğin ardından John’dan başka kimsenin görmediği yeşil renkli yazılar gözünün önünde hologram olarak belirmişti.

Yeni Görev: Bulunduğun kasabadaki bankayı soymak isteyen biri var. Onu bul ve etkisiz hale getir.

Ödül: 500 kredi.

John, kendisine verilen bu görev ile birlikte bir başkasına da “banka hakkında araştırma yap ve orayı soy” gibi bir görev gittiğini gayet iyi biliyordu. Banka araştırmasını yapacak olan kişinin etrafta, kasabanın güvenliğini, bankandaki paranın nasıl korunduğunu, ne kadar kredi barındırdığını, hangi saatlerde açık olacağı gibi sorular sormaya başlayacağından emindi. Hatta bu zorlu ama çok yüksek getirili görev için yanına birkaç suç ortağı bulup krediyi paylaşacaktır diye düşünüyordu.

Görev verilen kişiler görev ile ilgili fazladan özellik kazanırlardı. John da banka soyguncularına karşı olan görevinde, onlara karşı fazla hasar verme, iz sürme ve keskin nişancılık özellikleri kazanmıştı. Aynı şekilde bankayı soyacak olan kişi veya kişilerin de fazladan kilit açma, casusluk, ağırlık taşıma, at binme yetenekleri kısa süre için gelişmişti.

Banka soygununu kimin yapacağını bilmediğinden dolayı aldığı görevi kimseye söylememesi gerekiyordu. Hemen yanında oturan şerifin bile bu konudan haberi olmamalıydı. Birkaç saniyedir gözlerini ileriye dikip dikkatlice bir şeyler okuyan o kız belki de bankayı soyması gereken kişinin ta kendisi olabilirdi. Simülasyonun kimlere ne rol biçtiğini asla bilemezlerdi. Bu yüzden dikkatli davranmalıydı.

Bardağının dibindeki son birayı da tükettikten sonra eliyle barmene işaret ederek içkisini tazelettirdi. Soğuk birasından bir yudum aldıktan sonra şerif ile sohbete girerek biraz bilgi almanın zamanı geldiğine karar vermişti. Her karakterin kendi alanıyla ilgili bilgileri ve özel yetenekleri mevcuttu. Kovboy kimliğini taşıyan John, yeryüzü şekilleri, iz sürme, hayvancılık, at binme ve tüfek kullanımı konularında fazladan yeteneklere sahipti. Hakkında en ufak bir fikri olmadığı, uzmanlığı dahilindeki bir soru karşısında bile önünde beliren yazılar sayesinde o konu hakkında çok fazla şey söyleyebilirdi.

Aynı şekilde kanun adamı olarak oyuna başlayan kız da yaşadığı kasaba hakkında önünde beliren yazılar sayesinde her şeyi biliyor olmalıydı. Kasabanın haydutlarını, bankanın nasıl korunduğunu ve aranan suçlular gibi bilgiler, istediği anda gözlerinin önünde akıyor olmalıydı. Yine de banka soygunu görevinin ona verilip verilmediğini bilmediğinden soracağı sorular ile dikkat çekmemesi gerektiğinin de farkındaydı. Aksi halde kendisini etkisiz hale getirmek isteyen şerifin hücresine sebepsiz yere girebilirdi.

“Şu sıralar haydutlar hayvanlarımıza çok zarar verdiler” diyerek konuyu açtı John. “Aşağılık herifler sürülerimizi çalıp evlerimize saldırıyorlar.”

Şerif göz ucuyla yanındaki kovboya baktığında, John’un gözlerini önündeki bardaktan ayırmadığını fark etti.

“Evet. Kasaba içinde de gün geçmiyor ki bir suç işlenmesin.” Başını iyice yaklaştırıp daha kısık bir ses ile devam etti. “Hatta haydutların büyük bir vurgun yapacağına dair bilgi aldık. Lanet adamlar hiç durmuyorlar.”

John, şerifin bu bilgiyi vermesi üzerine şaşırmıştı. Simülasyon, şerif olduğu için ona banka soygununu engelleme görevini ve görev hakkında daha detaylı bilgileri verip vermediğini bilmiyordu. Şerif rolündeki kız da, haydutların bankayı soyacağını bildiği için kovboy olarak simülasyona giren birine bu bilgiyi vermekten kaçınmamış, hatta ona yardımcı olması için John’a teklif vermeyi düşünmüş olabilirdi.

Diğer yandan ise eğer bu kadar detaylı bilgiyi bilmiyorsa, hiç güvenmediği bir adama neden bunu söylemiş olabileceği kafasını kurcalıyordu. Kendisinin soyguncuların arasına katılıp katılmayacağını dahi bilmiyordu ne de olsa. Hatta John, eğer soyguncuyu yakalama görevi şerife de verilmişse ve bundan kesinlikle eminse, kimden sakınması gerektiğini gayet iyi bildiğinden soyguncuların arasına da katılabilirdi. Bir süre düşününce bu fikir ona cazip bile gelmeye başlamıştı. Öte yandan şerif, kendisini durdurmak için seçilen kişiyi bulmak adına ortaya bir yem de atmış olabilirdi. Şerifin bankayı soyması ve onu durdurmak ciddi anlamda zor olacaktı. Üstelik verilen ödülün büyüklüğü böyle bir durumun doğruluğunu kanıtlar nitelikteydi.

John, olaylardan haberi yokmuş gibi davranarak işini garantiye almayı tercih etmişti.

“Onları durdurabilecek birisi varsa o da sensin şerif.”

“Koca kasabadaki tek kanun benim ama. Adamların kaç kişi olduklarını bilmiyoruz.”

“Yardıma ihtiyacın var gibi görünüyor.”

“Evet dostum. Soygunculara karşı koyacak güçlü bir ekip işimi görürdü.”

John, bu konuşma üzerine şeriften iyice şüphelenmişti. Fazladan kazandığı özellikleri kastederek “ben bu konuda uzmanım şerif, sana yardım edebilirim” demesini bekleyen gözler vardı önünde. Ancak bu kızın amacı gerçekten soygunculara karşı etkili özellikleri bir araya toplamayı istemesi miydi, yoksa onları bulup onlardan sakınmayı tercih etmesi miydi emin olamıyordu.

“Bu konuda sana yardımcı olacak insanlar vardır eminim ki.”

“Peki ya sen” diyerek karşılık verdi kız, bir kaşını havaya kaldırmış şekilde. “Yetenekli ve güçlü birine benziyorsun. Bana bu konuda yardımcı olabilir misin?”

John, oturduğu sandalyeden kalkıp kısık gözlerini şerife dikmişti. İçindeki şüpheden çok simülasyon içinde eğlenmek adına bir oyun oynamaya karar vermişti. Gerçek hayatta asla veremeyeceği bu kadar ciddi ve ani kararları, simülasyondaki ölümsüzlük ve özgürlük sayesinde düşünmeden uygulayabiliyordu. Eğer gerçekten soyguncu şerif ise ödülünü alacaktı. Ama değilse de günlerdir yeteneklerini geliştirdiği karakteri bir suçlu olacak veya ölecekti. Yine de bu riski alıp şerifin şüpheli konuşmalarını sorgulamanın zamanı geldiğini düşünüyordu.

Sırtındaki silahı çekerek şerife doğrulttuğunda yüzünde kızgın bir ifade vardı.

“Bu kasabada kanun diye bir şey kalmamış! Sen boynuna kadar pisliğe batmış aşağılık bir kanun adamısın. Bankayı soymayı planladığını biliyorum.”

Kız yerinden kalkarak John ile karşılıklı kalmıştı. Bardaki herkes susarak olanları izlemeye koyulmuşlardı. Şerif, iki elini bel hizasına getirerek acil bir durumda altıpatlarlarına ulaşmak için tetikte bekliyordu.

“Ne saçmalıyorsun? Ben kanun adamıyım. Bu kasabanın güvenliği için çalışıyorum.”

“Saçma! Sen bankayı soymayı planlıyorsun. Kimse senden şüphelenmeyecek nasıl olsa değil mi? Sana karşı duracak insanları yakalamak adına bana yem atıyordun.”

Şerif, bu konuşma üzerine rolünden çıkmıştı ve iyice sinirlenmişti.

“Aptal herif, banka soyguncularını engelleme görevi geldi bana. Sana o yüzden bu soruları sordum.”

John, karşısındaki masum kızın onu kandırmak için yalan söylediğine inanıyordu. Yüzüne takındığı gülümseme, bu eğlenceyi sonlandırmanın zamanı geldiğini gösteriyordu. Silahının tetiğine bastığı anda şerifin mavi kana dönüşüp yere akması da bir olmuştu. Sonraki birkaç saniye ise John, soyguncuyu yakaladığına dair gözünün önünde belirmesini istediği yazıyı beklemişti. Ancak istediğinin tam aksine, hemen önünde kırmızı yazılar ile bir uyarı çıkmıştı.

Artık aranan bir suçlusunuz!

“Kız haklıymış” dedikten sonra ise suçluyu yakalayıp ödülünü almak isteyen birinin silahının namlusunu kafasında hissetmişti. Hemen ardından ise “ÖLDÜNÜZ” yazısı belirmişti tam önünde.

O gün içinde John’un bağlantısına girip ona küfürler yağdıran Audrey ile tanışmıştı. Kanun adamı rolünde olduğundan dolayı soygunu haydutların yapacağını bildiğini, John’un geçmişi hakkındaki bilgilerin de ara yüzünde belirdiğinden ona güvendiğini ve suçlulara katılmayacağından emin olduğu için kendisine yardım etmesini teklif ettiğini anlatmıştı. Saatlerce süren, bazen sinirli ama her anı gülerek geçirdikleri sohbetten sonra Audrey ile arkadaş olmuşlardı.

John, zihninde beliren bu anının ardından yüzündeki tebessüm ile Audrey’e baktı.

“Evet, çok ilginç bir gündü aslında. Hatta sonrasında, onları durdurması için görev verilen iki kişi de öldüğünden, haydutlar bankayı ellerini kollarını sallayarak soymuşlardı.”

Audrey de gülümseyerek John’a karşılık vermişti. Elini onun omzuna atarak

“Evet” dedi. “Kısacası, bugün olacaklar için de kafanı yorma. Her ne olacaksa olacak. Akışına bırak sadece. Tıpkı bizim tanışmamız gibi. Simülasyon içinde belki zarara uğradık ama güzel bir arkadaşlık başladı senin bir anlık verdiğin karar ile. Zaten yeterince belaya bulaştık, şu noktadan sonra kafamızı yormanın bir anlamı olmayacaktır.”

Birbirlerine gülümseyerek baktıkları birkaç saniyenin ardından Audrey ellerini önünde kavuşturmuştu. Bitmek bilmeyen uzun yolculuğu hafifletmek ve merak ettiği soruları sorarak sohbeti uzatmak için konuşmaya devam etti.

“Aklıma ne takılıyor biliyor musun? Okuduğumuz şu kitapta, düşen şehirlerin içindeki uçuş kayıtlarında yazan bölümde ismi geçen melek vardı, hatırlıyor musun? Orada kime emretmeye çalışmışlardı acaba?”

John, yıllar boyunca kütüphanelerde okuduğu kitaplar ve yaptığı araştırmalar sayesinde edindiği bilgileri bir uzman gibi aktarıyordu.

“Raphael’i diyorsun. Dört büyük melekten biridir. Simon ile ilk karşılaşmamızda da bana büyük meleklerin okuyucu olduğunu söylemişti. Yani robotları yöneten dört büyük sunucu. Onlar bizleri inceleyip, yani diğer bir deyişle okuyup öğreniyorlar. Raphael de R-Server’ın ta kendisi olmalı. Sanırım sunucuların başlarındaki harfler onların melek adlarını simgeliyor. Uçan Şehir’dekiler de Raphael’e, yani silahları ve simülasyonları yöneten sunucuya emretmeye çalışmışlar fakat başarısız olmuşlar.”

“Diğer sunucuların da isimleri var mı yani?”

“Elbette. Bildiğim kadarıyla dört büyük meleğin ismi Gabriel, Raphael, Azrael ve Mikael. Sunucular ise G-Server, R-Server, A-Server ve M-Server idi. Bu kadarı tesadüf olamaz herhalde.”

Audrey hak verircesine kafasını sallıyordu. Ama merak ettiği şeyler daha bitmemişti.

“Sunucuların robotları nasıl veya neden yönettiğini de anlamıyorum açıkçası.”

“Aslında yönetmiyorlar. Onlar, robotların ta kendisi. Robotlar gördükleri, duydukları, hissettikleri ve etkileşime girdikleri tüm verileri bağlantılı oldukları sunucuya gönderirler. Sunucu bu bilgileri işleyerek robotun neler yapması gerektiğine dair gerekli verileri yollar ve robotlar o verileri uygular. Yani sunucular olmasaydı robotlar da olmazdı.”

“Denetleyici’ler, FC’ler ve Nenurc içindeki bütün robotlar aynı beyine mi sahip yani?”

“Aynen öyle.”

“Neden?”

“Aksi halde her robot için farklı bir beyin yapmak zorunda kalırlardı ki katrilyonlarca veriyi işleyen her bir beyin için gerekli tüm donanımları robotlara eklemeye kalksalardı, hem üretim olarak zarara uğrarlardı, hem de alan yönetimi konusunda ciddi sorunlara neden olurdu. Sırf beyni için her bir robota koca bölümler yapılması gerekirdi mesela.”

“Madem hepsi aynı beyni kullanıyor, o zaman neden hepsinin farklı bir melek adı var ki?”

“Şöyle düşün, bir simülasyona girdiğinde bütün insanların yaptıkları tek bir program ile çalıştırılıyor. Senin söylediklerin ile başka birinin söyledikleri hep aynı süzgeçten geçmesine rağmen, simülasyon içindeki her birey birbirinden farklıdır. Robotlarda da aynı sistem geçerli. Aynı beyni kullanmalarına rağmen her biri farklı bir donanıma ve göreve sahip. O yüzden hepsi için farklı bir isim kullanılıyor ve aslında her biri birbirinden bir o kadar farklı.”

Audrey gülümseyerek kısık gözlerle John’a baktı. Onun hakkında düşündüğü komik bir şeylerin aklından geçtiğini anlamak hiç zor olmamıştı John için.

“Neden gülümsüyorsun?” diye sordu kaşlarını çatarak.

“Robotlardan bu kadar nefret edip de onlar hakkında bu kadar çok şey biliyor olman biraz komik geldi.”

John da gülümseyerek karşılık vermişti buna.

“Haklısın” dedi önce kafasını sallayarak. “Ama herkesin, düşmanını dostundan daha iyi tanıması gerektiğine inanırım.”

Gülümseyerek birbirlerine baktıkları birkaç saniye için sadece gözlerinde kaybolmuşlardı. Her ne kadar söylemekten çekinseler de böyle durumlarda birbirlerinden hoşlandıklarını ikisi de biliyordu. Audrey’in neşeli haline bakarken gerginliğini biraz olsun unutmuş olan John’un yüzündeki tatlı tebessüm, Audrey’in arkasındaki düz arazideki metal yığınını görmesi ile aniden silinmişti. Gözlerini kısarak dikkat kesildiği yeri eliyle işaret etti ve

“Şuraya bak” dedi.

Audrey de ne göreceğini merakıyla kafasını çevirdiğinde, Meleklerin Emirleri adlı kitapta yazılanların şokunu yaşıyordu. Kitap içinde geçen her şeyi tek tek görerek ve tecrübe ederek gerçekliğine emin olmaları, korkularını daha da arttırıyordu.

Düz arazinin sonundaki dağların yamacında, yüz yıllar önce düşürülen Uçan Şehir’lerden biri, iyice paslanmış metal yüzeyine yansıyan güneşin siluetiyle kendisini belli etmişti. John, bu demir yığınını daha önce bir kez daha görmüştü. Üzeri otlarla kaplanmış olan o şeyin ne olduğunu şimdi daha iyi anlıyordu. Dünya’nın dört bir köşesindeki toplu mezar anıtlarını simgeliyordu bu metal yığınları aslında. Katledilen insanlardan geriye kalanları oluşturuyorlardı.

“Bunların hepsini o aşağılık robotlara ödetmek istiyorum!” dedi John. Sesi son derece kızgın çıkıyordu. “İnsanlar bir aptallık yaptı, fakat bunu düzeltmek de yine biz insanların görevi.”

Audrey, John’un koluna girip olduğu yere sindi. Boğazına takılan endişeyi yutkunabilmesi için çenesini biraz kaldırması gerekmişti. Uzun bir nefes verdikten sonra, az önceki söylediklerinden geriye hiçbir şeyin kalmadığını fark etmişti. John’a rahatlaması için verdiği telkinler kendi üzerinde işe yaramıyordu. Akışına bırakmanın iyi bir fikir olup olmadığını sorgulamaya başlamıştı.

Birkaç dakika sonra FC’nin altındaki uçsuz bucaksız kara parçası bitmiş yerine tertemiz bir deniz gelmişti. Güneş iyice yükselip gökyüzünü maviye boyamıştı. Gidecekleri yere yaklaştıklarını hissediyorlardı. Kıtaları aşıp denizleri geçmişlerdi. Sırf onları doğurup hayata getirdikleri için bu insanları Dünya’nın diğer ucuna atmalarına akılları ermiyordu. En yakın canlıları birbirlerinden en uzak köşelerde yaşamaya mahkum bırakmışlardı.

Kara parçası tekrar göründüğünde, etrafını saran duvar dikkatlerini çeken ilk şey olmuştu. Nenurc’takinin aksine daha kısa ve ince olan bu duvarın da içerideki insanların dışarıyla bağlantısını koparmak için yapılmış olduğu belliydi. Fakat geldikleri kara parçasıyla Nenurc arasındaki tek benzerlik bu duvardı sadece. Devasa kuleler, uçan araçlar veya Denetleyici’ler yoktu. Daha önce görmedikleri bazı robotların dışında, robot nüfusu neredeyse yok denecek kadar azdı.

John ve Audrey’in araçları yavaşladığı sırada akıllarına takılan şey robotlar değildi. Uçsuz bucaksız arazinin üzerindeki, ahşaptan veya samandan yapılmış kulübelere anlam vermeye çalışıyorlardı. Göz alabildiğince her yer, sarıya çalan renklerin hakim olduğu bu evlerle doluydu. Etraflarında ise binlerce siyah veya esmer tenli insan yaşamlarını sürdürüyor gibiydi.

FC durup yere doğru inişe geçince etraftaki insanlar işlerini bırakıp araca bakmaya başlamışlardı. İçlerinden bazıları John ve Audrey’i işaret ediyordu. Kimisinin üzerinde eski, modern giysiler olmasına rağmen çoğunluğu samandan veya deriden yapılmış ve vücutlarının bir kısmını örten giysiler giyiyordu. Sırtlarında bebeklerini taşıyan kadınlar geride dururken, balıkçılık, hayvancılık ve çiftçilikle uğraştıkları fazlasıyla belli olan erkekler on saflarda yerini almıştı.

Araç yere indiğinde, John ne yapacağını bilemeden bekledi. “Burası da ne böyle?” kelimeleri dökülmüştü ağzından istemsizce. Ailelerini görmek için çıktıkları yolda saatler boyunca ilerledikten sonra medeniyetten yoksun kabileler ile karşılaşmalarına anlam veremiyordu.

FC’nin kubbesi açıldığı sırada kalabalığın arasından, diğerlerinden fazlasıyla ayırt edilecek kadar farklı giysileri olmasına rağmen diğerleriyle aynı şartlarda yaşadığı anlaşılan eski ve pis kıyafetli bir adam belirdi. Araçtan inen John ve Audrey’e doğru yürüyerek elini uzatıp John’un göğsüne koydu ve

“Hoş geldiniz” dedi.

Karşısındaki adamın etraftaki kabilelerden biri mi yoksa Nenurc vatandaşı mı olduğunu ayırt edemiyordu. Adamın güler yüzlü karşılaması birkaç dakika sonra yüzünden silinmiş, yerini şaşkınlığa bırakmıştı. Gözünü arada sırada çevirdiği FC’nin yerinden kıpırdamamasına anlam veremeyen adam tekrar John ve Audrey arasında bakışlarını gezdirdikten sonra konuşmasına devam etti.

“Sizi de buraya attılar sanırım. Kafanız karışık olmalı.”

Ne diyeceğini bilemeden bekleyen John, dilinin tutukluluğunu çözmek için kafasını iki yana salladı. Aynı zamanda gördüklerine inanmakta zorluk çeken beynini de uyarmak istemişti bu sarsıntı ile. Ağzından çıkan şeylerden önce, daha çok merak ettiği binlerce soru vardı kafasında ancak yine de dudaklarından süzülen kelimelere mani olmadı.

“Sen de kimsin?”

“Merhaba” dedi adam yine gülümseyen sıcak bir tavırla. “Sizin gibi, ebeveynlikten dolayı buraya getirilen Nenurc vatandaşıyım. On iki yıldır buradayım.”

John ile Audrey göz göze gelerek bir süre bakıştılar. Ardından John tekrar adama baktı ve onun yanlışını düzeltmek için konuşmaya başladı.

“Yanlış anladınız. Biz evli değiliz. Çocuğumuz da yok. Buraya ailemi görmeye geldim.”

Karşısındaki adamın gözleri büyüdüğü sırada hemen yanına gelen, diğer herkesten farklı, çok daha açık bir ten rengine sahip kadın adamın koluna girip konuşmaya dahil oldu.

“Merhaba, benim adım Puano Jackson. Bu da eşim Mark Thunder. Hoş geldi…”

Adam, eşinin sözlerini keserek tekrar konuşmaya başlamıştı.

“Ne yani artık çocukların ailelerini görmelerine izin veriyorlar mı? Küçük kızım Mary de buraya gelebilir mi yani?” adamın gözlerinden bir anda boşalan yaşlar, kabile insanlarının etraflarına toplanmasına neden olmuştu. “Artık kurallar değişti mi yani. Tanrım sana şükürler olsun.”

“Hayır yanlış anladınız.” John bunu söylemek istemese de ağzından çıkıvermişti. Bir anlık yanlış anlama ile mutlu olan bir adama şu anki durumu nasıl anlatacağı hakkında hiçbir fikri yoktu. “Biz… Aslında sadece bizim ailemizi görmemize izin verdiler.” Gizli komut veya diğer herhangi bir şey hakkında konuşmak için fazlasıyla erken olduğunu bildiğinden cümlelerini geçiştirdi.

Adam bir an için tekrar durgun gözlerle onlara baktı. Sonra başını öne eğip derin bir nefes aldı.

“Size mi izin verdiler. İmkansız. Robotlar eşitliği asla bozmaz.”

“Hayal kırıklığına uğradığınızı biliyorum. Fakat burada neler olduğunu öğrenip ailemi gördükten sonra gitmemiz gerekiyor. Onları nerede bulabileceğim konusunda yardımcı olur musunuz?”

Adamın gözleri iyice kısılmıştı. Bir anlık mutluluğu, karşısında kim olduğunu bilmediği, fazladan haklara sahip olan genç ve bir türlü yerinden havalanmayan FC yüzünden silinmişti. Ellerini iki yana açarak “İşte etrafına bak. Bu insanlardan birisi senin ailen” dedi sert bir tonla.

Audrey, John’un kolunu sarsarak eliyle, karşılarındaki adamın arkasında meraklı gözlerle onlara bakan kişileri işaret etti.

“John!” derken yüzündeki şaşkınlık sesine yansımıştı.

Audrey’in parmağının ucundakiler, etrafta birbirine benzeyen binlercesi olan kabile insanlarından esmer tenli bir kadın ve erkekti. John, Audrey’in gösterdiği yöne dikkatini verdiğinde ise kalbi yerinden fırlayacak gibi olmuştu. Kucağında birkaç aylık bebeğini sıkıca tutan kadının beline, neredeyse yarısına ulaşan bir çocuk sarılmıştı. Bir adım önlerinde duran adam da diğerleri gibi merakla neler olup bittiğine bakıyordu. Daha önce nadiren de olsa FC ile buraya getirilip bırakılan insanlar görmüşlerdi. Ancak FC hemen ardından yükselip yoluna devam ederdi. Ama adamın garipsediği şey sadece bu değildi. Anlamadığı dilde konuşan bu gencin yüzü ona bir şekilde tanıdık geliyordu.

John da karşısındaki yarı çıplak adam ile aynı duyguları paylaşıyordu. Daha önce hiç görmemiş olsa bile, karşısındaki adamın babası olduğunu anlaması için içgüdülerine güvenmesi yetmişti. Mark adındaki adamın “bunlardan birisi senin ailen” demesini ilk başta kabullenememiş olmayı bir kenara bırakmıştı bile. Ailesinin kim olduğunun önemi kalmamıştı o an için. Olduğu yerden hızlı adımlar atarak onu sıkıca tutan Audrey’in kolundan kurtuldu ve ailesi olduğunu düşündüğü insanların önüne geldi. Gözleri buğulanmasına rağmen ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Ailesini görmenin verdiği mutluluk bir yana, onların bu şartlar altında yaşaması ve doğduğundan beri onları görememesinin verdiği üzüntü, gözlerinden dışarıya çıkmak için bekliyordu.

Karşısındaki adam bir anlık durgunluğun ardından gülümsedi. “Pai Mada” dedikten sonra dişleri tamamen belli olacak kadar sevinçli bir kahkaha attı. Etrafına bakıp ellerini açarak “Pai Mada” dedi tekrar. Hemen yanındaki eşine döndü ve yine tekrarladı. “Mipai Mada”

Kucağındaki bebeğine sıkıca sarılan kadın kahverengi gözlerini John’a dikmişti. Ardından eşine şaşkın gözlerle bakarken “emin misin” dediği yüzünden okunuyordu. Adamın kafasını sallamasıyla kadın da gülümsemeye başladı. Olduğu yerden iki adım ileriye yürüyerek elini John’un yanağına koydu. John da yüzündeki elin sıcaklığını daha iyi hissetmek için kendi elini onunkinin üzerine atmıştı. Artık yaşadığı karmaşık duyguları saklamak zorlaşmıştı. Düşünmeden ağladı.

O sırada yaşanan duygusal anları kesen ses yükselmişti hemen arkalarından.

“Bize bildiklerini anlat” diyen Audrey olmuştu Mark’ın kolunu sarsarak. “Bu insanlar da kim?”

“Eski medeniyetler zamanında yaşayan kabilelerin torunları diye biliyoruz.”

“Neden buradalar?”

“Bilmiyorum. Tek bildiğim onlar ve bizler robotlar için insan üretim fabrikalarıyız. Bu gördüğün kara parçasında yüz milyon insan yaşadığını tahmin ediyoruz. Koca bir damızlık çiftliği anlayacağın burası.”

John, gözlerini annesinden ve babasından ayırmadan konuşmaya dahil oldu.

“Düşürülen şehirlerden sağ kurtulanlar mı?” diye sordu ailesi olan kişilerin kim olduğunu merak edercesine.

Bu soruya cevap vermek isteyen Puano’ydu. Konuya daha fazla hakim olduğu kendinden emin konuşmasıyla anlaşılıyordu.

“Atalarımın anlattıkları kadarıyla düşürülen gemilerden sağ kurtulan olmamış.”

“Sen de kimsin?” dedi John göz ucuyla kadına bakarak. “Değil buradaki, Nenurc’taki insanlardan bile farklısın.”

“Nenurc dediğiniz yeri hiç görmedim. Oradaki insanlar genelde buradakilerin çocukları zaten. Günlükte yazanlardan bildiğimiz kadarıyla benim atalarım buradan değil…”

John bir anlık öfkeyle haykırdı.

“Yeter!” Günlerdir üst üste yaşadığı bu sorulara yenilerinin eklenmesi onu gerginleştirmişti. “Ne demek bunlar şimdi!” Daha fazla kafasını karıştıracak şeyler duymak istemiyordu. Tek umursadığı şu an merak ettiği sorulara cevap bulabilmekti. Her seferinde cevap aradığı sorular yerine bir başka soru ile karşılaştıkça hayatı sarpa sarıyor, endişesi ise gittikçe yükseliyordu. “Öğrenmek istediğim tek şey, neden buradaki çocukları oraya götürüyorlar? Daha fazla gizemli şeyler duymak istemiyorum.”

“Anladığımız kadarıyla insan soyunun tükenmemesi için yapılan bir çalışma. Nenurc içindeki nüfus azalmaya başladığı için bu insanları damızlık olarak kullanmaya başlamışlar. Hem de yaklaşık dört yüz yıldır. Belirli kuralları var. Buradaki nüfusun da sabit kalması gerekmekte mesela.”

“Ne yani robotlar için sürekli çocuk mu doğuruyor bu insanlar?”

“Evet, bir bakıma.”

“Neden?”

“Çünkü Nenurc’a götürülmek için seçilen her çocuk başına erzak alıyorlar. Bu insanlar aç. Yaşamak için avlanıp tarlalarda yiyecek yetiştiriyorlar fakat milyonlarcası var bu kara parçasında. Yapabilecekleri bir şey yok. Yiyecek için çocuklarını satıyorlar anlayacağın.”

John duydukları üzerine daha da hiddetlenmişti. Kolunu tutan annesinin elini sertçe savurup kızgın gözler ile ona baktı.

“Ne yani, beni birkaç parça yiyecek için mi sattılar!”

“Yanlış anlıyorsun. Bu seçimi onlar yapmıyor. Robotların belirli bir nüfus politikası var. Gelirler, doğumları kontrol ederler, doğumları yaparlar ve çocuğun burada kalıp kalmayacağına karar verirler.”

Söylenenler yüzünden kızgınlığı sesine yansıyan bu sefer Audrey olmuştu.

“Öyleyse Nenurc’ta aslında kardeş olup bunun farkında olmayan bir sürü insan var demektir.”

“Ne yazık ki öyle.”

John bir anlık davranışıyla annesine yaptığı sert tavır yüzünden pişman olmuştu. Hafifçe gülümseyerek üzüntüsünü belli etti ve Puano’nun söylediklerine karşılık verdi.

“Bu sapkınca değil mi! Ya o kardeşler farkında olmadan evlenirlerse?”

Bunca duygu karmaşasına Mark da katılmıştı. John’un sorusuna gülmesi herkesin dikkatini çekmişti.

“Bu ihtimal binlerce yıl önce de vardı ona bakarsan. Nenurc’ta kaç tane evli insan, hatta sevişen çift gördünüz ki? Ütopya Projesi yürürlüğe girdiğinden beri insanlar gerçek hayattaki her şeyden soğudular. En uç noktalardaki bütün isteklerini yerine getirebilecek simülasyonlar varken ve insanlar o simülasyonlarda gerçek hayata göre daha cesurca davranabiliyorlarken, neden işin uzun, pis ve zor olan yolunu tercih etsinler ki? Geceleri ağlayan çocuklara bakmak veya aynı evi paylaşan insanlar olmak gibi sorumluluklar olmadığı sürece, iki kardeşin birbirini bulma olasılığı da milyarda bir olarak kalacaktır.”

“Nasıl bunları söylersin?”

“Benim yüzünü dahi görmediğim kızım tam on iki yaşına geldi. Emin ol bu olaylar en çok benim gibileri üzüyor. İki kardeşin birbirini bulma ihtimali gibi şeyler kafamıza takacağımız son olaylar anlayacağın. Buradaki insanlar çok mu seviyor sanıyorsun çocuklarının ellerinden alınmasını. İnsanlar buna mahkum, çünkü robotlar öyle istiyor. Yaşamak zorundayız bir şekilde. On yıl önce eşimi kaybettikten sonra yaşama isteğim kalmamıştı mesela. Hem kızımı göremiyordum hem de bu yabancı ortamda dillerini bile bilmediğim binlerce insanın arasında tek başıma kalmıştım. Ama daha sonra Puano ile tanışıp hayatımı onunla birleştirdim. Çünkü bir şekilde devam etmek zorundayız, anlıyor musun? Nasıl olduğunu bilmiyorum ama sana bir ayrıcalık tanımışlar. Buraya kadar gelip aileni görme fırsatı buldun. Şimdi çıkıp sadece boş laflarla sanki bir şeyleri umursuyormuş gibi davranayım deme.”

Puano, Mark’ı yatıştırmak için elini onun koluna attı.

“Sakin ol.”

O sırada arkalarındaki kalabalığın arasından yükselen kadın çığlıkları kulaklarına gelmişti. Mark’ın yüzündeki gülümsemeye rağmen kaşları ve sesindeki kızgınlık daha belirgindi.

“İşte bir doğum daha geliyor. Yüzlerce yıldır olağan bir düzen insanları artık rahatsız etmez. Bu güne kadar değişmeyen şeyler daha sonra da değişmeyecektir.”

Gürültünün geldiği yöne doğru baktıklarında, kalabalığın ortasındaki hizmet robotu dikkatlerini çekmişti. Hızla olay yerine gelen, Yardım Kutusu adı verilen, eskilerin ambulansı gibi çalışan ancak içerisinde her türlü ameliyatın yapılabildiği ve sağlık hizmetinin verilebildiği koca kutunun kapısının açmasıyla kadın ve hizmet robotu içine girmişlerdi.

Doğumu yapacak olan kadının bütün vücudunu sarmış olan dış iskelet, bebek daha üç aylıkken onunla bir bütün olmuştu. Güvenlik robotlarına çok benzeyen bu dış iskeletin amacı doğuma kadar kadının ve bebeğin güvenliğini sağlamaktı. Kazandırdığı güç ve bütün sancılı dönemlerdeki yardımları sayesinde doğumların mümkün olduğunca kolay geçmesini sağlıyorlardı. Doğum sırası geldiğinde ise bütün kontrolü artık dış iskelette olan kadın onun gittiği yere gitmek ve aldığı pozisyona uymak zorunda kalıyordu.

“Ne yapıyorlar?” diye sordu Audrey hemen yanında bittiği Puano’ya.

“Doğumu yapacaklar ve sonra bebeğin kalıp kalmayacağına karar verecekler.”

Stresli geçen koca bir saat boyunca çevredeki insanların, özellikle John’un anne ve babasının kendilerine getirdikleri ikramları mideye indirerek iyice guruldamaya başlayan karınlarını susturmuşlardı. Bebeğin gelişini merak etseler de bu süre içinde John daha çok ailesi ile ilgilenmişti. Mark’ın yardımı ile onların söylediklerini tercüme ederek konuşmuşlardı. Kendi halkı arasında daha iyi bir yere götürüldüklerine inandıkları bebeklerinin gerçekten de söylendiği gibi güzel şartlarda yaşamalarından dolayı mutluluk duyduklarını sık sık dile getirmişlerdi John’un ailesi. Ama bir o kadar da ilk çocukları olan John’u görmenin verdiği sevinç yüzlerinden okunuyordu.

Audrey, bu mutlu anlara şahit oldukça kendi ailesini de görüp görmemek konusunda kararsız kalıyordu. Bir başka kabilenin yanına gidip “işte ailen bunlar” denilmesini John kadar iyi karşılayabilip karşılayamayacağını düşünmüştü uzun süre. Fakat bunu yapacak cesareti bulamadı. Asıl korkusu ise John’un ailesinin ona da kendi ailesi diye gösterilmesiydi. Milyonda bir bile olsa bu olasılık içini ürpertiyordu.

Yer yer mutlu yer yer de hüzünlü geçen zamanın ardından Yardım Kutusu’nun kapısı açılmıştı. İçeriden ilk önce doğumu yapan kadın çıkmıştı. Dış iskelet onu zorla yürütürken bağırıyordu. Söylediklerinin tercüme edilmesine dahi gerek kalmamıştı John için. “Çocuğumu bana verin” dediğini anlamak hiç zor olmamıştı.

Kapından çıkan Hizmet Robotu, özel bir kumaşa sarılmış bebeği kadının çığlıklarına umursamadan sıkıca tutuyordu. Birkaç saniye sonra yanına inen FC’ye narince tuttuğu bebeği dikkatlice yerleştirdi. Daha sonra FC’nin arkasında yer alan büyük kutuyu kucaklayıp, gözlerinden yaşlar akıp yalvaran kadının önüne bıraktı. Ardından tekrar FC’ye binip siyah kubbesinin kapanmasıyla, kadın da bebeğini bir daha asla göremeyeceğini anlamıştı.

Bütün olanlara kayıtsız kalan insanları yarıp geçerken John, yükselen FC’yi durdurmak için yerinden sıçradı ancak yeterince hızlı olamamıştı. Aracın ardından ettiği küfürleri sadece birkaç kişi anlıyor olsa da ortamda neler olduğunu izleyen herkes John’un dilinden dökülenleri tahmin edebiliyordu.

“BU MU YANİ!” dedi John. “BİR KUTU YİYECEK Mİ BİR İNSANIN BEDELİ! LANET ROBOTLAR, HEPİNİZİ YOK EDECEĞİM!”

Yaşadığı öfke patlaması daha bitmeden koşar adımlarla Japonya’ya geldikleri FC’ye yöneldi. Audrey’i kolundan tutarak sürüklerken herkes neler olduğunu anlamaya çalışıyordu.

“Ne yapıyorsun John?” diyebildi Audrey kolundaki acıyı da sesine yansıtarak.

“Gidiyoruz buradan! O bebeği nereye götürdüklerini görmem gerekiyor. O lanet Hizmet Robotu ile son kez kozumu paylaşacağım!”

 

DEVAM EDECEK

Ütopya Projesi 6 – Hapon’a Yolculuk” için 2 Yorum Var

  1. John çok iddialı çıktı yola , son cümle eğlendirdi beni hatta 🙂
    Yalnız baba ile oğulun duygular yoluyla birbirini tanıma kavramı biraz türk filmi havasını verdi bana 🙂 Biraz daha detaycılık veya daha yaratıcı bir durum oluşturulabilirdi gibime geliyor sanki 🙂 Ama kurgu ve yaşanan olaylar yine tek nefeste tüketti beni. Finali sabırsızlıkla bekliyorum , aklımdaki soruların ne kadarı yanıtlanacak merak ediyorum.

    Elinize ,yüreğinize ve bileğinize sağlık , tekrardan harika bir sonla bitirip , diğer bölüm için ne olacak şimdi acaba diyerek bıraktınız beni 🙂

    1. Türk filmleriyle büyümüş milletin evladı olmanın etkisi sanırım o 😀 O an için öyle olması gerektiğini düşünerek yazdım. Çok fazla bu konu üzerinde düşünmemiş olmamdan kaynaklanıyor da olabilir tabi.

      Finalden sonra aklınızda takılan soruları ben de merak ediyorum 🙂 Yorumunuz için teşekkürler.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *