Öykü

Veba Sarhoşluğu

Damlaları yere düşerken çıkardığı ses hepimizi korkutuyordu. Hiçbirimiz bu damla seslerinin nereden geldiğini bilmiyorduk.  Her damla sesinde birbirimizin gözlerine bakıp; hem korkuyu görüyor hem de korkuyorduk.  İçimizden bazılarımız bu korkuyu bozmak için fısıldaşıyordu. Ama fare sesi de eklenince fısıldaşmalar sona eriyordu.  İşte o zaman havaya tamamen korku ve tedirginlik kokusu yayılıyor, hepimiz istemeyerek de olsa bu kokuyu içimize çekmek zorunda kalıyorduk. Sonra kendimizi biraz rahatlatmak için hayaller ve ümitle dolu kokuları beynimizin içinde yaratıyorduk. İçimize çektikçe soluk borularımız ve akciğerlerimizde çiçekler açıyordu. Bir anlık korku gidiyor, yerine yalancı olduğu çok belli olan ama bir o kadar gerçek olan o tebessüm beliriyordu.

Çiçeklerin ve kadınların o güzel kokuları burnumuza geliyordu. Biraz daha beyinlerimiz çiçeklerle oyalandıktan sonra nereden geldiği bilinmeyen ama duyulan ses gerçeklere sürüklüyordu bizi. Belki de bu ses bütün seslerin ve gerçeklerin karışımıydı. Belki de bizler biraz daha çiçekleri koklamak istiyorduk. Belki de bu yüzden bu ses anlamsız ve bilinmeyendi.  Aslında hepimiz sonu biliyorduk.  Ama umut ve hayaller ve onlarla karışan kokular yine de güzel geliyordu. Bu kokulardan birisi yine burnuma gelirken bir anda kapı açıldı. Hepimiz şaşırmakla saçmalamanın arasında kaldık. Çünkü ilk defa bize ekmek veriyorlardı. Daha doğrusu fırlatıyorlardı. Hayatımda çoğu kez kendimi köpek gibi hissetmişimdir. Ama bu sefer sanırım veba yüzünden içimde bir gurur oluşmuştu. O anda Ali yerinden kalktı. Benim yanıma geldi ve oturdu. İkimiz de ekmekleri umursamıyorduk.  Zaten gelmesiyle bitmesi bir oldu. Ama ne yapalım, gurur açlıktan önce gelir. Aslında ekmekler hemen bitmeseydi belki de biz de o köpeklerden biri olabilirdik. İçimdeki gurur değil üşengeçlikti belki de. Kafamı soluma çevirdim… Ali’nin elinden hiç eksilmeyen o meşhur kitabını gördüm. Buraya geldiğimizde beri o kitabı belki on defa okumuştu. Sanırım vebanın sarhoşluğu ona bu kitabı tekrar okutmaya başlamıştı.  Kitapta tıpkı bizim gibi kötü kokuyordu.   Belki de  bu koku ümidimiz her şeyde (en azında etrafımızdaki her şeyde) o iğrenç kokunun olmasından kaynaklıydı.

Ali kitabı açtı. İlk sayfasını okumaya başladı. Etrafıma baktım, ben dışında dinleyen kimse yoktu. Zaten neredeyse hepimiz her cümlesini biliyorduk. Herkes uykulu ya da uyanık tavana, duvarlara yada kapıya bakıyordu.  Ali kitabın ikinci sayfasına geldiği sırada kapı tekrar açıldı. Bu sefer garip maskeli adamlar geldiler ve teker teker hepimizin üstünü değiştirdiler. Yaklaşık (eğer abartmıyorsam) beş saat sonra geri gittiler. Çünkü hiçbirimiz ayakta durmak şöyle dursun birbirimize bakmaya bile üşeniyorduk. Bu adamlar da bir garipti.  Aylardır sırf vebayı taşıyoruz diye bizi bu hapishaneye kapatıp; ölüme terk etmişlerdi. Bize sudan başka hiçbir şey vermemişlerdi. Verdikleri su da en az bizim kadar kirliydi. Şimdi ise ekmek ve kıyafet vermişlerdi. Hepimiz yine saçmalamakla şaşırmanın arasında kaldık. Aslında bu hapishaneyi kuran bizdik.  Ama biz burayı hapishane olarak değil toplama merkezi olarak açmıştık.  Hastalık yayılmasın diye hastaları buraya koyardık. Ama biz onların üzerinde araştırma yapıyorduk. Doğrusunu söylemek gerekirse başlarda öyleydi. Ama sonra ipin ucunu bırakıp, kendi zevk ve isteklerimize doğru koştuk. Devlet oy kazanmak için bize bol keseden bol para veriyordu. Hepimiz doktor olduğumuz için çevremiz fazlaydı. Her gün bu hapishaneye gelip kendi odalarımıza çekilip o güzel kadınların o enfes ve ender tatlarını tadıyorduk. Eskiden hastanede çalışıyorduk. Her gün hastaları muayene ediyorduk. Yine bir gün belediye başkanı ziyarete geldiği sırada bir veba hastasıyla çarpıştı. Sonra benim yanıma gelip:

“Bunlara bir çözüm bulmak lazım.” dedi.

Ben:

“Evet, haklısınız. Ama hastalığın tedavisi daha bulunmadı. Aslında bu hastaların hepsini toplatıp bir yere kapatabiliriz. Böylece hastalık daha az yayılır. Belki o zamana kadar tedavi de bulunur.” dedim.

Başkan:

“Bence sen tam bu işe göresin. Hem onların üzerinde de çalışıp tedaviyi bulursun.” dedi.

Ben biraz şaşırdım. Hatta ağzım açık kaldı. Bir an sinek kaçtı diye düşünüp kapattım.  Çünkü başkan sırf pahalı diye kaldırım bile yaptırmamıştı.  Zaten hastaneyi bile zorla yaptırmıştı. Şimdi o önemsemediği insanları düşünüyordu ve tabi ki niyeti belliydi. Gözlerine biraz “hayırdır” diye bakınca;

“Bu günlerde çok oy kaybettim. Zaten bütün insanlar sizi tanıyor. Çevreniz fazla. Biraz el uzatsanız yeter,” dedi. Cebinden de biraz para ucunu gösterdi. Ben de, malum fakirlik, kabul ettim.

İlk başlarda ben ve birkaç arkadaşım vardık. Hastaları elimizden geldiği kadar rahat ettirir; üzerlerinde saatlerinde çalışırdık. Sonra diğerleri geldi. Hep beraber çabaladık. Ama hastalık bitmiyor; tam tersine çoğalıyordu. Biz de başkanın karşısına çıkıp:

“Bu iş böyle olmuyor. Tedavi bulamıyoruz. Hastalığın bize bulaşacağından korkuyoruz,” dedik

Bu sözümüzden sonra o enfes çiçekler geldi. Tabi biz arılar hastaları unutup çiçeklerden bal yapmaya koştuk. Böylece tam iki yılımızı doldurduk. Sonra nereden geldiği bilinmez bir isyan oldu. Halk başkanın yaptığı ve bizim içinde olduğumuz bütün olayları öğrenmişti. Böylece hastalar çıktı ve onların yerine biz girdik. Hastalık da onlardan bize geçti. Bunları düşünürken uykuya dalmak üzere olduğumu fark ettim. Ali de hala yanımda oturuyordu ve elinde yine o kitap vardı. Ona bakarken aniden kapı açıldı. Adamlar teker teker ve güzel güzel içeri girip bizi yerimizden kaldırdılar. Hepimizi yürütüp; bir odaya koydular.

Oda da bir yatak vardı ve yatağın üzerinde üç tane ölü fare vardı. O farelerin yatağın üzerinde yatışını hiç unutmadım. Aslında en az on defa fare görmüşümdür. Ama o fareler çok farklıydı. Olması gerektiğinden fazlasıyla kirli ve kokuluydular.  Dişleri köpek dişleri kadar sivriydi. Uzaktan kuduz köpek yavruları gibi duruyorlardı. Hiçbirimiz yatağa oturmadık.   Yatağın hemen karşısında masa vardı. Masanın üzerinde kirden zor fark edilen birkaç kitap ve bir çerçeve vardı. Biraz daha yakından ve dikkatli bakınca masanın üzerinde bir stetoskop olduğunu fark ettik.   Masanın solunda bir dolap vardı. Farelerden sonra hiçbirimiz dolabı açmaya cesaret edemedik. Bu oda bu kadar kirli olmasına rağmen yine de bana yakın ve samimi geliyordu ya da tanıdık. Bir anlık beynimin içinde bir tuhaflık yaşadım ve bu tuhaflığın tıpkı veba gibi bulaşıcı olduğunu düşündüm. Çünkü Ali ve diğerlerinin gözlerinde beyinlerinin kontrol ettiği o olamayacak derecedeki tuhaflık bakışını gördüm. Bunları hissederken ya da görürken Ali’nin yanımda olduğunu hissettim. O bakışlar çerçeveye doğru bakıyordu. Sonra çerçeveyi eline aldı ve çürümüş parmaklarıyla çerçevenin üzerindeki kiri sildi. İşte her şey o zaman yerine oturdu. Çerçevede ben ve Ali vardık. Çünkü bu oda benim odamdı. Buradaki herkes bu odayı tanımıştı. Bu yüzden beyinlerimiz hemen o tuhaflık dalgasını yarattı. Ali çerçeveyi gözlerine doğru yaklaştırdı. Yanaklarını zorlayarak güldü. Biz farelerden korkuyorduk. Oysaki Ali’nin dişlerinin de farelerden bir farkı yoktu. Ama nedense ondan korkmadım. Belki de benim de ondan bir farkım olduğunu düşünmediğimden. Sonra Ali çerçeveyi bıraktı. Diğerlerinin yanında boş bir yer buldu ve oturdu. Yaklaşık iki saat böyle bekledik. İki saat sonra odanın kapısı açıldı. Gelen yine o garip maskelilerden biriydi. Gözleri o kadar büyüktü ki o iğrenç maskeden bile belli oluyordu. Sanki o maske için fazla büyük ve güzellerdi. Yavaş yavaş adımlarını atmaya başladı. Ayak sesleri sanki ritimliydi. Sanki maskeli bize ayaklarından müzik çalıyordu. Yürürken hepimizin suratına bir bakış atıyor sonra konuşmak istiyor ama cesaret edemiyordu. Odanın etrafında bir tür attıktan sonra beni fark etti. Aslında beni fark etmesi normaldi. Çünkü gözlerini açan ve dikkatlice onu süzen sadece bendim. Diğerleri yine veba içkisinin tesiri altındaydı ve sanırım benim bakışlarım ona biraz cesaret verdi. Konuşmaya başladı:

“Sizlerle önemli bir mesele konuşmak için buraya geldim. Hepimizin bildiği gibi çok önemli bir sorunumuz var. Buraya bunu çözmeye geldim. Sizden vebayla ilgili bildiğiniz bilgileri benimle paylaşmanızı istiyorum.” dedi.

Sesi bir kadın sesiydi. Uzun zaman sonra ilk defa bir kadın sesi duymuştum. Sadece ben değil diğerleri de. Onlarda kadın konuşmaya başladıktan sonra kadını pür dikkat dinlemeye başlamışlardı. İçimizden birisi cevap verdi:

“Bir şeyler bilseydik sizce bu halde olur muyduk?” diye sordu.

Kadın:

“Siz kendinizi bu hale getirdiniz. Hem ben buraya tartışmaya gelmedim.” dedi

Yine aynı kişi:

“Bildiklerimizi söylersek biz ne kazanacağız peki” dedi.

Kadın:

“Bunu söyleyeceğimiz tahmin etmiştim. Merak etmeyin sizi buradan çıkartacağız.” dedi.

Sonra hepimizin suratına teker teker baktı ve gitti. Kadının gitmesiyle içimde yaşadığıma dair bir duygu hissettim. Garip bir duyguydu. Sonra içim bu duyguyu kalbime ve beynime paylaştırdı. Ama kalbim daha fazla aldı. Bu paylaşmadan sonra o kadını tekrar görmek istedim. Onu o maskeden kurtarmak ve o güzel olarak düşündüğüm daha doğrusu hayal ettiğim suratını buselerle doldurmak istedim. Herkes Ali de dahil veba hakkında bütün bildiklerini bir kağıda döküyordu.  Bu kağıtların nereden geldiğini anlamadım. Bir an benim önüme de bir kağıt geldi. Ben de kağıdı aldım. Bir tane gemi yaptım. Sonra açtım gül yaptım.  Sonra maskeli kadının suratını hayal ettim. Bir hafta böyle geçti. Sonra yine kapı açıldı. Bir maskeli geldi ve tüm kağıtları topladı ve gitti. Benim gülümü de aldı. Aradan bir saat geçti. Kapı tekrardan açıldı.  Benim maskeli kadınım geldi. Onun olduğunu gözlerinden anladım. Ama gözleri sinirliydi. Daha önceden olduğu gibi bir tur attı. Sonra benim o aşık bakışlarımı fark etti. Önüme geldi ve o özgür, sinirli ve kelebek gibi ses tonuyla konuşmaya başladı:

“Bu güllü kağıdı sen mi yaptın?”

Ben de evet anlamın da başımı salladım. Sonra bana:

“Ben sana bu kağıdı veba hakkında bildiklerini yaz diye verdim. Gül yap diye değil. Zaten suç bende yıllardır burada neler yaptığınızı bile bile salak gibi gelmiş size soru soruyorum. Bir de size kağıt verdim. Sizin gibiler ne anlar insanlıktan!” dedi.

Haklıydı, ölmek üzereydim. Ama yine de onun yüzünü kafamda canlandırıyordum. Zaten suratındaki maskeyle söyledikleri arasında dağlar kadar fark vardı. O an onun ses tonu içimde bir kuş yarattı ve ağzım beynimin kontrolünde olmadan o kuşu çıkardı:

“Ben de bir insanım ve siz ne kadar inanamasanız da ben de insanlıktan anlarım. En azından benim gibi olanları. İnsanların kurtulmasını istiyorsunuz. Haklısınız, görünüşte bunu herkes ister. Peki ya sonra? Diyelim ilacı buldunuz; insanları kurtardınız. Peki ya diğer insanlar? Bu ilacı sırf daha fazla kazanmak için daha fazla parayla satacaksınız. Belki ünlü olacaksınız ya da kahraman. Sizi sevenler ya da destekleyenler olacak ama hepsi zengin olacak. Fakirler ise her can kaybında size beddua edecekler. İşte bu da sizin insanlık anlayışınız.” dedim.

Bu sözleri söyledikten sonra gözlerimin dolduğunu fark ettim.  Kendine inanamadım. Daha az önce bu kadına aşıktım. Ama şimdi kadına öyle bir kusmuştum ki adeta içimdeki bütün pislikler ona bulaşmış gibi hissettim. Ama yine de onun suratını görmek istiyordum. Sözlerine devam ettim:

“Ben bu hastalığın tedavisini biliyorum ama tek bir şartla size söylerim. Yüzünüzdeki maskeyi çıkarırsanız” dedim.

Kadın biraz suratıma baktı. Sonra maskesini çıkardı ve işte ben o an uyandım. Sanırım hayatında gördüğüm en uzun rüyaydı. Keşke kadının suratını da görebilseydim. Etrafıma baktım. Yine o hapishanedeydim ve yanımda yine Ali vardı. Rüyam gerçek gibiydi. Sanırım veba sarhoşluğu yüzünden.

SON

Veba Sarhoşluğu” için 1 Yorum Var

  1. Merhaba, öncelikle seçkiye hoş geldiniz.
    Öykünüz kapatılmış hastaların (eski doktorların) ağzından yazılması yönünde farklılık oluşturmuş, bu güzel ama anlatım ve diyalog yazımı konusunda biraz eksiklik var gibi. Üzerinde biraz daha çalışılırsa daha da güzelleşebilir öykünüz.
    “Hepimiz şaşırmakla saçmalamanın arasında kaldık.” / “saçmalama” olmasa daha iyi olurdu sanki.
    “Ben:
    “Evet, haklısınız. Ama hastalığın tedavisi daha bulunmadı. Aslında bu hastaların hepsini toplatıp bir yere kapatabiliriz. Böylece hastalık daha az yayılır. Belki o zamana kadar tedavi de bulunur.” dedim.” / yerine
    “Evet, haklısınız. Ama hastalığın tedavisi daha bulunmadı. Aslında bu hastaların hepsini toplatıp bir yere kapatabiliriz. Böylece hastalık daha az yayılır. Belki o zamana kadar tedavi de bulunur.” dedim. / daha doğru ve daha estetik bir kullanım şekli.

    Kaleminize sağlık.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *