Öykü

15

Gösteri toplumunda kurtuluş vaatleri de gösterinin bir parçasına dönüşür, sahteleşir. – GuyDebord

Herkes günün birinde on beş dakikalığına meşhur olacak. – Andy Warhol

Sıcaktı Eylül’ün ilk haftası İstanbul, çok sıcak.

Ahşap bankın sırtına Üsküdar Belediyesi’nin harfleri kazınmış, hafif yaz mel1teminde sallanan zincirler gümüş rengi kukalara bağlanmış; sular beton dalgakırana çarpıp hışırdıyor, bir sigara yakmış Hakan, onu tüttürüyor.

*Kaydet*

“Sosyete… Kendi içine doğru çöküyor. Kartlardan yapılan bir kule gibi…”

İleride, feribot iskelesinin yanında Haydarpaşa Limanı görünüyordu. Ayaklarını betona gömmüş devler kovalıyor birbirini; tonlarca kilo endüstriyel çelik, örgü kablo ve yağlı boyadan yapılma heykeller; liman vinçleri.

“İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki nüfus artışını gözlemleyen bir bilim adamı; John B. Calhoun, ‘50’lerde bir deneye başlıyor. Deneyin ilk aşamasında; Norveç sıçanları için en uygun yaşam şartlarının sağlandığı, yiyecek ve suyun sonunun olmadığı izole bir ortam tasarlıyor. Çeyrek dönümlük araziye beş hamile sıçan salıyor. Sıçanların önünde hiçbir engel yokken popülasyonun hızla artıp beş bin olması gerekirken nüfus iki yüzde tıkanıyor. Koloni içindeki sıçanlar on iki fareyi geçmeyecek gruplar halinde birbirinden ayrışıyor.”

Boğaziçi Köprüsü’nün aşağı yukarı seyahat eden ışıkları günbatımını karşılıyordu.

“Ölçüyü büyütmek isteyen Calhoun beş yıl sonra bir ahırın ikinci katında kendine bir laboratuvar kuruyor ve tekrar başlıyor. Deneyin adı; Evrenler.”

Çocukların sesine, arkasına döndü Hakan.

“Fareler için herhangi bir tehlike taşımayan bu izole evrenlerde su ve yiyeceğin sınırı yok, hastalıklar derhal iyileştiriliyor. Tek sorun, kısıtlı yaşam alanı. Her evrende birey sayısı bir üst sınıra ulaşıyor ve bu sınıra ulaşıldığında farelerin davranışlarında anomaliler görünmeye başlıyor.”

İki çocuk salıncakta sallanıyor, onları izleyen iki kadın az ilerdeki bankta oturuyordu.

“Hep aynı sorunlar baş gösteriyor. Nüfus arttıkça davranışsal problemler artıyor, anneler çocuklarını önemsemiyor. Alfa erkekler evreni domine edip beta erkekleri ya haremlerine alıyor ya öldürüyor; yemeğin çoğuna el koyuyor.”

Çocukların biri kalkıp batan güneşi kesen bir ağacın gölgesine uzanmış bir kediyi sevmeye başladı.

“Calhoun sonunda mükemmel evren olacağını düşündüğü Evren 25’i tasarlıyor. Dört bin fare kapasitesi olan evrende her şey mükemmel çalışıyor. Popülasyonun patladığı evreden sonra durgunluk evresi geliyor, farelerin kafa yine gidiyor, yeterince yemek olmasına rağmen birbirlerini yiyorlar. Savaşıyorlar. Farklı yaşam alanlarını işgal ediyorlar. Bazıları her şeyden kaçıp arazinin ücra köşelerinde yaşıyor. Sadece yemek yiyip uyuyorlar. Bu yüzden çok güzel görünüyorlar. Calhoun onlara Güzel Olanlar ismini veriyor.”

Öbür çocuk gelip kediye tekme attı.

“Son fare dokuz yüz yirminci günde doğuyor. Dört bin kapasitelik alanda ancak iki bin iki yüz fare yetişebiliyor. Birçoğu yalnızca yemek yiyip uyuyor. Geri kalanı ise doğalarında olan şeyi yaşıyorlar.”

Hakan’ın eli beline gitti. Naylon ceketin üstünden polimer kabzayı hissetti.

“Vahşet.”

Bankta oturan kadınlardan biri hızlı adımlarla geldi. Kediyi tekmeleyen çocuğu tokatladı. Elinden çekiştirerek yola götürdü.

“Birbirlerini yiyorlar, nedensiz yere savaşıyorlar, ölü fareler her yanı kaplıyor. Koşullarda ise hiçbir değişiklik yok.”

Diğer çocuk izliyordu.

“Nüfus dip yapıyor. Farelerin neredeyse hepsi ölüyor. Calhoun Güzel Olanlar’ın birkaçını ayırıp başka bir habitata koyuyor. Farelerin yeni ortama uyum sağlayıp yaşamak için tekrar bir neden bulacaklarını düşünüyor.”

Hakan önüne döndü.

“Güzel Olanlar sadece ölüyor. Doğurmuyorlar, savaşmıyorlar, yaşlılıktan ölüyorlar. Calhoun buna Davranışsal Çöküş adını veriyor.” Cinsiyet karmaşası, ailenin yıkılışı, kitlesel göç ve sonunda nihilizm… Sosyetenin çöküşünü bu dört unsur tetikliyor. Bütün hayvanların içinde olan şey ise baki; vahşet… Sadece boşalan yeri dolduruyor.”

Elini cebine attı.

“Mükemmelleşen sosyete böylece çökmeye başlıyor.”

Çıkardığı Clozaril folyosunun içindeki son hapı çiğneyerek yuttu.

“Bizimkisi kozmik ölçüde bir Calhoun deneyi… Evren 25… Nietzsche’nin söylediğinin aksine Tanrı ölmedi. Yani öldüyse de ölmediyse de çöküyor sosyete ama bu sirkin eli kırbaçlı bir terbiyeciye ihtiyacı var. Bu farelerin bir Calhoun’a ihtiyacı var. Sosyeteninse Güzel Olanlar’a ihtiyacı var. Deneyin ana fikrini özetleyecek bir örnek olmaları için… Sonunda ölmeleri için…”

Kasetçaların düğmesine bastı.

*Durdur*

Kulaklığını çıkardı. Seko gelene kadar Kız Kulesi’ni seyretti.

 

İstanbul’a hoş geldin abi,” dedi Seko. Suya tükürdü. “Sen mi büyüksün ben mi amına koyim…”

“Klozapin bulabilir misin bana?” dedi Hakan. Hava kararmıştı.

Seko yüzünü gömdüğü kâğıt kalemden çıkardı. “Klozapini ne yapıcan?” Üstünde Kızılkara yazan bir kapüşonlu, altında triptik beyaz çizgileriyle Adidas marka bir eşofman vardı. Saçları bir sırtlan gibi ensesine doğru uzayan mohikan modeliydi. Kirli sarışındı.

“Bulabilir misin?” diye tekrarladı Hakan.

“Şeker var. Eks vereyim. MDMA…”

“Bulabilir misin, bulamaz mısın?”

“Buluruz da abi… Klozapini ne yapıcan?”

“Clozaril kullanıyorum.”

“Ne zamandır?”

“Birkaç aydır.”

“Niye ki?”

“Ne zaman bulursun?”

“Bilmiyorum,” dedi Seko. “Bakarız… Yarın… Belki…” Önündeki not defterine geri döndü.

“N’apıyorsun?”

“Söz yazıyorum.”

“Ne sözü?”

“Şarkı sözü. Şimdi diyorum mesela bir klip yaptığımızı düşün. Arabalar var, ortada ben varım. Yer görünmüyor. Ful kadın.”

Hakan sessiz kaldı.

“Kadınlar çıplak. Denizin dalgaları gibi…” Ellerini sallayarak şarkının sözlerini mırıldandı. “Yağmur yağıyor. Damlalar yüzlük dolar. Kirli işlerin uluslararası para birimi…” Başını salladı.

“Bilader… Biladerim…”

Bir şeyler karaladı.

Hakan kotunun beline sıkıştırdığı Glock’u çıkarıp namluyu Seko’nun ensesine doğrulttu.

Seko köprüyü işaret etti.

“Köprü var…” Ellerini iki yana uzattı. “Araba iki tane…” Ellerini ortada buluşturdu. “Çarpışıyorlar… Köprüden atlıyorum…”

* * *

 

Sekreterimi sikiyorum,” dedi parlak takımın ceketini çıkaran adam ertesi gün bir Starbucks tuvaletinde.

Seko kül rengi lavabonun köşesinde plastik bir torbadan döktüğü beyaza şekil veriyordu. Altına bir kâğıt koymuştu. Starbucks tuvaleti dezenfektan ve şekerli parfüm kokuyordu.

Adam, iPhone’un büyük ekranındaki sarışın kadını Seko’ya gösterdi.

“Eh,” dedi Seko. “Anlaşılıyor abi nedeni.”

“Karım bu.”

Seko rengi solmuş kredi kartıyla tozu dağıttı.

“Aşırı güzel,” diye devam etti adam. “Beni deli ediyor. Bi’ dakka rahat vermiyor. Orospu… Orospu…” Ceketini çok özenli katladı, lavabo mermerinin ucundaki bond çantasının üstüne koydu. Beyaz gömleğinin gümüş kol düğmelerini çıkardı.

“İki kez boşanmadan iş adamı olunmaz zaten abi…”

“Gideceğim buradan… Sikerim lan… Gideceğim buradan…” Cebinden çıkardığı yüz doları yuvarlamaya başladı. “Avrupa diyorum. İş hazır. En tepeden başlarım. Benden iyisini mi bulacaklar lan? Burada her şey boka sardı. Koduğumun Ortadoğu ayıları…”

Yerinde duramıyordu.

Pazularını kasıp aynaya döndü. Kaslarını kabarttı. Burnundan soluklandı.

Seko beyazı takdim etti. Adam yüz dolarla hızlıca burnunu çekti. Yumruklarını mermere dayayıp aynada kendisine baktı.

“Verelim gitsin oraları amına koyim… Tamam mı? Verelim diyorum. Bizim vergilerimizle yaşıyorlar. Ne bok yiyorlarsa yesinler…”

“Haklısın abi.”

“Ne iş yapıyorsun sen?”

“Müzik abi.”

“Ne gibi?”

“Rap müzik. Youtube’da.”

“Müzik dinlemiyorum.”

Adam çok beklemeden ikinci çizgiyi genzine çekti. Yumruklarını sıktı. Birkaç kez hızlıca burnunu çekti. Başını salladı. Aynada kaslarına baktı. “Bençte yüz elli basıyorum,” dedi. “Kolay mı oluyor lan bunlar?” Seko’yu işaret edip gözlerini açtı. “Bunun içine protein tozu kattığımızı düşün…”

Seko şaşırır gibi başıyla onayladı.

“Zararı olur mu?”

“Fazlası nazal dokulara zarar veriyor.”

“Ne gibi?”

“Sana bir şey olmaz abi.”

“Tabi olmaz lan piç! Diyetteyim. Günlük üç bin beş yüz kalori almam lazım.” Tekrar aynaya döndü. “Bu,” dedi. “Bu… Bu lan…”

Seko parmağını yaladı, kalan toza banıp diş etlerine sürdü. Kâğıdı katlayıp cebine koydu.

Adam aynaya doğru kaslarını kabarttı. Her yanını kastı. Homurdandı. Lavabo mermerini tokatladı. “Sekreterim ağzına alıyor lan!” diye bağırdı. Sonra ceketini giyip kapıya yürüdü.

Seko kıkırdıyordu.

En son adam döndü. Lavabonun üstüne yeşil banknotu vurdu. Köşede duran Hakan’ı işaret etti. Dizlerini kırıp ellerini Starbucks tuvaletinin titrek floresanlı tavanına kaldırdı. İki elinin parmakları da üçü işaret ediyordu.

“En az üç çocuk…”

 

Starbucks’ın bulunduğu sokak dardı, İstanbul’un çoğu sokağı gibi. Güneş yakıyor, nem bastırıyor; bunalıyordu bu şehirde Hakan; kalabalıktan, sahtelikten, yalanlardan…

Sigarasından bir soluk aldı. Seko sokağın karşısına geçerken önünden siyah bir Mercedes Vito geçti. Starbucks’ın hafifçe gülümseyen sireninin yansıması, üç numara filmli polarize camların üstünden kayıp gitti. Araç köşe başında durdu. Yan kapısı açıldı. Karşıya geçen Seko araca bindi.

Hakan’ın tam karşısında bir poster duruyordu. Öte berisi yırtılmış, köşesinden sökülmüş kuşe kâğıdın üstünde biri birine teşekkür ediyordu. Hemen yanında birinin yakında konser vereceği yazıyordu. İleride birileri bağırarak bir şeyler satıyordu. Bu sıcakta midye ve kestane yiyorlar, lokum satıyorlar, lokma döküyorlar; her köşe başında, her giriş katta bir dönerci, tantunici, kokoreççi, kavurmacı… Hepsi bir şova dönüştürüyor işini. Hepsinin önünde akıllı telefonların flaşları patlıyor. Hiç kimse normal bir yiyecek satmıyor sanki burada.

Hakan gökyüzüne baktı. Bulut yoktu. Güneşin dalga dalga asfalta vuran ışığını leş kargaları gibi dönüp duran martılar kesiyordu. Burnuna tuz kokusu geliyordu; lağım, et döner, balık ve egzozun yanında.

Az sonra sokağın kesişiminde, martı çığlıklarına insan çığlıkları karıştı. Biri birinin anasına küfretti. Yumruklar çıplak ete vurdu, Hakan insanların akıllı telefonlarını ellerine aldıklarında tedirgin oldu. Dönüp Vito’ya baktı. Sonra gülüşmeleri duydu.

Seko köşe başındaki siyah Vito’dan inip sokağı geçti. Kapüşonlusunun cebinden çıkardığı ilaç paketini Hakan’a verdi.

Kavga edenlerin etrafını sarmış kalabalık olayı kaydediyordu.

Hakan kaygan plastiğin üstünden ufak, sarımtırak hapları okşadı.

Starbucks’a döndüler.

 

Yarım saat sonra geldi Lati, Nünü ve Mia. Nünü vanilyalı skim latte söyledi. MiaPumpkinSpicelatte söyledi. Lati büyük Americano söyledi. Üçü de güneş gözlüklerini çıkarmadı. Üçü de Hakan’ın yüzüne bakmadı.

“N’aber aşkım Seko?” dedi Nünü, bir süre sonra.

“İyiiiii,” dedi Seko. “Seninki nerde?”

“Aman üf…” Nünü Fransız manikürü yaptırdığı tırnaklarını inceledi.

“Seninki kimdi?” dedi Mia. Garip bir ses tonu vardı. Boynundaki krom haçla oynuyordu.

“Dövmeci,” dedi Seko.

“Onun aurası benimkiyle uyuşmuyor,” dedi Nünü.

“Nası?”

“Başak çünkü. Ben balığım.”

“Seko,” dedi Lati. Hakan o zaman Lati’nin gözlerini gördü karanlık gölgeliklerin kenarlarından. İnce bileklerindeki çaprazlama yara izlerini gördü.

“Bana bir sürprizin var mı?”

Seko güldü.

“Onun tozu özel,” dedi Nünü Hakan’a yaklaşıp. “Peri tozu…”

 

Bu brownieler falan hep burada duruyor ama kimse almıyor mesela. Ama niye duruyor?” Nünü sordu.

“Gelirinin yüzde yirmi beşini kahve dışında sattığı ürünlerden karşılıyormuş,” dedi Hakan.

Herkes ona döndü. Lati hâlâ telefona bakıyordu.

“Kim?” dedi Nünü.

“Starbucks,” dedi Hakan.

“Yüzde yirmi beş mi?” dedi Mia.

Hakan başıyla onayladı. “Yani dört müşteriden biri kahve dışında bir şey alıyor.”

“Sen kimsin ya?” dedi Lati. Koyu makyajının altında yüzü bembeyazdı. Sağ baldırından kalçalarına doğru uzanan siyah güllerden oluşan bir dövmesi vardı. Kot şortun üstüne bol bir kapüşonlu giymişti.

“Hako,” dedi Seko.

Hakan sessiz kaldı.

“Benim bilader. Ankara’dan.”

“Ankara mı? İyyy…” Mia kalkıp tuvalete yürüdü.

“Mesela termos da alıyorlardır,” dedi Nünü. “Yüzde yirmi beşin içinde.”

 

Instagram’da adın ne?” dedi Nünü. “Ankaralı… Instagram’da adın ne?” Sarışındı, bu sıcakta kürklü bir ceket giyiyordu. Altında tütüye benzer bir mini etek vardı.

Hakan sessiz kaldı.

“Instagram’ı yok,” dedi Seko. “İnternette yok o… Çok gizemli dimi Nünü?”

“Götümü ye Seko.”

Seko kıkırdadı. “Keşke…”

“Niye kullanmıyorsun?” dedi Lati. “Yalnız hissetmiyor musun?”

“Yok,” dedi Hakan. “Hissetmiyorum.”

“İnsanlarla nasıl iletişime geçiyorsun?”

“Konuşuyorum.”

Lati omuz silkip önündeki parlak ekrana döndü.

“Ne iş yapıyorsun Lati?” dedi Hakan.

Lati cevap vermedi. Nünü “Model,” dedi.

“Instagram modeli,” dedi Seko. “İnternet ünlüsü yani…”

“Artık olay içerik üretmek,” dedi Lati. “Bir sürü abaza bana para veriyor.”

“Sadece beş saniyelik videolar atıyor,” dedi Nünü. “Youtube sayfası da var. Twitter fenomeni…” Telefon ekranını Hakan’ın yüzüne uzattı. Lati’nin yarı çıplak bir fotoğrafının altında yazılar yazıyordu.

güclükadinlaroylecedogmazyasaminzorluklarindayogrulurlar her zorlukta mental ve duygusal olarak buyuyoruz basimiz dik, inkâr edilemeyecek bir gucleyuruyoruz biz kadinlarfirtinadangecip hayatta kaliyoruz, bizler savasciyiz

“Aynı zamanda feminist,” dedi Nünü.

Daha sonra Hakan, Lati’nin gerçek adının Latife, Nünü’nün Nükhet, Mia’nin Malik olduğunu öğrendi.

Malik Suriye’den göçmüş. Transmış. Pornocuymuş. Boynundaki haç memleketten getirdiği üç eşyadan birisiymiş.

 

Nünü ellerini Hakan’ın yüzünün önünde dolaştırıyordu.

“N’apıyorsun?” dedi Hakan.

“Kadere inanır mısın?” dedi Nünü. Lati, Seko’yla birlikte tuvalete gitmişti. Mia kasada duran kaslı baristaylaflörtleşiyordu.

“Sende fena bi’ aura var yalnız. Herkesin bir aurası var yani… Hepsinin rengi var. Ben menekşeyim.”

“Lati ne renk?” dedi Hakan.

“Hmmm…” Nünü gözlerini kapattı. “Gri… Sana yakın…”

“Siyah mıyım ben?” diye sordu Hakan.

Nünü omuz silkip güldü. “Beyazsın.”

“Ne anlama geliyor?”

“Beyaz arınmayı temsil eder. Gri, zihindeki kargaşayı ve aşırı derecede karamsarlığı işaret eder. Ne kadar koyuysa…”

“Lati ne kadar koyu?”

Nünü tek elini Hakan’ın alnına koydu.

“Kurşun.”

“Çok mu seviyorsun Lati’yi?”

“Çok.”

“Onun için her şeyi yapar mısın?”

Nünü başıyla onayladı. Diğer elini Hakan’ın göğsüne koydu. Sonra kaşlarını çattı. Mırıldandı.

“Baya düşük,” dedi.

“Ne?”

“Kadere inanır mısın?”

Hakan başını iki yana salladı.

“İstersen sana kaderin hakkında bir şeyler söylerim.”

“Nasıl olacak o?”

Nünü dönüp çantasından ahşap bir kutu çıkardı. Ahşap kutunun içinde bir sürü kart vardı.

“Tarot.”

Hakan masanın üstünde duran telefonu gördü. Dönüp tuvaletin abanoz kapısına baktı. “Kartlara bakıp kaderimi mi söyleyeceksin?”

Nünü güldü, beyaz ufak dişleri ağzının içinde büyüdü.“Evet,” dedi.

Hakan uzanırken Lati’nin telefonunu dirseğiyle itip koltuğa düşürdü, ahşap kutunun içindeki kartları aldı.

“Seç,” dedi Nünü. “Yedi tane.”

 

İlk kartta cübbeli, yaşlı bir adam vardı. Bir elinde lamba, öteki elinde asa tutuyordu.

“Münzevi,” dedi Nünü. “Manevi bir arayış içindesin. Kendi içine dönmüşsün. Bilgeliği arıyorsun. Başkalarına yardım etmek için…”

Hakan dinliyormuş gibi yapıyordu.

Nünü ikinci kartı gösterdi.

“Asılmış adam. Bekliyorsun. Kendini askıya almışsın. Eski alışkanlıklarına dönmek istiyorsun. Ama dinlenmen gerek.”

Hakan dönüp tuvalete baktı. Tekrar önüne döndü. Üçüncü kartta bir kule vardı. Yanıyordu. Ters duruyordu.

“Yıkılan Kule. Aklında bir düşünce var. Ama bu yıkılacak. Arayışın seni derin bir arınmaya götürecek. Aklındaki fikir de bu kule gibi çökecek. Ama sonrasında yeni bir fikir doğacak. Eskisinden çok daha iyisi…”

Dördüncü kartı açtı.

“Kader Çarkı,” dedi. “Ektiğin tohumlar fide veriyor. Daha önce verdiğin emekler kendini gösteriyor.”

Hakan koltukta yatan iPhone’a bakıyordu.

Beşinci kartta bir yanına çıplak bir erkek, öbür yanına çıplak bir kadın resmedilmiş şeytan duruyordu.

“Şeytan,” dedi Nünü. Hakan Nünü’ye döndü. Karta baktı.

“Birileri ya da bir şeyler seni engelliyor ama. Geride tutuyor. Önüne zorluklar çıkarıyor.”

Nünü altıncı kartı açtı. Katran rengi zırhı içinde bir iskelet, beyaz bir at, siyah flamasının üstünde beş yapraklı beyaz bir gül taşıyor. Atının ayakları ölü bir kralı eziyor.

“Ölüm,” dedi Nünü. “Korkma. Korkulacak bir şey değil. Çünkü eski düzenin yıkılıp yerine yenisinin geleceğini anlatıyor. Yıkılan Kule de bunu destekliyor. Yani aklındaki fikir çöküp başkalaşacak. Sen sadece bunun yolunu arıyorsun. Önünde engeller var ama onları aşıyorsun. Çünkü sonunda başarıya ulaşıyorsun.”

Yedinci kartı işaret etti. Dans eden bir kadın vardı.

“Dünya,” dedi Nünü. “Sınırlardan kurtularak yeni bir düzen kuruyorsun. Yaraların iyileşiyor. Sonunda başarıya ulaşıyorsun. Kozmik birleşmeyi yaşıyorsun.”

Hakan’ın ellerini tutup gözlerini kapattı. Birkaç saniye dua eder gibi mırıldandı. Sonra kartları toplamaya başladı. Hakan Şeytan kartını eline aldı. Bilerek yere düşürdü. Nünü eğildi.

Tam o sıraya denk geldi, Hakan’ın iç cebinden çıkardığı kabloyu Lati’nin ekranı kırık iPhone’una takışı.

Uzatma kablosunun takılı olduğu bellek yalnızca üç saniye bağlı kaldı.

Yerdeki şeytanın koç gözleri Hakan’a bakıyordu. Clozaril folyosu çıtırdadı, Hakan bir hap daha çiğnedi.

* * *

 

Telefonuna bağlı plastik kartı Lati’nin evinin kapısındaki manyetiğe okuttu.

İçeri girdiğinde ilk gözüne çarpan şey salonun ortasında duran direk oldu. Parfüm kokuyordu. Duvarların bir kısmı boydan boya aynayla kaplıydı; mekânı geniş göstermek için göz boyayan aynalar. Asansörlerin için gibi.

Mutfağa girdi. Lati’nin kuruması için dizdiği bardaklardan birini aldı. Buzdolabını karıştırdı. Kendine bir bardak meyve suyu koydu. Lati’nin salondaki deri kanepesine oturup direğe ve pencereden görünen Kadıköy akşamına baktı.

Cebinden kulaklıklarını çıkarıp taktı, kasetçaların düğmesine bastı.

*Kaydet*

“Yalnızız… hepimiz… Faşizmin gölgesinde karanlık çağlara geri dönüyoruz.”

Meyve suyundan bir yudum aldı.

“Artık insanlar neyden nefret ettiğini söyleyerek tanımlıyor kendini… neyi sevdiğini söyleyerek değil… Yirmi yıl önce nefret edilen narsisizm şimdi yüceltiliyor. Elitizm; gösteriş, yalan ve kibir dolu. Aynanın öteki yüzünde ise hiçbir şey yok. Gerçekten yok… Hiçbir şeyi var fakirin… Her şeylerini aldılar…”

Kanepeye uzandı. Ellerini göğsüne kavuşturdu.

“Yalnızız; tecritten bahsetmiyorum. Bildiğimiz, klişe olan, kalabalıkların içindeki yalnızlıktan bahsediyorum. Yalnızlık bize zarar veriyor. Yalnızlık fiziksel olarak bize zarar veriyor. Tansiyonumuzu artırıyor. Tedirgin ediyor. Hormon dengelerimizi alt üst ediyor. Otuz bin yıl önce neysek oyuz. Sürüden ayrı kaldığımızda nasıl her şeyi tehdit olarak gördüysek primat beynimiz yine aynı şeyi düşünüyor. Yalnızlık bizi saldırganlaştırıyor.” Meyve suyundan bir yudum aldı. “Atalarımızı en fazla yüz kişilik sürü kapasitesine sahip diğer primatlardan ayıran sosyalleşmeydi. Bugünkü girdaba düştüysek onların dedikodu yapması sayesinde. Şimdiki sosyal gelişime bakıyorum. Bir çukur görüyorum. İçinden çıkmak için daha iyi yalan söylemen lazım. Kendini daha iyi satman lazım. Kimsenin kitap okuyan, araştıran, işinde iyi olan, iyi niyetli insana ihtiyacı yok. Alçakgönüllülük bizim memlekete fazla, iyilik haram. Tevazu eziklik, işinin kötü olduğunu sanmak, aşağıda olduğunu kabullenmek sanki. Her zaman… istisnasız… siken seviliyor…”

Ayağa kalkıp pencereden dışarı baktı. Yirmi birinci yüzyılın sıra sıra dizilmiş ruhsuz beton kaldırımlarına baktı. Hızla yürüyen insan sürüsüne baktı. Meyve suyundan bir yudum aldı.

“Şimdi trend narsisizm. Küresel bir Stockholm Sendromu virüsü bu… Sana kötü davrananı sevmen üzerine kurulmuş; ama aslında ondan nefret ediyorsun, ama aslında seviyor gibi görünüyorsun, ama aslında onun gibi olmak istiyorsun. O olup nefret edilmek ve sevilmek istiyorsun. Onun gibi olmak için kendinden nefret eder hale geliyorsun. Bombok bi’ paradoks… Tanrıyla olan bağımıza benziyor. Ondan korkup ona muhtaç olduğumuzu biliyoruz. Özgür insan bu yüzden yaradana ihtiyaç duymuyor… Ama özgür değiliz…”

Meyve suyunu bitirdi. Salonun ortasındaki direğin etrafında dolandı. Mutfağa girip bardağı yıkadı. Kuruması için aldığı yere koydu. Çekmeceleri karıştırdı. Lavabonun altında taş bir havan buldu.

“Aşırı optimistik bir dünyada yaşıyoruz. Medya bizi öyle manipüle ediyor ki her şeyi başarabileceğimizi sanıyoruz. Mutlu olmanın mümkün olduğunu düşünüyoruz. Herkes için bir kurtuluş olduğunu düşünüyoruz. Hep daha fazlasını istemeye alışıyoruz. Ama alamayız. Aldırmazlar.”

Lati’nin odasına girdi. Bir sürü oyuncak ayı, plastik figür, filmler, kitaplar, posterler, çerçevelerin içinde resimler, aynalar, aynalar, aynalar… Her duvarda, her tarafta irili ufaklı bir sürü ayna…

Lati’nin yatağına oturdu. Havanı komodinin üstüne koydu.

“Altmış iki kişi, dünyadaki zenginliğin yarısını elinde tutuyor… Altmış iki kişinin zenginliği geri kalan yedi milyarın zenginliğine eş değer… Altmış… iki… Bu adamlar iki yüze yakın devletin çoğundan daha güçlü. Bu adamlar her şeyin sahibi.”

Yatağa uzandı. Tavandaki geniş aynayı gördü. Kendi gözlerini gördü.

“Tıpkı eski zamanlardaki gibi. Bu adamların tuttuğu dinciler herkesi cahilleştirirken bu adamların tuttuğu yöneticiler herkesi fakirleştiriyor. Ortaçağlara dönüyoruz. Paralı askerler geri dönüyor. Tek adam rejimleri geri dönüyor. Her şey çöküyor. Her şey yıkılıyor. Konuşmaya başladığımız anda varoluşumuza bir anlam kazandırdık. Şimdi geriye doğru dönüyoruz. Tekrar o ilkel içgüdüye sarılıyoruz.”

Kalktı. Uzanıp komodinin çekmecesini açtı. Koyu tonlardaki iç çamaşırları arasında ufak, düğümlü bir poşet parçası buldu.

“Darwin’in doğal seçilimle evrim kuramından yalnızca birkaç yıl sonra tersine evrim denen bir kavram ortaya çıkardılar. Bu kavrama göre kompleksleşmeye çalışan canlı zaman zaman doğal seçilimden yana şansı yaver gidecekse tersine doğru evrimleşebiliyor.”

Cebinden Clozaril paketini çıkardı. Sarımtırak haplardan birini havana koydu. Ezmeye başladı.

“Tersine evrimleşiyoruz. Salaklaşıyoruz.”

Clozaril’i toz haline getirdikten sonra Lati’nin ufak poşetini çözdü. Yarısını komodine döktü. Havandaki Clozaril’in yarısını poşete döktü.

“Her ne ile uğraşıyorsak o kadar çok meşgul ediyor ki bizi, beynimiz fazlasını kaldıramıyor. Önümüze vazgeçemeyeceğimiz şeyler sunuluyor. Beynimiz bunlara çalışmaya başlıyor sadece. Din, siyaset, spor, medya…”

Poşeti bağlayıp yerine koydu. Komodinin üstündeki tozu havana döktü. Kalan yeri ıslak mendille sildi. Mutfağa gidip havanı yıkadı.

“Fanatizm,” dedi. “…bir çukur…”

 

Çıkmadan Lati’nin bilgisayarına USB Killer adında beyaz bir bellek takmıştı.

Belleğin içindeki kapasitörler doldu. Çıt etti. Bilgisayarın çipsetinin devreleri iki yüz yirmi voltla eridi.

LED ekran anında kapandı. Hakan ekranda kendi siluetini gördü.

Kalkıp Lati’nin yatağının tam karşısında oturan oyuncak ayılardan birini aldı. İç cebinden çıkardığı bir kablonun ucuna bağlı ufak bir balık gözü kamerayı ayının sırtından soktu, gözüne denk gelecek şekilde ayarladı. Telefonundan görüntüyü kontrol etti. Lati’nin boy aynasının karşısına geçip kendisine baktı. Aynanın arkası ince bir ahşap suntayla kapanmıştı. Cebinden çakısını çıkartıp suntanın altını kaldırdı. Ufak, yaylı, cımbıza benzeyen bir aleti aynanın sırlı seramik sırtına denk gelecek şekilde sıkıştırdı. Suntayı tekrar yerine oturttu. Dönüp bilgisayarın başına oturdu.

Ekrandaki yansıması ona bakıyordu.

“Bunu mu istiyorsun,” dedi. “Bunu mu yapmamı istiyorsun?”

Kendini tokatladı.

“Bunu mu istiyorsun lan?”

Eldivenli elleriyle bilgisayar masasını tuttu iki yandan. Yüzünü ekrana yaklaştırdı. Dudaklarını gerip dişlerini gösterdi. Sonra hırlamaya başladı.

* * *

 

Seko’nun kanepesinde Lati’nin telefonunun bir kopyasına bakıyordu.

Twitter’a girdi.

offfff.. bilgisayar bozukkkknoldu bilmiyorum vlogyakinda

kimsenin size soyledigisacmaseylere kulak asmayin lisede edebiyat hocam hicbibok olmaz senden dedi simdi nerdesin

eger hayati durust ve korkusuzca karsilarsakbirsurutecrubeylecikiyoruzicinden karakterimiz boyleinsa oluyor kendimi aciklamayibiraktimcnku insanlar kendi seviyeleri kadar anlıyor

yatiyorumyatcam biraz kahlua biraz baileys…

Gri yatak örtüsü altında, yalnızca gözleri görünen, siyah beyaz bir fotoğraf; parmakları barış işareti yapmış, yatıyor Lati. Hakan oyuncak ayının gözünden görmeye başlıyor o sıra.

 

LatiStorytel’de bir kişisel gelişim kitabı dinliyordu. SleepCycle’a göre REM’deydi. Hakan telefonu açıp internete girdi. SoundCloud’dan kendi kayıtlarını açıp Lati’ye dinletmeye başladı. Üstündeki tişörtü çıkarıp balkona çıktı.

Hâlâ sıcaktı, hâlâ nefes alınmıyordu, hâlâ bunaltıcıydı hava. Ahşap sandalyelere oturmuş insanlar caddenin yarısını kapatacak şekilde dağılmışlar Avrupai kafelerde. Gülüyorlar, eğleniyorlar. Sokak lambalarının sönük, sarı ışığının altında, tramvay raylarının üstünde dans ediyorlar. Gösterişli dükkânların neon tabelaları yanıyor. Kalabalığın arasından elektrikli testereye benzeyen sesleriyle kurye motorları geçiyor. Üstlerinde üçgen flamalar gibi parti bayrakları sarkıyor; antik şehrin dışarı saçılmış bağırsakları.

Esmiyor.

İçeri döndü. Bir sigara yakıp Lati’yi uyurken izledi. Kendi ses kayıtlarını dinledi. Kanepeye uzanıp Lati’nin yüzüne zum yaptı. Boyası silinmiş yüzünden kim olduğu anlaşılmıyordu bile. Rahatı yerinde miydi? Huzurlu muydu? Rüya görüyor muydu?

Kendi ses kaydı sona erince Youtube’a girip bebek ağlama sesi yazdı ve yarım saat kadar da onu dinletti.

* * *

 

İki akşam sonra tekrar Starbucks’ta buluştular.

Seko’yla Nünü tartışıyordu. Mia ortada yoktu.

Lati’nin gözlerinde büyük bir güneş gözlüğü vardı. Dudakları kanamıştı. Ayaklarını histerik bir şekilde sallıyordu.

“Dinlemiycek abi,” dedi Seko. “Hater… Haterlar…”

“Ama Venüs’ün konumundan dolayı…”

“Sikerim Venüs’ünü ya…”

“Video göndermiş,” dedi Lati ağlamaklı. “Çektiği resimleri göndermiş…”

“Ajans ne dedi?” diye sordu Seko.

“Siktiri çektiler.”

“Normalde böyle şeylerin prim yapması gerekmiyor mu?”

“N’oldu?” dedi Hakan. Hint kamışı sandalyeyi çekip oturdu.

“Biri Lati’nin videolarını paylaşmış,” dedi Nünü.

“Ne videosu?”

“Lati konuşurken…”

Lati kalkıp homurdanarak tuvalete gitti.

“Ne konuşması?” diye sordu Hakan.

“Birilerinin arkasından konuşuyormuş… Önemli birilerinin… Fenomenlerin yani. Şimdi de onlar Lati’ye cephe alıyormuş. Ajansla görüşmüş, bir şey yapamayız demişler. Yüz bin kişi takibi bırakmış. Hızla artıyormuş…”

“Mia da gitti,” dedi Seko.

“Niye?”

“LGBT’ye de sövüyor. Takibi bırakanların yarısı geymiş…”

“Kim yapmış?” dedi Hakan.

“Eski sevgilisi… Lati öyle diyor…”

Hakan kalkıp Lati’nin peşinden tuvalete gitti.

 

En iyi dostumuz,” dedi Hakan, “…aynalar…”

“Ne?” Lati aynanın yansımasından Hakan’a baktı.

Hakan sessiz kaldı. Lati’nin yanına yürüdü. Kül rengi lavabo mermerinin üstüne ufak bir poşet parçası bıraktı. Yanına bir kartvizitle yüzlük bir banknot koydu.

“Ne görüyorsun?” diye sordu Lati’ye.

“Nası?”

“Ne görüyorsun? Aynaya baktığında…”

“Kendimi…”

“Kimsin sen?”

Lati gözlüklerini çıkardı. Göz akları kanlıydı, göz altları çamur rengiydi. Poşeti çözüp mermere döktü. Kartviziti alıp tozu dağıtmaya başladı.

“Kimsin?” dedi “Lati misin? Latife mi? Giydiklerin misin? Sürdüklerin misin? Instagram’daki fotoğraflar mısın? Hangisi gerçek?”

“Benim,” dedi Lati. Hakan’ın koyduğu yuvarlanmış yüzlüğü aldı. “Benim. Kimsenin ne dediği de umurumda değil… Beni seviyorlar. Çünkü diğerlerinden nefret ediyorum…”

“Mesele bu,” dedi Hakan. “Sorun bu. Artık insanlar neyden nefret ettiğini söyleyerek tanımlıyor kendini… neyi sevdiğini söyleyerek değil…”

Lati beyaz çizgilerin birini çekip hızla başını kaldırdı.

“İyi bak,” dedi Hakan. “Kimsin sen?”

“Yaparım… Tekrar yaparım… Ben en iyisiyim lan… Beni sevenler var… Bir sürü insan seviyor beni…”

“Hepimiz yalnızız Lati,” dedi Hakan. “Ama yalan söylüyoruz… kendimizi kandırıyoruz… Biz artık biz değiliz. Özümüzü yitirdik çoktan.”

Lati’nin gözleri yaşardı. İkinci beyaz çizgiyi çekti.

“Yalnızız,” dedi Hakan. “En iyi dostumuz aynalar…”

 

Sen ne görüyorsun?” dedi Lati.

“Gerçekçi birini.”

“Ne gerçeği?”

“Ben kendimi en kötüsüne hazırlıyorum. Karamsar da diyebilirsin. Bardağın yarısının boş olduğunu görme bilgeliğini unutmayanlardanım.”

“Nasıl yani?”

“Ben kimsenin kurtulamayacağını düşünüyorum. Her şey için çok geç artık… Herkes çok önemli olduğunu sanıyor. Aslında değiliz. Hiçbir şeyiz…”

“Ama yeterince istersek…”

“Ne kadar istersen iste, ne kadar çalışırsan çalış, olmayabilir. Mevzu bunu bilip böyle yaşamakta…”

“Yani birlikte çalışırsak…”

“Ele ele tutuşup bu dünyayı kurtaramayız. Bu romantizm midemi bulandırıyor. Dostoyevski yalan söylüyor.”

Lati çok boş bakıyordu.

“Bu dünyayı güzellik kurtaramaz…”

 

İnternet bize bir sürü maske veriyor. Hangisini istiyorsak onu takıyoruz, personalarımıza göre hayran kitleleri oluşturuyoruz. Ama gerçek bambaşka. Gerçek hiçbiri. Gerçek o bütün makyajın, spot ışıklarının, kamera flaşlarının altında, derimizin, etimizin, kemiğimizin altında… Gerçek içimizde ve bunu kimseye göstermiyoruz. Aynalar bize istediğimiz maskeyi gösteriyor. Göğsümüzü şişiriyor ki o gerçeğe asla ulaşamayalım…”

Lati büyülenmiş gibi aynaya bakıyordu.

“Biz biz değiliz Lati. Biz giydiğimiz ceketiz, kullandığımız telefonuz… Biz Instagram’daki fotoğrafız. Aynadaki şeklimiziz. Çünkü görünen iyidir, iyi olan görünür…”

Lati başını iki yana doğru salladı.

“Kendi içine doğru çöküyor sosyete. İçimiz boşalıyor, yalnız dışımız yaşıyor. Gerçek benliğimizin yerini nefret, öfke, yalan ve gösteriş alıyor. Çöküş kadından başlıyor… Oysa bizi kurtaracak olan sizdiniz…”

Lati elleriyle kulaklarını kapattı.

“Kimsin sen?” diye ileri bir adım attı Hakan. “Lati misin? Latife misin? Kimsin sen? Burnun uzadı… estetikle düzelttin. Kimsin sen? Kendine bak… Bak kendine…”

Lati gözlerini kapattı. Hakan kızı saçlarından yakalayıp aynaya yaklaştırdı. Lati ağlamaya başladı.

“Kendine bak… Kimsin sen? Kim olduğunu söyle!”

Latiadamın elinden kurtulup koşarak tuvaletten kaçtı.

O gece Hakan Lati’yi kameradan izlerken Nünü’nün açtığı tarot kartlarını düşünüyordu. Batıla inananların manipüle etmeye ne kadar yatkın olduğunu düşünüyordu.

Ve Lati’yi boy aynasında kendine bakarken yakalamıştı sabaha karşı.

“Ağlama,” diyordu Lati. “Yeter… Sus… Ağlama…”

O sırada Hakan’ın aynanın içine yerleştirdiği mekanizmanın yayı attı. Çivi ucu ayanın seramik arka yüzüne vurdu. Boydan boya çatlayan aynanın karşısında Lati diz çöktü, yalvarmaya başladı.

* * *

 

Birkaç gün sakin geçti, İstanbul çabuk soğudu. Bir sis çöktü ansızın, sanki gerçeği örtbas etmek istermiş gibi; şehrin damarlarında gezinen jet yakıtı ve eroin yavaşladı. Suskunlaştı herkes. Hakan her gece onu izledi, her gece ona bir şeyler anlattı.

Bu şehirde son günüydü. Seko’yla balkonda otururlarken telefonu titredi. Bilmediği bir numaradan gelen mesajda şöyle yazıyordu:

Sorunun cevabini biliyorum, Kiz kulesine gel

Hakan sigarasından bir soluk aldı.

“Kim?” dedi Seko.

“Numaramı vermişsin.”

“Lati mi?”

Hakan başıyla onayladı.

Seko iç çekti.

“Benimle buluşmak istiyor,” dedi Hakan.

“Ben söyledim.”

“Onu seviyor musun?”

“Ne?”

“Onu seviyor musun?”

Seko başıyla onayladı.

“O seni sevmiyor. O sadece kendini seviyor.”

“Biliyorum. Ama ben onun için yaşıyorum. Biri için yazmayacaksam bunu, ne anlamı var?” Hakan’ın eline buruşuk bir kâğıt tutuşturdu. “Ona ver.”

“Eyvallah,” dedi Hakan.

 

Dolunay vardı o gece. Kız Kulesi parlıyordu; yüz elli metre açıkta kurşun kubbesini gökyüzüne dikmiş, İstanbul’a meydan okuyordu.

Hakan restoranın içinde yürüdü, bir kapı geçip mutfağa girdi, sonra bir kapı daha geçti, sarmal merdivenleri tırmandı. Önüne kırmızı kadifeden bir kuşak çekilmiş, mermer kemerli bir eşiğin kenarından süzüldü. En üste çıktığında açık bir kapı ve yerde yılan gibi kıvrılmış siyah bir zincir gördü.

Lati kollarını tırabzanlara dayamış, İstanbul’u izliyordu. Esiyordu burası. Her tarafı görüyordu. Şehrin, ince sisin arasından seçilen silueti canlı bir organizma gibi yanıp sönüyor, hareket ediyordu.

Lati sese dönüp Hakan’a baktı. Sonra tekrar sulara döndü. Hakan kızın yanına yürüdü.

“Anladım sonunda,” dedi Lati.

“Neyi?”

“Ne yapmam gerektiğini…”

Hakan iyotlu havayı ciğerlerine çekti. Üstlerini yosun bağlamış taşlara vuran suyun taze serinliği yukarı ulaşıyordu. Kızın üstündeki uzun, beyaz tülden elbisesi buz gibi yaz musonuyla uçuştu. Çıplak ayakları taş zeminde kıpırdandı.

“Kim olduğumu biliyorum,” dedi Lati.

“Kimsin sen?”

“Ben kuklayım…”

Hakan kızın elini tuttu. “Fazlası,” dedi. “Sen davranışsal çöküşün ortasında kalmış görünmez iplerle bağlı çarpık bir medya kuklasısın… Ve bütün kuklaların varoluşsal sancısını çekiyorsun… Sen gerçek biri olmaya çalışıyorsun… Ama bir yalanı yaşıyorsun…”

“Ne yapmam gerektiğini biliyorum.”

“İyi.”

“Ama bunu yapmak onları mutlu etmez mi?”

“Kimi?”

“Gösteri toplumunu.”

“Tüm olay bu. Mevzunun kozmik şakası orada… Çünkü her şey bu şovun parçası… Herkes…”

Lati döndü. Belini krom kaplama parmaklıklara dayadı. Elindeki telefonu Hakan’a uzattı.

“Hazır mısın?” dedi Hakan.

“Korkuyorum.” Göz kenarlarında biriken yaşlar dolunayın neon yakamozuyla parladı.

Ve Kız Kulesi efsanelerinde yaşayan Hero’nun bir milenyum önce Leandros’u beklediği taş pencerenin pervazında, bir kiremit parçasıyla sabitlenmiş, Instagram’dan canlı yayın açılmış akıllı telefon duruyordu şimdi.

“Ben Latife,” dedi Lati. “Altı yıl önce, yirmi dört Eylül 2013’te bebeğimi yastıkla boğarak öldürdüm. Bu bir intihar notu.”

 

Ben kötü bir insanım. Ama en iyi şekilde yaşıyorum. Ama rahat uyuyamıyorum. Bana tapıyorlar. Ama yalnızca reklam yüzümü görüyorlar. Ben şeytanın kızıyım. Babil orospusuyum. Ben olmak istiyorlar. Yazdığım sahte tesellilerle, kurtuluş vaatleriyle avunuyorlar. Benim giydiğimi giymek, yediğimi yemek, kullandığımı kullanmak istiyorlar. Bilmedikleri şey giydiğimi ben giymiyorum, birileri giydiriyor. Elime birileri tutuşturuyor bir şeyleri. Ağzımdan çıkan sözleri birileri yazıyor. Nasıl görüneceğimi birileri çiziyor. Birileri kullarımın aklıyla oynuyor, ben yalnızca iletiyorum. En iyi şekilde iletiyorum, çünkü en iyi şeklimle görünmem gerekiyor. Borsa değerleri benim iki dudağımın arasında bekliyor, marka güvenilirliği benim söylemimle kaydediliyor, insanlar benim düşüncemle şekil alıyor. Sevmediğim birini kimse sevmiyor. Sevdiğimi herkes seviyor. Kimse sikimde değil. Beni sevenlerden de sevmeyenlerden de nefret ediyorum. Ben yalnız kendimi seviyorum. Yalnız kendime aşığım. Ama mesele şu; ben, ben değilim. Ben binlerce insanın gözündeki imajım. Ben imgesel bir bütünlüğüm, çok yüzlü bir aynayım. Terk edilmiş bir anne için güçlü bir kadınım, çirkin biri için bir gün olabileceği güzel bir kızım, yalnız biri için onun yanında olacak birisiyim. Ama hiçbirini olmadım, olmayacağım. Hiçbirini yapmayacağım. Gerçekte kim olduğumu ben de bilmiyorum. Bir makineyim ben. Kuklayım. En güçlü uyuşturucunun satıcısıyım. Umut taciriyim. Marketin sahibiyim. Gösterişi, kibri ve yalanı pazarlıyorum. İnsanlara sahte düşünceler satıyorum. Benim gibi olmak için yapacakları şeyleri sıralıyorum. Ama asla benim gibi olamayacaklarını biliyorum. Onlar da biliyor. Biliyorsunuz. Hepiniz benim gibi bir yalanı yaşıyorsunuz. Benim perdedeki gölgemi izleyip kendi gerçeğinizi yaratıyorsunuz. Markaların, partilerin, şirketlerin kârına kâr katıyorsunuz. Hiç harcanmayacak kadar çok, hesabı yapılmayacak kadar fazla paraya elinizde avucunuzda olmayan parayı saçıyorsunuz. Aşağılık, çürümüş düşünceler için karakterinizi değiştiriyorsunuz. Gerçek duyguların nasıl şeyler olduğunu unutup sahte zevkler için yaşıyorsunuz. Sosyetenin çöküşüne yardım ediyorsunuz. Hepiniz benim iplerimle, kablolarımla bağlısınız. Bağlıyız. Biz onların kuklasıyız. Sosyete çöküyor ve yardım etmeyen de sadece izliyor. Bir parçası olmazsanız yok olursunuz. Amaçsız bir hayatın anlamı yok. Parçası olmak yardım etmek demekse tek bir yolu var. Yalanlarla yaşayamıyorum. Bu yükle yaşayamıyorum…”

Kamera lensinden ayırdı gözlerini, uzağa baktı. Ufka baktı. Gökyüzüne baktı. Sulara baktı. Dudakları titriyordu.

“Ben düşündüğünüz insan değilim. Siz düşündüğünüz kişi olamayacaksınız hiçbir zaman. Kurtuluş ne durmak, ne batmakta… Tek bir yolu var…”

Çıplak ayakları yeri itti. Bir peri kızı gibi uçup gitti balkon çitlerinin üstünden. Sanki cehennemin kapılarının onun için açıldığını biliyordu. Bir kalp atışı sonra havadayken bir kalp atışı sonra yerdeydi.

Ve bir dakika sürdü sürmedi.

Canlı yayın linki kanser gibi yayıldı.

Balkonun sekiz yanına dikilmiş dürbünlerin birinden İstanbul’a baktı Hakan. Uzakta, sislerin arasında, Üsküdar sahildeki uzun binaların birinde iki kişi gördü terasta. Akıllı telefonlarına bakıyorlar, tutuşuyorlar el ele, ilk adımı kız atıyor, oğlan arkasından düşüyor aşağı.

Açıp tekrar Twitter’a baktı. Kalan takipçilerin içinde yüzlercesi, kesiyordu hayatla bağını. Nünü’yü gördü; tarot kartlarının içinde bir ilmek geçiriyor boğazına. Seko E30’una atlamış Boğaziçi Köprüsü’ne sürüyor. Mia Suriye’den getirdiği üç eşyadan biri olan usturasını bileklerine vuruyor.

Herkes yaşıyor on beş dakikalık şöhretini.

Ellerini gökyüzüne kaldırdı Hakan, kendini yaradana takdim edercesine. Bütün kuklaların bağları teker teker kopuyor. Birer birer çevrimdışı oluyorlar. Işıkları böyle sönüyor. Her şeye sahip olan, mükemmelleşen sosyete böyle çöküyor. Kule böyle yıkılıyor, kartlar böyle düşüyor.

Milyonlarca canlı piksel arasında bir ölü piksel daha artıyor hayat ekranında. Bir tek buz kristali iniveriyor yüzeyden, bütün zemini donduracak o ilk taneyi bırakıyor gölün dibine; ölüm dokunuşu.

Ve tam o ana denk geliyor, Klozapin’in Hakan’ın yüreğindeki koronerlerden birini tıkayışı.

Çağ açıp kapatan, kıtaları birbirine bağlayan bu antik şehrin üstünde, uzakta bir yerlerde havai fişekler patlıyor; kurtuluşunu kutluyor İstanbul.

Kasvet Ulu

İnsanın kendi yüreğiyle olan çatışmasıyla ilgili metinler yazıyorum. Herhangi bir mesaj verme isteği ya da anlaşılma kaygısı taşımıyorum. Yirmi dört yaşındayım ve gerçek adım Umut Yazar. polikromhatiralar adlı kişisel blogumda dilim döndüğünce öyküler paylaşıyorum. Sevdiğim bir yazarın dediği gibi: dersimiz kasvet, konumuz Ankara, alkol 215 promil, vaziyet bombok… https://polikromhatiralar.blogspot.com/

15” için 12 Yorum Var

  1. Sanırım bir önceki temada “Pinokyo” temasını çok beğenmediğini okumuştum. Tanrı bizi @ulu.kasvet’in beğenip de yazdığı temalardan korusun desem yeridir :slight_smile:

    Çok sıkı bir dönüş yapmışsın, çok keyifle soluksuz okuduğum çarpıcı bir öykü olmuş ve iyi ki yazmışsın/dönmüşsün. O kadar anlam yüklü cümleler var ki, tek tek alıntılasam sanırım tüm öykünü buraya eklerim. Anlattığın deneyle bağdaştırdığın günümüz ortamı sanırım ancak bu kadar birbirine yedirilebilirdi.

    Hayatla bağını kesen takipçiler, kanser gibi yayılan canlı yayın, özellikle bu sonu çok çok beğendim. Ve şu cümle “herkes yaşıyor on beş dakikalık şöhretini”

    Tadı damağımda kalan bu öykün için çok teşekkürler
    Umarım en kısa zamanda senden bir kitap okuruz - neden olmasın?

  2. Selam Kasvet,

    Şöyle söyleyeyim, yine harika bir öykü okudum bununla birlikte temaya bağlılık için kullanılan noktalar çok az bir didaktiklik katmış.

    Uzun uzun yorum yapmayacağım çünkü o zaman kendi iç dünyamla ilgili de ipuçları vermek zorunda kalırım :wink: ama çok beğendim. Özletmiştin okumak iyi geldi.

    Kitap konusunda da şimdiden tebrikler. Hak ediyorsun.
    Bu arada Umut Yazar’a da inanmış değilim :stuck_out_tongue_winking_eye:

    Gelecek seçki ve kitaplarda görüşmek dileğiyle…

  3. Lightsky dedi ki: dedi ki:

    Selam,
    Yine çok güçlü bir öykü olmuş. Yüreğim burkuldu. ( Yani öykülerinin üzerimde böyle bir etkisi oluyor.)
    Üslubun kendini belli ediyor. Yazanı belirtilmese dahi kimin olduğu belli olan öyküler vardır, bu da onlardan.
    Ellerine sağlık.
    Görüşmek üzere.

  4. Merhaba,
    Çok güçlü bir anlatımınız var. Titizlikle yazdığınız belli. Öyküden ziyade bir roman okuyor gibi hissettim.
    Değindiğiniz her detay günümüzün çarpıklaşan, yozlaşmış düzenine parmak basıyor. Düşündürücü ve korkutucu. Son on, yirmi yılda bu kadar değiştiyse dünya gerisini düşünmek istemiyorum. Kaleminize sağlık.

  5. Ziya dedi ki: dedi ki:

    Merhaba @ulu.kasvet
    Öykünü seçkinini yayınlandığı gün sıcağı sıcağına okudum. Okumakta zorlandığım bir öykü oldu. Sizin öykünüz olmasaydı sonuna kadar okumazdım. Önün içinde düşüncelerimi yazıp yazmama konusunda tereddüde düştüm. Bekledim. Buğün tekrar okumaya çalıştım. Çok mu uzun diye düşündüm ama uzunluk sorun olmamalıydı. Başlangıç gözlemler paralel götürülen deneyler… Nereye varacak merakını bayağı tetikliyor ama sonra film kopuyor. Öykünün içine daldıkça başlangıç unutulup gidiyor. Sonunu çok sevdin. Insanı duyguları hissettiriyor. Ama hâlâ emin değilim doğru değerlendirme yapıp yapamadığından. Öyküde biraz sorun var gibi.
    Sevgiyle.