Öykü

Anka

Kendimi bileli uçabiliyorum! Kanatlarım yükselip alçalırken, ben dünyanın üzerinden geçip, yerçekiminin içinden sızıp, tanımadığım gezegenlerin ruhuna konuyorum. Evet! Bunu gerçekten yapabiliyorum. Başımı gideceğim yere çevirdiğim zaman, geride kalan, hızımı düşüren her şeyi silkeleyerek, ulaşabileceğim tüm yeni yerleri keşfediyorum. Belki bir seyyahım belki de sıradan bir yolcu, kim bilebilir!

Bir keresinde, onu terk edip gittiğimde, dünya meteor yağmurlarının altında yanmıştı. Geri döndüğümde, tüm iri kemikliler ölürken, mağaralara saklanan canlılar kurtulmuştu. Bazen düşünmeden edemiyorum, ya o yağmur dünyaya hiç yağmasaydı?

Oysa bunu neden düşünüyorsam! Bana ne? Ben bir dağ arıyorum aslında. Zümrütlerle bezenen, dünyanın üzerinde ya da çevresinde, cinlerle perilerle süslü bir dağ. Neden mi arıyorum? Çünkü bence, benim evim orası… Bende zümrüttenim o da… Ben de görünmezim o da. Peki ya, biz nasıl kavuşacağız birbirimize? Ya ben onu ararken, o da beni arıyorsa bambaşka bir yerlerde. Ah Anka! Dağ hiç uçabilir mi, olduğu yerden kaçabilir mi? Ama perileri var… Onu insansıların görmeyeceği yerlere saklayan, gizemli bir örtü ile kaplayan perileri. Peki ya şu kıtalardan birindeyse o? Hani yok olan iki kıtadan biri. Mu ve Atlantis. Onlarla beraber gömüldüyse denizin katlarca dibine? E ben yüzemem ki… Yüzebilir miyim yoksa? Ne eksiğim var denizde avlanan martıdan, balıklara pusu kuran karabataktan? Belki zümrütlerim ıslanır; ama buna değmez mi?

Ah ne güzel olur o mavi zümrüt tanelerinde güneşlenmek, perilerle beraber yüzüp, mücevherlerin arasında uyumak. Belki başka Ankalarla beraber uçmak ve kendi dağımın bulutuna kavuşmak… Peki… Başka Anka’lar var mıdır? Varamadan öğrenemem ki!

Tüm yakın gezegenleri gezmişken, yine dünyanın içinde saklı kaldığına inanıyorum evimin. En iyisi şu kıtalara doğru, denizin altında kanat çırpayım ben…

Günlerdir kapalı olan gözlerimi aralayıp, derin uykumdan kalkıp gitmeliyim artık. Ama o da ne? Bir zırhın içindeyim! Kafamı yukarı doğru kaldırıp, havaya uzanmaya çalışıyorum. Zırhımın en üst ucu çatlıyor ve içeri serin hava sızıyor. Isınmak için kanatlarımı geriyorum. Açılmıyorlar! Neredeyim ben? Bu kez gagamı havaya kaldırıp, içinde bulunduğum tüm kabuğu kırıyorum. Bana ait olduğunu düşünmediğim bir ses kulağımı çınlatıyor. Cik cik!

Başımı iki yana sallayıp gagamı yeniden havaya dikiyorum. Bir küçük serçe, yutağıma doğru canlı solucanı bırakıyor. Ve bende iştahla yiyorum! Neler oluyor sana Anka! Neler yapıyorsun böyle!

Ne kadar sürdüğünü bilmeden, ağacın tepesinde, küçük dallarla bezenmiş bir yerde, kanatlarıma inen inmenin kalkmasını bekliyorum. İlk günden beri beni besleyen serçe, bu kez nasıl uçacağımı gösteriyor. Küstahça kabartıyorum kanat altlarımı! ‘Ben Anka’yım, senden mi öğreneceğim uçmayı’ diyecek oluyorum, açlıktan kıvranan midemi dinleyip alttan alıyorum. Ağaçta küçük küçük adımlayıp havalanıyorum; ama o da neyin nesi? Dosdoğru toprağa çakılıyorum! E bu mu yani benim Kafdağı’m! Ben zümrüt ararken, toprakla mı sevişeceğim?

Aynı serçe gagasıyla dürtüyor beni, çemkirmeyeyim, solucan getirmez sonra. Yeniden ayaklanıyorum. Bu kez başım havada, gökyüzüne doğru dönüyorum yüzümü. Arkamdaki her şeyi bırakarak havalanıyorum. Aynı serçenin cikcikleri cümlelere dönüşüyor zihnimde. “Nereye böyle?”

“Kendi dağıma, Kaf’a gidiyorum diyorum. Tüm yaptıkların için teşekkürler; ama artık uçabildiğime göre, kendimi besleyebilirim. Evim beni bekler. Hoşça kal!”

İki solucan getirecek diye kimsenin evini, kendi evim belirleyemem ben. Hayallerim büyük, uçsuz ve bence ulaşılabilir. Belki kendimi gözümde çok büyütüyorum; ama kim gerçek bir Anka görmüş ki? Nereden bilebilirler, bedeninde bulunduğum minik serçe neler başarabilir? Korkmuyorum! Daha büyük kanat çırpmaktan, kendimi yaratmaktan, keşfetmekten korkmuyorum. Zümrütlerim belki bugün tüyden; ama yarın büyük mücevherlere dönüşüp dönüşmeyeceğini kim söyleyebilir?

Önüme çıkan her engeli kanadımla kırarak, yükseğe doğru kıvrılıyorum. Yeniden aynı serçenin sesi kulağıma çalınıyor. ‘Gitme!’ diyor ‘Senin evin burası!’

Öyle güzel bakıyor ki kıyamıyorum; ama onun için kendimden vazgeçmiyorum. ‘Bırak hayallerime gideyim. Eğer gerçekten Kafdağı’m burasıysa, ben sana yeniden dönerim…’ diyorum.

Gökyüzünde süzülen bulutlara karışırken, bir şeyi kesin olarak biliyorum. Ne olursa olsun, ben evime giden yolu uçacağım ve beni dinleyen herkese, kendi yolunu bulmasını, aynada olduğundan fazlasını görmesini, içindeki doğru gücü keşfetmesini öğütleyeceğim.

Sanırım ben bir seyyahım… Evet evet… Serçe suretinde, içi Zümrüdü Anka olan bir seyyah!

Anka” için 12 Yorum Var

  1. Merhabalar Gaye,

    Tema Kafdağı olunca Anka bir yerinden dahil oluyor öyküye elbet lakin seninki pirüpak bir arayışı anlatmaktaydı. Saf bir inançla dolup taşmaktaydı resmen. Günüme umut kattın. Evine varır mı neresidir yuvası bilmiyorum lakin kimileri için yolculuk evin kendisi oluyor.

    Bilmiyorum doğru mu yorumladım ama hoşuma giden detaylara da değinmek istiyorum. Anka’nın yanışı suyla imgeleşmiş gibi geldi. Kabuğun zırh olarak betimlenmesi ve son olarak külden doğuşun bedensizliği… Yani kafamda canlanan şey direk İran mitolojisindeki Simurg kavramı olduğu için son detayını ekstra sevdim. Umarım uçuk kaçık yerlere ulaşmadım? Ya da ulaştıysam bile bu durumdan mutluyum.

    İlhamla kal!

  2. Ezgi, şahanesin!
    Anlatmak istediğimden fazlasını almışsın. Yolculuk, evin kendisi tanımını ayrıca sevdim. Tam anlamıyla bir tema bu cümle.
    İçimizdeki Anka’yı hep korumamız ve diğer Anka’larımızı böyle güzel platformlarda bulabilmemiz dileğiyle.
    İlhamın, enerjin, umudun hep bol olsun…

  3. pre dedi ki: dedi ki:

    ursula lequin’e atıfla bazen yolun kendisi bir amaçtır ya…elinize sağlık

  4. Aremas dedi ki: dedi ki:

    Basit bir temaya gizem bulaştırmak zor bir zanaattir. Siz bunu başarıyla gerçekleştirmişsiniz. Belki yer yer felsefi aforizmalar olsaydı öykü bambaşka bir canlılık kazanabilirdi. Elinize sağlık.

  5. Merhaba Gaye, küllerinden yeniden doğan Anka… Okundukça insanı canlandıran umut öyküsü. Ancak böyle güzel dile getirilebilirdi umudun varlığı. Tebrikler