Öykü

Araf’takilere Vaaz

Boşluğun verdiği hissizlik ve monotonluk. Herkes koca bir topluluğun içinde yapayalnız. Ne zaman bir hisse kavuşacaklardı? Ne zaman bu hissizlikten kurtulacaklardı. Daha iyi bir yerde olmayı hak etmiyorlardı, daha kötü bir yerde onları hak etmiyordu. Sadece belirsizlik. Ne mutlu ne mutsuz, ne aç ne tok, ne var, ne yok.

Bu his sürekli böyle kalamazdı. İlla ki bir şeyler olacaktı ve bu onlara bir duygu verirdi. Sadece bu büyük olayı beklemeleri lazımdı ama buradaki ruhlar çok silikti. Her an kaybolabilirdi. Bazıları cidden uçup gidiyordu. Ne hoş çakal diyorlardı ne de bir yok oluş çığlığı atıyorlardı.

Birkaç ruh daha soluklaşırken bir gümleme duyuldu. Hayır bu onlar için bir duygu değildi.

Yer sallanmaya başlamıştı. Bu da onlar için bir duygu değildi, her zaman yer sallanabilirdi. Bunu Dünya’da da çok önemsemiyorlardı.

Bir dağ yükselmeye başlamıştı. Tamam bu alışık oldukları bir şey değildi ama öbür taraf belirsizlikle doluydu ve herkes bir dağın gözlerinin önünde oluşmasını anlayabilirdi.

Bir siluet dağın arkasından yükseldi. Bu kişinin de belirli bir varlığı yoktu. Siluet dağın zirvesine vardı. Kafatası gözüküyordu, beyaz elbisesi parçalanmıştı ve geri kalanı da belli belirsiz ruhuydu. Nefes nefeseyeydi. Acı çektiğini, Araf’takiler bile anlayabiliyordu. Siluet, topluluğu süzmeye başlamıştı. Belirsiz ruhlar ona anlamsız bakışlar atarken konuşmaya başladı;

“Ne tereddütlü yüz var.” Sesi boğuk ve yaşlı bir erkeğinki gibi çıkmıştı.

“Bu kutsal mekâna ayak basan kişiler, burayı aradıklarını bile bilmeden çıkagelir. Ancak yolculuğunuz sadece bir tesadüf değildir. Belli ki buradan çok çekmişsiniz, ruhunuzun iyileşmesini istemektesiniz. Etrafınıza bakın. Gerçekten yalnız mısınız?”

Siluet onlara düşünmeleri için zaman verdi. Bu onlar için bir duyguydu. Ne olduğunu bilmiyorlardı, ne hissedeceklerini ama bir bekleyişteydiler bundan emindiler.

“Bugün bizi kaybedenlere üzülmek için toplandık. Çok istediğimiz halde ruhlarını bizden uzak tutanların, arkasından ağlayıp, dövünmek için toplandık.” Siluet biraz bekledi, gözlerini daha kararlı bir biçime soktu.

“Bağırın! Bağırın ki sesinizi duysunlar. Sesinizi duysunlar ki bu belirsiz ıstırabınızı işitsinler. Sizi unutamadıklarını fark etsinler. Bu acıması varlıklar bizlerin yalancı ışıklara bürünmüş, bulabildiği her anlam kırıntısına aç gözlülükle atılan soğuk, uzak bir yansımasıdır. Bomboş varoluşlarına esir olmuş, nerelere gelebilecekleri akıllarına bile gelmeden sönüp gidiyorlar ve her an bundan gizli gizli kurtulmayı diliyorlar.” Siluet Araf’takilerin anlayamayacağı minik bir mutluluk ifadesiyle kafasını gökyüzüne çevirdi ve sesini yükseltti

“Bizlerse onların çobanlarıyız. Ancak sesinizi duyarlarsa kımıldanırlar. Seslenin onlara. Anlamsız uyuşukluklarını dağıtın. Özleminizle, nefretinizle, açlığınızla söyleyin şarkılarınızı.”

Herkes kımıldanmaya başlamıştı. Gerçek bir öfke ve sevgi büyüyordu içlerinde ama siluetin sözleri bitmemişti.

“Sıkıcı hayatlarını dehşetle doldurun. Kaçınılmaz ölümlerini hatırlatın. Onları bir şey yapmaya itin. Şimdi gidin bu zavallıları yaşama esir olmaktan kurtarın. Araf’ın dünyasına doğmalarını sağlayın.”

Bu son kelimeyle bir şeyler tetiklenmişti. Hızlı rüzgârlar esmeye başlamıştı. Yer titriyordu. Dağ yavaşça çöküyor, ruhlar koşarak dağılıyor, bir yandan da çığlıklarını atıyorlardı. Araf’ın sessizliği sonunda bozulmuştu.

Siluet ise çok uzakta gölgelerin arasında olanları izliyordu. Yerin altından ateşler yükselmeye başladı ve siluet aşağıdaki korkunç çığlıkların içine çekilirken keyif kahkahalarını atıyordu.