Öykü

Biz Han Yargıçlarıyız Kimsenin Tanımadığı

Masallarla uyutulanlar iyi bilir, o gecelerin bir de sabahları vardır. Sihirli, cinli, perili, konuşan eşekli dünyalarla uyunur, rüyalarda uçulur, gerçeklerle uyanılır. Bir kez olsun güneş içimde doğsun isterdim.

Bu sabah da olmadı.

Beni dışarıdaki dünyadan alıkoyan oda kapısı sert bir darbeyle titredi. Alıkoyulmaktan memnun olmadığım için böyle söylüyor değilim. Ona hayrandım. Zümrüt yeşili rengine, ustaca oyulmuş kirişlerine, koluna, menteşelerine, en çok kilidine. Burada daha güvende hisseden kıçımı nelerden kurtardığını bilse havasından geçilmezdi. Bu darbeyle yüzeyinde göçük, boyasında döküntü oluştuysa muhatabı için ağır bedeller düşünmeliydim. Gözlerimi açalı bir dakika olmamıştı. Etrafı net göremiyordum. Uykuyla bulanıklaşan beynim yüzünden değil, ağır derecede miyoptandı. Komidini yokladım. Bir şeyleri yere düşürdüm. Odanın dışından gelen bağırış çağırışlar sayesinde düşüş sesinden nesnenin ne olduğunu anlamadım. Ta ki uyumadan evvel bıraktığım yerde gözlüğümü bulamayana dek. Komidinin en uç noktalarından medet umarak yerimden doğrulmadan oralara ulaşmaya çalıştım. Kolum omzumdan ayrılmak üzereyken biraz eğilmek gerektiğini fark etmemle oda kapısının ikinci ve daha sert olan darbeyi alması bir oldu. Bu defa aldığı zararı içimde hissetim. Kalbimin boyaları dökülüyordu.

Kapıya çarpılan bedenin kime ait olduğunu umursamalı mıydım, bilmiyordum. Bazı alışkanlıklar damarlarımın tutup çekilmesi kadar sıra dışı geliyor. Sizin gündelik mevzularınız bir başkasının cehennem fikrinin karşılığı olduğu zaman şanssızlar takımının kaptanı olduğunuzu fark ediyorsunuz. Kimi zaman da gözlüğü gözlerinize yerleştirip kapının odanın içine doğru şişkinlik yaratan bir göçüğü olup olmadığını görebilmek için her şeyinizi verebilecek noktaya gelebiliyorsunuz. Seçiyor gibiydim. Şurada duran benim emektar mı? Değil mi? Birazcık bile mi? Bu sorudan herkes nefret ederdi.

Eğildim. Yerimden biraz daha doğruldum. Dünyanın sınırına yolculuk eder ciddiyetiyle komidinin ucuna yaklaşıyordum. İşte, oluyordu. Sabretmeliydim.

Hayır. Orada yoktu. Hiçbir şey. Artık sıcak yorganımın altında bulanık odamı seyrettiğim mucizevi yatağımda da değildim. Yolculuk esnasında yatak ile halı arasında kalan bir beden genişliğindeki sert zeminle vücudumu tanıştırıyordum. “Zatıalinizin katı bir yapıya sahip olması kuvvetle muhtemel görünüyor.” Ona karşı kurabileceğim en kültürlü çocuk imajı çizen cümleyi kurdum.

Sonrasını hatırlamıyorum.

* * *

On iki kişilik kremalı pastanın üzerinde kızağa yapışmıştım. Gözlerim sıkı sıkıya bağlanmış bile olsa, yükseği damarlarımda hissederim. İnce sızı, adrenalindendi. Ürperti, coğrafya derslerindendi. Sırtımda soğuk soğuk esen ölümün soluğu olamazdı. Yükseklerde hava özellikle geceleri buz keserdi. Etraf zifiri karanlıktı. İçimi doldurduğum derin nefeste bir ormanda olabileceğime dair ipuçları vardı. Avuçladıklarımın kar olduğuna emindim. Dünyanın en yüksek dağının üzerinde, çocuk işi bir kızakla sıfır noktasına kadar bir defa bile sendelemeden kayacağımdan şüphem yoktu. Gözlerimi kapatmıştım. Cesaret, karanlık ve belirsiz bir yerde ne yaptığımı bilmediğim zamanlarda bana uğrayan eski bir dost değildi. Yüzümde az önce benimle olmayan bir şey hissettim. Elimi gezdirdim. Gözlük! Ne ara bulmuştum? Derin nefeslerden yeni bir tanesini göğsüme doldurdum. Uzun süre geri vermemeyi umuyordum. Ellerimle kendimi itmeye hazırdım. Üçe kadar saymam gerektiğini düşündüm. Yapılmaması gereken şeylerden önce böyle yapanlara defalarca şahit olmuştum.

Bir… İki… İki yirmi beş, iki buçuk, iki yetmiş beş, iki seksen… Nihayet bir ses, fısıldıyor: “Gitme.”

Tamam, istediğim buydu. Öyleyse neden tir tir titriyordum? Bir çimdik kadar ışık işimi görürdü. Fısıltısını kulağımda sıcak sıcak hissettiğim neydi? “Tamam,” dedim basit biri olduğumu düşünmesini hesaba katmadan. Ki böyle izlenimlerden kaçınırdım. Konuşmamız burada bitmiş olacaktı ki dakikalarca başka bir şey söylemedi.

+Gitme.

-Tamam.

 

Olay buydu. Romantik sahne gibi duruyordu. Fısıltının sahibinin erkek olduğundan emin olsam ardından gelecek öpücüğü beklemek üzere dudaklarımı uzatırdım. Karanlıkta başınıza ne geleceğini bilemezsiniz, öyle değil mi? Ne yazık ki, buna yakın bir şey bile değildi olan. Meğer söyleyecekleri bitmemiş.

“Ben gitme demeden…”

Sırtımın tam ortasında sivri tırnakların derimi delmeye yeltendiğini hissettim. Uzun sürmedi. Birkaç saniye sonra ondan kurtulmuştum ama bir sorun vardı: Hızla aşağı iniyordum. Gözlerimi kapatıp ağzımı açarak sesim ayyuka çıkana kadar çığlık attığım sahneleri atlıyorum.

Tırnaklarımı zemine geçirip hızımı düşürmeyi düşünüyordum. Beynim benden önce davranıp emri ayaklarıma verdi, yanlış hamleydi. Saliseler içinde çıplak ayak tabanlarımı dağdan son sürat aşağı inen kızağın önüne indirdim. Dünyam yüksek ateşte kavrulmaya başladı. Pembeleşinceye kadar. Uzun zaman takla attım, onlarca kez. Bir ağaç yolumu kesip boynumu kırılmaktan kurtarana kadar. Bir süre yüzüstü, ağzımdan kanlar akarak yerde kaldım. Gözlerimi açmaya mecalim yoktu. Tahmin edersiniz ki, cesaretim de.

Ne kadar yerde kaldım, bilmiyorum. Kendime geldiğimde ise gözlerimi hâlâ açamıyordum. Kulaklarım hâlâ oyunun içindeydi. Git gide yaklaşan ayak seslerini duydum. Dostça adımlar değildi. Daha çok televizyon başında tırnak kemirerek seyrettiğim filmlerdeki, “Biz burada yabancıları sevmeyiz adamım,” diyenlerden biri geliyor gibiydi. Göz kapaklarım benden nefret ederek yukarı kıvrıldı. Yaklaşan tehlikeyle tanışmalıydım. Ayakkabısının burnu benim burnumu öpmeden önceki son adımı, yüzüme avuç avuç kar sıçrattı. Ayılmama yardımı dokunsa da izinsiz, ani ıslaklıklar bana göre değildi. İşaret ve orta parmağını iki göz kapağıma yerleştirip iyice yukarı çekti. Bu hareketin tersini benden daha şanslı olanlara yaptıklarını hatırladım. Ölenlere.

Göz göze geldik. Omzumdan tuttuğu gibi ayağa kaldırdı. Bırakırsa devrileceğimi fark ettiğine emindim, tutmaya devam etti. Yapıştığı omzumun tarafındaki ayağım havadaydı. Asimetrik duruşumun ne kadar çekici olabileceğini düşündüm. Sert görünüşlü, diken sakallı, beyaz bıyıklı, iri adam eliyle yüzümdeki karları temizledi. Neye benzediğimi görmek istiyor olmalıydı. Yetmeyeceğini anladığında karları temizlemeyi de bıraktı. Yüzüm kan içindeydi. Havanın aydınlanmaya başladığını henüz fark edebilmiştim. Gözlerimi örten kar perdesi silindiğinde adamın üç kişi büyüklüğünde olduğunu anladım. Yüzüme bir nefes mesafeden dikkatle bakan yaşlı adamdan kaçırdığım gözlerimi yükseğe diktim. Zirvesinin bulut içinde kaldığı parlak, nadide mücevherlere benzeyen, zümrüt yeşili dağa. Büyülendiğimi gizleyemedim. Kirpiklerim gözlerimin üzerinde dans ediyordu. Dudaklarımdaki engel olunamaz titreme beni ele vermek üzereydi.

Parça parça bulutların arasından sızan birkaç yudum güneş ışığında bile böylesine parıldıyorsa, masalla uyuduğum bir gecenin sabahının ilk defa masaldan daha güzel geçeceğine heves edebilirdim.

Elini üzerimden çekip, “Buralı olmadığını anlamıştım. Şu hâline bak,” dedi. Yerle bir olmuştum. Gözlerimi kıpırdatabilmiş değildim. Önüme geçip dikkatimi dağıtırken gözlerine düşen şapkasını orta parmağıyla yükseltti. Edepsizceydi. “Dün gece burayı kara buladın,” dedi. Ses tellerinden en az biri gurur kırıntılarıyla titriyordu. Ağzımı açıp söyleyebilecek mantıklı bir şey bulmayı umuyordum. Ağzımı eğdim, “Ne yaparsın, benim olayım bu,” der gibi olduğu için duyduğum pişmanlık ardından gözlerime yerleşti. Gözlerini suratımdan ayırmadığı için söylemediğim her şeyi anladığını biliyordum. Ama ben bir şeyi anlayamıyordum. Kar kendi başına yağabilecek kadar olgun bir doğa olayı değil miydi? Onu yağmaya ben zorlamış olamazdım.

Yürümeye koyuldu. Kızakla indiğim yolu adım adım çıkmaya niyetim de, enerjim de yoktu. Üstelik donmak üzereydim. O kadar dikkatle incelenip dudaklarımdaki morluğun fark edilmemesini yaşlılığına veriyordum. Üzerimde yatak kıyafetlerim vardı. Önümden yürüyordu. Dağa yeniden tırmanmaya başladık. Ara sıra başını hafifçe çevirip göz ucuyla beni yokluyordu. Vücudumun görünen yerlerinin kıpkırmızı olduğunu fark etmiş olacak ki arkasını dönmeden her yanı yıpranmış ceketinin düğmelerini açmaya başladı. Omzundan aşağı indirdiğinde gördüklerimi inanamadım. Sıradan, basit suratının bağlı olduğu gövde kırmızı dikenlerden oluşuyordu. Ceketinin tamamını çıkardığında dünya üzerinde sarılmanın en sakıncalı olduğu kişiyle tanıştığımı fark ettim. Bunu hemen birilerine anlatmalıyım diye düşünüyordum. Yine arkasını dönmeden ceketi bana uzattı. İç yüzünde diken olup olmadığını kontrol ettim. Temizdi. Ceketi üzerime geçirdim. Dizlerime kadar inen siyah deri ceket içinde kemiklerimdeki buzlar eriyip iç organlarıma damlıyordu. Yürüdükçe ısınmaya, ısındıkça hızlanmaya başlıyordum. Artık neredeyse yanında yürüyordum.

Adımlarımız aynıydı. Bacak boyumuz arasındaki uçurumu kapatmak için onunki kadar büyük adımlar atıyordum. Sivri burunlu ayakkabısının yarattığı farkı dikkate almıyordum. Ellerini arkasında bağladı. Nerede görsem tanırdım. Sorgu hareketiydi bu. Efsunlu dağı tırmanırken güneş yükseliyordu. Yukarı doğru, yüzüne bakıyordum. Alnındaki boncuk boncuk terler katı görünümüne meydan okuyarak sevimlilik katıyordu. Yürürken adımlarını izliyor, dudaklarını beni tereddüt edecek şekilde kımıldatıyordu. Duyulmayan sözcüklerine ses vermesini istiyordum.

“Neredeyiz,” dedim, “bir asır sürdü sessizlik.”

Gözlerini indirdi. Şimdi de benim adımlarımı izliyordu. Ayakkabılarımı aradığından emindim. Onlarla yatağa girmek gibi bir alışkanlığım olmadığı için ben de pişmandım. Elden ne gelirdi?

“Biz han yargıçlarıyız kimsenin tanımadığı,” dedi. Sorumun cevabı değildi. Üstelik biz de kim oluyordu şimdi? Yaşlı adam, kırmızı dikenleri ve son derece mağdur çocuk olan ben mi? Kesişim kümesinden hoşlanmamıştım.

“Sormadım,” dedim. Ukalaları kimse sevmez, dedi babam aklımın gerilerinde. Kulağımda tokat sonrası uğultusu duydum. Yaşlı adam bakışlarını dikenleri kadar sivriltti. Yok eder gibi bakıyordu. Pervasızlaştığımda işler hep korkutucu yerlere giderdi. Susmalıydım ama devam ettim. “Neredeyiz, diye sormuştum.”

Sessizlik kadar güzel ve onun kadar kibirli biri daha var mı? Hiçbir cevap vermedi ama susması vereceği cevabın tekinsiz geleceği anlamına geliyor olabilirdi pekâlâ. Çekindim. Adımlarımı değiştirdim. Sol ayağa sağ, sağ ayağa sol ayak gidiyorduk. Bu benim küsme hareketimdi. Dağın yarısına kadar geldik. Etrafa kova kova sim dökmedilerse bu parıltının kaynağı neydi? Yaz güneşi ile denize vuran mehtap rengi arası, sarı-gri parlıyordu her yer. Çok uzun süre konuşmadık. Bir çukurun önüne gelmiştik. Büyükçe fare deliği de olabilirdi. Önünde durduk. Bakışlarını tekrar bana çevirdi. Daha yeni tanışmıştık ama böyle bakması en nefret ettiğim huyu olmuştu. Ben çukurun içine bakıyordum. Etrafın ışıl ışıllığının aksine içerisi tabut kadar içine girilmemesi gereken bir yere benziyordu. Şuradan bir tavşan gelip deliğe girerek gözden kaybolsa içim rahat edebilirdi. Dikenli yaşlının harikalar diyarına sabırsızlıkla dalardım.

Kibarlığı elden bırakıp haber vermeden çivi atlayışı yaptı. Dalışın şiddetini azaltmak istediği belliydi. Tombul vücudu çekilmiş taze et gibi dağılabilirdi. Dağın ortasında kalmıştım. Devam edersem varacağım son noktanın bulutların üzerinde oluşu cazip gelmiyordu. Üstelik geri inmek için kızağım aşağıda kalmıştı. Üstelik yalnızdım. Üstelik zaman kaybediyordum ve o huysuz yaşlı beni uzun süre beklemezdi. Taş aramaya başladım. Bir tanesini alıp çukurdan aşağı bırakarak yüksekliği ölçmeye karar verdim. Taşı çukura atıp beklemeye başladım ve çok geçmeden derin bir, “Ah!” duyuldu. Birilerinin kaşı yarıldı. Fazla derin sayılmazdı. Sıcak suyla dolu küvete gireceğimi düşünmeye karar verdim. Önce bir ayağımı tedirginlikle titremesine mani olmaya gayret göstererek içeri soktum. Sonra diğerini. Kenarında oturup bacaklarımı sarkıtır bir pozisyon almıştım. Refleks olacak, parmaklarımla burnumu mandalladım, nefesimi tutup kendimi bıraktım. Üç saniye sonra aşağıdaydım. Atlayış bile sayılmazdı.

Yaşlı ve dikenli yol arkadaşım alnını tutuyordu. Elini kaldırıp akan kırmızı damlalara baktığını gördüğümde biraz utandım. Yüzümdeki karı ve beni yere serişini unutmadığım için özür dilemedim. İlk adımı atan ben oldum. İlerleyebileceğimi nereden çıkardım bilmiyordum. Görünmez engele çarpıp gerisin geri adamın yanına döndüm. Bir kez daha denedim. Daha sert çarptım. Bir sonrakinde burnum yamulmuştu.

Sonunda sırtımdaki ceketinin ensesinden yakalayıp, “Kurallar var,” dedi.

“Dünyada olup da kurallar olmayan yer yok,” dedim. Elleri arkada birleşti. Yaklaşıyordu yaklaşmakta olan.

“Dünyada değiliz.” Bak bunu beklemiyordum. “Öldüm mü?” dedim, gözlerim sulanmaya başlamıştı. Burnumu ceketin koluna silerken yüzünü buruşturdu. “Hayır,” dedi, “dünyadan çıkmak istedin ve gelip seni aldık.” Aydınlatıcı olduğunu zannederek yüzüme bakıyordu. Başımı iki yana salladım. “Dün gece bu dağın zirvesinde yolunu seçmeni bekliyorduk ki, bunu asla yapamayacak kadar korkak olduğunu fark ettik.” Sert oynamaya başlamıştık. “Yataktan düştüm, üstelik sabahtı,” dedim alt pijamamın bacaklarını iki yana çekerek. Hâlbuki beni gördüğünü zaten söylemişti. Onları ben çağırmışım. Yemin ederim hatırlamıyordum.

“Neredeyiz mi demiştin yürürken? Senin dünyan ile diğerlerinin dünyası arasındaki dağda. Kafdağı. Burası ise, yani bu çukur, ne yapacağını bilmeyen misafirlerimiz için han. Biz de yargıçlarız,” dedi. Soruma gelen epey geç cevap için teşekkür etmeden biz anlam kazanmıştı. Yaşlı adam ellerini göğsüne yapıştırarak sürgülü kapıyı açar gibi gövdesini açtı. Devasa, beyaz bir toz bulutu çukurun girişini kaplamıştı. Yaşlı adam ara sıra içini havalandırmalıydı. Göz gözü görmüyordu. Öksürerek önümdeki tozları elimle kovmaya çalışırken bir şeyler netleşir gibi olmuştu. Yanlış gördüğüme ikna olmaya çalışarak yüzümü yaklaştırdım. Kırmızı dikenli ama artık daha zayıf üç yaşlı adam ve ben. Hayır, diyordum, mümkün değildi. Saçlarımı avuçlayıp kökünden çektim. Sağlam bir ayılmaya ihtiyacım vardı. İlkinde gördüklerim değişmeyince tekrarladım. Bir kez daha. Olmadı. Son bir kez daha. Olmuyordu. Vazgeçtiğimde parmaklarımın arasından onlarca saç teli sarkıyordu.

Ani bir hareketle yerimden sıçrayıp ortadaki esas yaşlı adımın dikenlerinden biriyle kendimi yükselttim. Çukurun girişine tutunmaya başarmıştım. Fakat biri ayaklarımdan çekiştiriyordu. Daha güçlü olanı söylememe gerek yok. Tırnaklarımı hayatımda gördüğüm en güzel şeyin toprağına geçirmiş, onu kazıyordum. İşe yaramadı. Tekrar aşağıdaydım. Pes etmiştim. “Kurallar ne?” dedim.

Birbirinin aynısı olan kırmızı diken vücutlu üç diri yaşlıdan hangisi konuşacak diye dikkat kesilmiştim. İlk adam söze girdi. İlginin üzerinde olmasından hoşlanan tiplerden olduğunu düşünmeye başlamıştım.

“Bu eşikten geçebilmek için gerçekten istemek gerekir,” dedi. Bu ilk ve en önemli kuraldı. “Biz han yargıçlarıyız,” diye devam etti. Buraları biliyorduk, elimi “geçelim” anlamına gelecek şekilde salladım, “… kimsenin tanımadığı,” diye ekledim.

“Ve sözümüzün kesilmesine alışık değiliz,” dedi. İkinci kuraldı. Had bildirmede üzerlerine olmadığını anlamıştım. “Sana burada ne yaptığımızı anlatayım. Dünyanın çıkışındayız. Şu büyüleyici yerkürenin sonu fotoğraflarının olduğu yerde aslında bu dağ var. İhtiyacı olmayan göremiyor.”

Nefesimi tutmuş dinliyordum. “Ben buraya nasıl geldim? Ardında ne var demiştiniz? Şimdi nereye gidiyoruz?” Art arda sıralamaya başlamıştım. Sağdaki yargıç aniden beni tuttu ve vücudumu göğsüne geçirdi. Dikenlerinin tamamı gövdemi delik deşik etmişti. “İkinci kural…” dedi. Kan akmıyordu. Sadece karnımdan girip sırtımdan çıkan esintiyi rahatlıkla hissedebiliyordum. İçimde cereyan vardı. Yargıç yerine geçti. Ben yığılıp kalmıştım. Devamını buradan dinleyecektim.

“Kötü başlayan onlarca sabahın her birinde ‘bu dünyadan defolup gitmek istiyorum’ diye sayıklıyordun. Defalarca duyduktan sonra anca ciddiye aldık. Malum, yaşın. İnsanlar ağızlarından çıkana dikkat etmeyi bilmiyor. Neyse, nihayet seni bilincin kapalıyken yakaladık ve aldık. Dağın tepesine oturtup son kararın mı diye bir bakalım dedik. Bu dağ, bir çeşit tılsıma sahip. Zümrütten. Arkası tehlikeli ama gidersen alışırsın. Açıklaması zor ama deneyebiliriz.”

Sözü soldaki yargıç aldı. Ustalıkla iş bölümü yapabiliyorlardı.

“Kafdağı, masallarınızdaki gibi bir sürü yaratığa, doğa ötesi olaylara çok kez kucak açtı. Ama asıl meziyeti başka. Seni dinliyor. İçini. Sonra o şekle bürünüyor. Öylece dursan, uyusan, dans etsen, sek sek oynasan bile. Sen kızağın üzerinde kendine gelirken için buz kesmişti, kararmıştı. Dünyada, başka bir gezegende, mezarda ya da klozetin içinde olman senin için fark etmeyecek gibi duruyordu. Kafdağı’na kar yağdı. Zor bir geceydi. Dağ, seni aşağı kaydırdı. Bize, han yargıçlarına yolladı. Handa konaklayıp ne yapacağına karar vermen için.”

Sözleri bittiğinde yerden kalktım. Ellerimi çırptım. Alkışladığımı sanıp hafifçe eğildi. Sonra ceketimin omuzlarındaki tozları silkelediğimde kendini topladı. Mimiksizdim. “Seçeneklerim neler?” demekle yetindim. Düşünebilen bir dağ, tekinsiz bir han ve dikenli yargıçları garip gelmiyor gibi yapıyordum.

Dikenleriyle beni süzgece çeviren, “Odana dönmek ya da Kafdağı’nın ardında kendine yer edinmek,” dedi. Ya ikisini de istemiyorsam, diye sormak istiyordum. Ama devam etti, “Şu anki tek seçeneğin hana girmek. Yargıçlar hükmü verdi.”

Zorunda olduğumu bilince gerçekten istedim. Kapıdan geçtim. Tek konaklayan bendim. Karar verme işini ağırdan almayı düşünüyordum. Evdekiler beni merak etsinler diye. Dağın arkasına gidip cinlere maskara olacağıma babamla birkaç yaş daha uğraşırdım.

* * *

III. Hafta

 Elimden geleni yapıyordum. Üçüncü haftaya geldiğimizde henüz hiç kural çiğnememiştim.

Han, bir dağın altında olmanın hakkını verecek kadar havasızdı. Her tarafta fareler vardı. Ara sıra insafsız cinlerin atağına karşılık vermek için han yargıçları çukuru terk ediyorlardı. O zamanlar sadece ben kalıyordum, etrafı inceleme şansı buluyordum. Onlarla zümrütten dağa çıkıp dağa yasak giriş yapanları dağın arkasına kadar kovalamak isterdim. İçeride hiç eşya yoktu. Toprak ne istersek o oluyordu. Uyumak istediğimde kocaman bir yatak, temizlenmek istediğimde terleten bir hamam bile oldu. Kim buradan geri dönmek isterdi ki? Sonsuza dek handa kalamayacağımı biliyordum.

Bir köşede yargıçların ganimetleri ve yiyecekleri vardı. Büyük bir hazineden söz ediyorum. Ama bana göre şeyler değillerdi. Buradaki yaratıkların değerli eşyaları. Cin parlatıcı, ölü akrep canlandırıcı gibi şeylerden oluşuyordu. Yiyecekleri berbat şeylerdi. Örümcekler, kuş kanatları, solucanlar… İğrenç damak tatları ve değersiz hazine anlayışları, bunları neden çalınmalarından korkmadan göz önünde bıraktıklarını açıklıyordu.

Gereğinden fazla kaldığımı biliyordum. İma ettiklerinde onlara düşünmem gerektiğini söylüyordum. Esasen düşünülecek bir şey olmadığını bildikleri için üstelemekten çekinmiyorlardı. Bu işin oluru, babamı aç yaratıklara yem etmelerini isteyip odama dönmekti. Kafdağı yeşili kapımı onarıp annemi öpebilirdim. Fakat bu en kolayı olurdu. Dağın arkasına geçmeyi isteyebilirdim. Dünya beni mahcup ediyordu. Han yargıçları oradan tiksiniyorlardı. Bir gün herkesin artık dünyada olmak istemediklerini sayıklayacağını söylediler.

IV. Hafta

Yirmi sekizinci günün gecesinde yeterince isteyerek sahip olduğum yumuşacık yatağımda rüyamda Powerpuff Girls’teki Blossom olduğumu görüyordum. O olmayı yine yeterince istediğim için bir teselli ikramiyesi miydi, bilmiyordum. Ama lider olmak müthişti. Hızlı sarsıntılarla uyandığımda han yargıçları telaş içinde etrafta koşturuyorlardı. Üç yargıcın bir odada aynı anda koşması yıkıcı deprem gibi sallıyordu. Ne yaptıklarını anlamam için gözlüğümü takmam gerekiyordu. Bir yandan sarkarak toprak zeminde gözlüğü arıyor, diğer yandan gözlerimi çizgi olacak kadar kısıp bir şeyleri netleştirmeye çalışıyordum. Neyse ki kulaklarım yine oyunun içindeydi.

“Onu burada bırakamayız,” diyen biri, bir çırpıda yarattığı dolaplardan kucakladığı giysileri çıkarıp büyük poşetlere dolduruyordu. Ona hak vermek için başını sallayan diğeri, “Buradaki son günü, yargıç,” dedi, “eminim bir karar vermiştir.” Olamaz. Kişisel tarihim tekerrürden ibaretti: Hayal kırıklığı. Karar vermemiştim. Uyanmamın sadece yargıçların koşuşturmaları yüzünden olmadığını anlamak üzereydim. Nihayet gözlüğe elim değmişken bulunduğumuz konuk odasının zemini bir darbe aldı. Gözlük sarsıntıda tekrar elimden kaçtı. Henüz ne olduğunu anlamadan bir yenisi zemini yeniden zıplattı. Han yargıçlarının birkaç saniyeliğine ayaklarının yerden kesilmesi ne kadar komikse de büyük bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu anlamıştım. Bir anlığına durulan darbeler arasında gözlüğü bulup bir daha kaçmadan gözlerime yerleştirdim. Camındaki toprağı ellerimle sildikten sonra onlara baktım. Kıpkırmızılardı. Baştan aşağı. Dikenlerin renginden söz etmiyorum. Kan içinde kalmışlardı. Ayaklarının altından kayan topraklar kanla sulanıp çamurlaşmıştı. Yeni fark ettiğim için kendime kızıyordum, oda rezalet kokuyordu.

Zemine atılan darbeler tekrar etmeye başladı. Bu kez aralıkları kısalmış, etkileri artmıştı. Bir tanesinde yatakta havalanıp yere düştüm. Sürekli yataktan düşmek zorunda olduğuma inanmaya başlamıştım. Aman Allahım! Yargıçlardan biri ağlıyordu! Diğer ikisi üzerine kapaklanmış teselli cümleleri kurmaya çalışıyorlardı. Kural koyucu Kafdağı bekçileri, han yargıçları karşımda sevgi kucaklaşması içinde ağlıyorlardı. Sorun büyük olmalıydı.

En güçlü ve yıkıcı darbe yargıcın gözyaşlarının peşi sıra geldi. Çukurumuzun altında yeni bir çukur açılmıştı. Ölüm sessizliği de gecikmedi. Hepimiz çenemizi öne eğmiş çukurun içini görmeye çalışıyorduk. İçinden yükselen ani rüzgâr nefesimizi kesti. Beklenmedik tokat gibi yüzümüze yapışmıştı. Birkaç dalga estikten sonra dindi. Bu kez de zemin kaymaya başlamıştı. Odanın tüm toprağı, çukurun içinde dönen hortuma kapılıp içeri çekiliyordu. Yanında ayaklarımızı çekmeyi de ihmal etmiyordu. Çığlıklarımız birbirine karışmış şekilde bir şeylere tutunmaya çalışıyorduk. Han yargıçlarını bile yenebilecek bu şeyin kimin işi olduğunu bilmek istiyordum. Sırası değildi. Tutunduğumuz yerlerde, zemine paralel şekilde havada bayrak gibi dalgalanıyorduk. Elimiz terleyip kaydığında çukura daha da yaklaşmayı düşünmeden ilk nesneye tutunuyorduk. Odadaki eşyalar sadece yatak ve dolap olduğu için yargıçlardan biri yatak başlığına tutunmuştu. Dolap güven vermiyordu. İkinci yargıç, ilkinin dikenlerinden birine asılmıştı. Üçüncü yargıç ikincininkine tutunmuştu. Ben de son yargıcın dikenlerinden birini sıkı sıkıya kavramıştım.

Çukura en yakın bendim. Hortumun gücü, yuttuklarıyla artıyordu. Doymak bilmezdi. Ayaklarımı içinde hissediyordum. Yatağı da kendine çekmeyi başardıkça ona yaklaşıyorduk. Diz kapaklarım çukurdaydı. Onları bırakırsam kurtulma imkânı verecektim. Zaten henüz bir karar verememiştim. Sadece bu işi başımıza kimin sardığını çok merak ediyordum. Öğrenemeyecektim. Hortum uğultusu arasında ince sesimin duyulmasını ümit ederek, “Her şey için teşekkür ederim,” dedim. “Baban,” dedi biri, “bunu geri dönebilmen için o yapıyor.” Zihnimde yaprak bile kıpırdamadı. Buradaki hortumun beynimle kalbim arasında büyük bir yıkıma yol açtığı yıllar daha erken çocukluk yaşlarıma denk geliyordu. Babam, böyleydi.

Dikeni bırakıp aç gözlü, geniş boğazlı hortumun beni tek lokmada yutmasına izin verdim.

Sonrasını hatırlamıyorum.

* * *

Gözlerimi araladığımda ağlamaktan şişmiş ve kızarmış gözleriyle annem tepemdeydi. Gözlüğümü gözlerime yerleştirmeye çalışıyordu. Odamda, yatağımın yanında, yerdeydim. Birkaç dakika önce başımı çarpıp bayıldığımı anlamam için annemin korku dolu bakışları ile babamın iflah olmayacağıma dair kanıtlara sahip yüz ifadesi yetiyordu.

Gözlerim dünyayla aramdaki Kafdağı’na takıldı. Kapı ağzına kadar açıktı. Yere düşme sesimi duyup hışımla açtıkları belli oluyordu. Bana bakan dış yüzeyinde döküntü, çizik ya da göçük yoktu. “Odama dönmeye karar vermiştim,” diye fısıldadım. Annem kaşlarını kaldırıp tekrarlamamı umarak dudaklarıma baktı. Odamın han yargıcı olacaktım. Kendimin Blossom’u. Bunun yerine, daha yüksek sesle, “Bir daha bana masal okuma anne,” dedim. Birkaç damla gözyaşını da yüzüme damlatmasını böylece hak ettim.

Elif Şeyda Doğan

Eylül 1994’te Ankara’da doğdum. Çocukken Ankara’dan İzmir’e taşındık. Ege Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldum. Bundan sonraki hayatımın okuyarak ve yazarak geçmesini umuyorum. Fantastik edebiyat ile hem yazma hem okuma olarak yakından ilgiliyim. Daha önce birkaç internet dergisinde editör ve yazan olarak yer aldım. 2013 senesinden itibaren fanzin dünyası içindeyim. Birçok fanzinde eserlerim yayımlandı. Şimdilerde ise iki kişi olarak CosmicZion Zine (czz) adlı fantastik edebiyat, uzay ve mitoloji fanzinini çıkartmaktayız.

Biz Han Yargıçlarıyız Kimsenin Tanımadığı” için 8 Yorum Var

  1. Kaleminize ve emeğinize sağlık… Özenle yazılmış, harika bir öykü çıkmış ortaya! Sevgiler :slight_smile:

  2. Elif dedi ki: dedi ki:

    Keyif almanıza çok sevindim. Teşekkür ederim. :woman_mage:

  3. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @Elif

    Şizofrenik ama tutarlı, asi ama düzenli, üstelik kendi içinde belli bir akışta ilerleyen bir hikaye yazmışsın. Hikayelerinde belli bir tarza sahipsin. Bu sefer yazdığın daha bütünsel ve belli bir amaca yönelik olduğundan sanırım daha yakın geldi bana. Biliyorum, eski usul ama sanırım kendi böyle daha rahat hissediyorum.

    Bununla beraber kaleminin de böyle aktığını anlayabiliyorum Yani bu sensin ve senin mahlasın olsa “Pow Pow Ayini” olurdu çünkü ne zaman avatarını görsem yanında bu adı görmeyi bekliyorum. Sanırım seni öyle hafızaya yazdım.

    Bu yüzden sevgili Pow Pow Ayini, karaketerinin can sıkıcı bir ergen gibi davranmasını istediğin yerde bbenim sinirim bozdu, rüya alemi içinde bizi soktuğun labirentte yolumu kaybettim.

    Bazı yerlerde ifadesel olarak tekrar ziyaret etmek isteyebilirsin diye aşağı bırakıyorum.

    Elden bırakmak yerine vazgeçmek daha uygun gibi.
    Birinci tekil olarak hikayelerini anlattığını biliyorum ama her cümlenin sonunda “-im” iyelik eki bir yerden sonra okuyucuyu yeteri kadar öykünün içine girmesine - bende biraz öyle oluyor belki de-engel olabilir mi? Örneğin küçük bir paragraf (Yaşlı ve dikenli … ile başlayan) içinde uzunlu-kısalı cümlelerini örnek vermek isterim. “Gördüğümde utandım” - “Yüzümdeki-unutmadığım-dilemedim”-“ben oldum” - ilerleyebielceğimi-çıkardım-bilmiyordum."-“döndüm”-denedim"-“çarptım”-burnum". Belki biraz seyreltmek istersin. Anlatabilmiş olmak umuduyla.

    Her zman ayrı bir macera demiştim. Yine öyle oldu.

    Eline ve düşgücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  4. Merhabalar,

    Kafdağı zihinlerimizde genelde varmak istediğimiz, ulaşılmaz bir yükselti olarak canlanırken; kurgunda Araf etkisiyle karşılaştık. Kararsızlığın çok farklı türüne aşina oluyoruz çoğu zaman. Öyküdeki ikilem ve handaki bekleyiş hali kimilerimiz için bir ömür devam ediyor sanırım. Bilmiyorum, bir çocuğun gözünden düştüğümüz bu bildik diyarın bekleme salonunda vakit geçirirken zihnim farklı yerlere dalıp gitti. Kafdağı içimi dinlese ne bulurdu acaba diye düşünürken buldum kendimi.

    Kimsenin tanımadığı han yargıçların beni talepsiz bir şekilde ikilemlerimle boğuşmaya itti. Ki gerçekten talep etmemiştim. Kalemin gücü burada vuku oluyor sanırım. Bahsedilenler zümrüt yeşili bir kapıdan Kafdağı’na varış mı yoksa sadece başını yere mi vurdu diye düşünmüyorsun. Derdin tüm bu olanları sorgulamak değil de içindeki dikenleri batan yargıçlarla arafında baş başa kalmaktan kaçmak olabiliyor.

    Zihnine sağlık, keyifle okudum dağın eteğine dahi varamadan karlarda yuvarlanmakla meşgulüm.

  5. Elif dedi ki: dedi ki:

    Ezgi, bana öykülerimi sevdiriyorsun. Uzun uzadıya üzerine düşünmen çok mutlu ediyor beni. Böylesine etkilemesini hiçbir zaman beklemiyorum yazarken. Bunlar benim içimi anlatma biçimimdi. Senin içinde karşılık bulması çok hoş bir tesadüf benim için. Ben de arada kalmamakla meşgulüm. Sevgiler!