Öykü

Daireler

Suretten karanlığa bakan karanlık gözler… Başarmış mıydı? Bilinmezlik kıyafetini giymiş bu minik adama kadeh kaldırırken, ayyaşın seyir defterine not düşüyorum. Dünya tarihi yirmi nokta sıfır iki nokta iki bin yirmi…

Nazif Bey ile üç ay önce tanışmıştık. İkimiz de Tarama Bürosuna sürgün yemiş gariplerdik. Ben paspallığım yüzünden tarama cezası almıştım. Daha sonra öğrendiğime göre o bir buçuk senedir tarıyordu. Devlet dairesi çalışanları kendilerinden uzakta duran bu kısa boylu adamdan çekiniyorlardı. Bir o kadar da aşağıladıkları bu küçük adamın, temiz ama modeli geçmiş giyiminden çok gözleri dikkatimi çekmişti. Bakışları çok uzaktan ama samimi gelmişti. Genelde bana baktıklarında yağlı saçlarıma ya da derbeder halime dikkat kesilirlerdi. Ama o… Yollarımızın kesişmesi dün gibi aklımda. Bilgisayarın ekranın arkasına saklanmış 1984 ü okumaya çalışıyordum. Sıkıldığımı sezmiş olacak ki; gözlerimin içine bakıp gülümsemişti. En şık görüneninden, en paspalına, kanun içinde yol bulanından, kılıfına uyduranına türlü delilerin evraklarından kaçmak için sığınmıştım Orwell’a. Roman Akmıyordu ve çok sıkıcıydı. Bu sırada başıma dikilen şefim, rokfor avukatın evrakını elinde sallayarak beni sobelemişti.

“Kerim Bey! Burası kütüphane değil. Mesai saatlerindeyiz. Lütfen Elif Hanım’a yardımcı olunuz.”

“Ne demek, müşteri velinimetimiz…”

Elimdeki eseri çürümüş bir yaratık yüzünden bırakmıştım. Takma burunlu, ölü balık bakışlı, parlayan sarı püsküllü, ekşi parfüm kokulu bu kadınımsı yaratığın, tüm aşağılayan ve güvensiz bakışlarını göğüsleyerek, iki cilt, yirmi iki fasikülden oluşan evrakını tarama işine girişmiştim. Tabi ki ne kadar ağır; o kadar sağır. En azından ellerimde ki titremeyi unutuyordum. Mesai saatinin bitimine yakın Nazif Bey bir anda yanımda belirmişti.

“Kaç saat çalışacaksınız?”

“Bu gece yatıya kalırım herhalde.”

“Ben Nazif…”

Tokalaşmak için uzattığı elini sıktıktan sonra evrakların ikinci cildine yakın kısmını almış, köşedeki masasına gidip taramaya başlamıştı. Teşekkür bile edememiştim. Küçük bünyesinden beklenmeyecek kadar hızlıydı. Sanki başka bir yerdeymiş gibi çalışıyordu. Sanki başka bir şey yapıyormuş gibi… Görünen yaşından çok daha geride kalan gözleri, saf bir neşeyle parlasa da çok dikkatliydi. İki saat sonra ona yetişemeyeceğimi anlamıştım ve kalan altı fasikülü de almasına sevinmiştim. Saat gece on bire doğru, kör taklidi yapan dev hatun heykellerinin arasından geçmiş, adliye binasının çıkışında özgürlüğümüzü ilan etmiştik.

Nazif Bey, bazen bu heykeller canlanır diye çok korkuyorum. Ellerinde ki teraziyi şu güvenlikteki garibanlara fırlatıp, kılıçla gelene dalacaklarmış gibi geliyor. Gözlerindeki örtü, yılanlar falan… Beni fena ürkütüyor.

Yüzünde ki garip gülümsemeyle yetinmiş ama cevap alamamıştım.

“Galata’ya geçelim mi? Sizinle bir iki duble rakı içer, sohbetleriz.”

“Afiyet olsun… Bize buyurun derim.”

“Size mi gidelim. Hay hay… Ben bir Yetmişlik alsam, afiyetle…”

O içmiyordu. Ne güzel demiştim; ciğerlerimdeki ucuz dumanı Kasım Rüzgârına savururken. Rehberim, ben ve cebimdeki otuz beşlik konyak şişesi; önce sıkışık Metrobüs yolculuğunu atlattık. Daha maceralı ve daha sıkışık tramvay aktarmasından sonra kendimizi Haseki’ de, Sarı Musa Sokak’ da bulduk. Virane apartmanların sonradan görme bir özenle çakılmış plastik doğrama pencereleri, kenarlarından fırlayarak semaya paslı dualarını sunan çanakları, örümcek ağlarından hallice kabloları ile rejime girmiş dev misali elektrik direkleri bizi düşmanca karşılamıştı. Belki bu dar sokak, bu küçük adamı görmezden geliyordu. Ama benim gibi leş kokulu,bir doksanlık bir pejmürdeye gözdağı veriyordu.Sokağın biraz ilerisinde büfeyi görünce ne sevinmiştim. Tenteleri maya kokulu dükkânların efelenmesi ne güzeldir. Tezgâhın ardındaki genci daha fazla tedirgin etmeden, son yüzlüğümü toslayarak alışverişi hızlıca yapıp çıktım. Küçük konyağı, meyve suyumsu şeyi, iki paket karışık çerezi bozukluklarla birlikte ceplerime tıkıştırırken, kılavuzumun ardından apartmanların en eskisine girmiştim bile. Dördüncü kata ulaşmıştım ki öksürüklerim merdivenlerde yankılanmıştı. Nazif Bey tüm ciddiyetiyle evinin kapısını açmış beni bekliyordu.

“Buyurun, hoş geldiniz.”

“Ayakkabılarımı çıkarayım mı?”

Sorumu duymazdan gelmiş içeriye ayakkabılarını özenle çıkarıp girmişti. Ellerinde ayakkabılarla bana cevap verir gibi gülümsemişti. O sırada içeriden yanan ışıkla aydınlanan acayip abajura çöktüğüm yerden göz ucuyla bakmıştım. İçimde garip bir ürpertiyle altından koridora geçmiştim. Koridorun hemen solunda mutfak, biraz ilerinde sağda kapısı mühürlenmişçesine kapalı dairem yazılı bir oda… Ki orada ne yazdığını ilkin anlamamıştım. Çaprazında lavabo, bir oda daha ve sonunda salon. Yani misafir odası.

“Buyurun.”

Yine sakin, yalnız, uzaklardan gelen sinik bir sesti. Ezbere söylenmiş gibi. Ben cebimden konyağı çıkarmış misafir odasını inceliyordum. Girişteki duvarın sağına asılmış, denizin üzerine ve çevresine yansıyan bir gün batımını resmeden vasat bir tablo, tavandan sarkan kesme taşlı avize, ortada iri kıyım bir sehpa, hâkî yeşili kadife koltuk takımı ve dantelli örtüsü… Perdeler yine kadife ve sımsıkı örtülmüş. Girişin biraz önündeki tekli koltuğa çökmüştüm. Arkamdaki masanın üzerindeki keskin hatlara sahip yeşil camdan kül tablaları ile gümüş gondol, uyumsuz bir üçlüyü oluşturuyordu. Masanın duvara yakın köşesine saklanmış çerçeve içinde bir fotoğraf vardı. Fotoğrafta, gelinden çok solunda ki küçük adam dikkat çekiyordu. Acayip bir tulumun üzerine papyon takmış üzerine yelek geçirmişti. Gelin mahcup bir şekilde sağına yönelmiş birkaç kişiyle sohbet ediyormuş gibiydi. Sanki toplu çekilmiş bir fotoğrafın hatırlanması gereken kısmı kesilmiş, çerçevelenmiş ve duvara mıhlanmıştı. Daha yakından bakmak için kalkacakken Nazif Bey elinde tepsiyle koridorda belirmiş, önümdeki sehpaya kesme kristal bir bardak, meyve dolu tabakla, küçük çerez kâselerini koymuştu. Meyve neyse de badem ve fıstığa hayır diyemezdim.

“Sağ ol Nazif Abi.”

Mutfağa yumuşak bir hızla geçerek yine kaybolmuştu. Arkasından seslenecekken sokak kapısın girişinde asılı kalmış gibi görünen abajura bakakalmıştım. İşin ilginci koridorda kapıların ve kasalarının sıralanışı, hızla giden ama çıkışa çarpan bir cismi resmediyordu. Yine bir ürperti gelmişti. Bademlerin üzerine koca bir yudum konyak alırken, dikkatimi salonda ki eşyaların eskiliğine vermiştim. Sanki burada yıllar önce birileri yaşamış ama şimdi müze intizamıyla korunup, arada bir gelen konuklara ziyaret için açılmış gibiydi. Bu sefer nazik ev sahibim elinde dumanı tüten iki kupayla belirdi. Birini sehpaya koydu diğerinden bir yudum alıp, karşıdaki üçlü kanepenin en ucuna oturdu.

“Abi bu ev babadan falan kalma galiba?”

“Güneşlikler ipek mi ağabeyciğim?”

“Biraz konyak ister misin?”

“Pazartesi sabah bizim kel şef acayip şaşıracak.”

Nazif Bey, tüm sorularıma gülümsemiş, yerinden kalkıp yine koridorda kaybolmuştu. Bu sefer dairem yazılı odasına girmişti. Ben yine ayrıntılarını iyice belirleye çalıştığım cisimle baş başa kalmıştım. Evet, kesinlikle el yapımı bir maket gibiydi. Altında ki kısımdan da ampulün ışığını dağıtmak için cam çerçeve konmuştu. Büyük bir ustalıkla tavana montelenmişti. Altında ki girinti çıkıntılarda özenle yapılmıştı. Sanki metal havası vardı. Rengi mutfaktan ve salondan gelen ışıkla sanki yeşil gri ve mavinin dansı gibiydi. Ya da koyu kahve şimdi pek hatırlayamıyorum. Bu sefer elinde kitaplarla birkaç dergiyle odasından çıkmıştı.

‘Saçmalıklarla yorulma. Güzeldir. Okursan seversin.’

Kan Damarlarında Yolculuk. Isaac Asimov’un kitabı. Okat Yayınları… Sanki yeni basılmış gibiydi.

“Teşekkür ederim Nazif Abi. Aslında ben klasikleri severim. Özellikle…”

Kupasından derin bir yudum almasıyla yine gözleri uzağın karanlığına bürünmüştü.

“Sigara içebilir miyim abi?”

“İstersen pencereyi açayım?”

”Ben de Sultanahmet’te oturuyorum.”

“Pazartesi öğle arasında yemeğe gidelim mi? Bildiğim bir esnaf lokantası var.“

“Kar kokusu var gibi. Bu sene yapar mı dersin?”

Sıkılmıştım. Sigaramı boşalan konyak şişesine söndürdüm. Şişeyle hediyemi cebime attığım gibi kalkmıştım. Ama koridora gitmeyi göze alamamıştım. Gözlerimi yerdeki mozaiklerin ayrıntılarına vermiş, tepemdeki şeyi görmezden gelmiş çıkacakken, Nazif Bey yine yanımda belirmişti. Kapıyı açarken gözleri geri gelmişti.

“Yine bekleriz.”

“Pazartesi görüşeceğiz zaten ağabeyciğim. Ya zaten bizim şef mosmor olacak.”

Ben ayakkabılarımı giyerken Nazif Bey kapıyı yavaşça kapatıyordu. O sırada cismin altında ki garip katları dikkatimi çekmişti. Merdivenlerden hızla inmiş, bir sigara yakmış, hızlı adımlarla sokağın pis kokulu soğukluğundan caddeye yönelmiştim. Tramvaya koşar adım yürürken bir fısıltı duymuş ve hafifçe sağımdan gelen sese dönünce asmalarla çevrili balkonun altında biri varmış gibi gelmişti bana. Cebimde ki konyak şişesinden izmarit kokulu iki derin yudum almış ve durağa kendimi zor atmıştım.

Hafta sonu ve sonra ki Pazar çok önemli bir şey olmamıştı. Küçük Ayasofya tarafında, giriş katta ki fakiranemde içerek televizyonda ki öğle gevelemeleriyle, kuru pilav zıkkımlanmak haricinde pek bir şey hatırlamıyorum. Zaten Nazif Ağabey ile geçirdiğim anlar ve genelde monolog şeklinde geçen konuşmalar zihnimde taze bir şekilde duruyor. Sadece alkolle ne kadar korurum işte o muamma… Ama o cumartesi gecesi olanlar konuyla alakasız olsa da gırgır bir durumdu. Tam sızmak üzereyken kulağımda çınlayan sesin televizyondan gelmediğini anlamıştım.

“Satttınnızzzz ulennnn… ne varrrrssaaasatttııınnnııızzz….satıınnnnnn…saaaaatttttyyyy… lllaaayyyynnnnn…amu……………………..kkk…………………….kallllaaannnn… bğazı da kanallllllınıda satıyyynynnnnnnn…”

Kafamdaki çınlamalarla küfürler sanki birbirine tempo tutuyordu. Duymazlıktan gelip gürültüye ayak uydurmuştum. Yine sızacakken, küfürlerin kaynağı sonunda tam penceremin önüne yığılmış ve ağlamaya başlamıştı. Şişenin çalkalanış sesi boğazdan yuvarlanırken, hıçkırıklar ve sızlanışlar kesiliyordu. Sonunda duvara asılı duran Canım’ı elime almış, pencereyi açıp akortsuz tellerine vurmaya başlamıştım.

“Ağlama yar ağlama anam, mavi yazma bağlama.”

“Mavi yazma tez solar anam, ciğerimi dağlama.”

Canım’ın dengesiz telleri, benim titrek vuruşlarıma ve benim zavallı gırtlağımdan çıkan boğuk sesime çok dayanmadı. Alta ki tellerden biri koptu, orta teller iyice gevşedi. Bunun üzerine penceremin önünde ki berduş ayağa kalkmış anlamsızca tekmil getirerek asker selamı çakmıştı. Ben de selam çakmıştım.

“Sağ ol asker!”

“Gepsiz selmamlamm laynnnnn hem bennnbnbaşıyımmıyım…”

Elinde ki şişeyi penceremin demirine fırlatmıştı. Bir süre sonra dönüp;

“Gtme… Sakın ha… Darlmca gücennnnmce yoooooooogk… Gieeeetme……Giiidiiieeeceksen hmamma git bakkkk bogggg gibnnn kokyyynnnnnnn….naahhh orrrddddd… gtmmmmeeee saaan mhtttaaaacccııımmmmsyyna muhtaacccmmm”

Sağa sola seğirterek boş sokakta kaybolmuştu. Şişe kırılmamıştı ama yüzümde köpek öldüren şarabının lekesiyle kanepede yığılmıştım. Pazar öğlene doğru uyanmış soluğu arka sokaktaki hamamda almıştım. Gece de Canımın tellerini onaramamıştım.

Pazartesi daireye yine gecikmiştim. Kel şefimden tebrik yerine azarımı işitirken, Nazif Bey yine uçmuş kara gözlerle önünde yığılmış evrakları taramaya başlamıştı. Masa başı çekişmelerinden kurtulmanın tek yolu işe gömülmektir. En azından bizim gibi olan ayaktakımları için. İzin isteyip beş altı dosyayı da ben alıp karşı köşeme çekilmiştim. Öğle arasına doğru herkes arazi olmuştu. Nazif Bey’i masa başı mahkûmiyetinde ziyarete yaşlıca bir kadın gelmişti. Belki o da bu koca daireler yığınından oluşan binanın yaşlı hükümlülerinden biriydi. Onlara çay almıştım.

“Hoş geldiniz Efendim. Ben Kerim. Çay ocağı kapanmadan size çay getireyim dedim. Kusura bakmayın biraz döküldü.”

Nazif Bey’in parmakları bir klavyede, bir tarayıcıya sürdüğü kâğıtlardaydı.

“Sağ olun Kerim Bey. İşte ne yapacaksın. Böyledir Nazif. Bir çalışmaya başladı mı durdurana aşk olsun. Ben Melike Altıparmak.”

“Evet… Memnun oldum efendim. 14. İcra Dairesi’nde misiniz?”

“Yok evladım. Ama evet, Nazif eskiden oradaydı. Ben yukarıda 10. Sulh Hukuktayım. Nazif dayımın oğlu olur. İşte ne yapacaksın kader…”

Melike Hanım bir süre sonra kalkmış ben de peşinden hızla çıkmıştım. B bloğun giriş kapısında onu yakalamış ve yukarıda birinci katta ki yemekhane de yemeğe çıkmaya ikna etmiştim. Sormama gerek kalmadan, yürüyen merdivenlerden çıkarken anlatmaya başlamıştı.

“O kazadan sonra böyle oldu. Balıkesir de… Önce hissetmedi kimse ama… O zaman 10 yaşına basmıştı. Ailece doğum gününü kutlamış sonra oynamak için güneşin açmasını bahane ederek dışarıya kaçmıştık. Şubat yağmurlarının doldurduğu büyük bir temel çukuru vardı. Orada kalas parçalarını iplerle bağlamış, yüzdürüyorduk. Eh işte ne yapacaksın, çocukluk. Hava bir anda dönmüştü. Hiç gözümden gitmiyor dev bir bulut peydahlanmıştı göğe. Yıldırımlar kıyamet gibi… Bütün çocuklar çil yavrusu gibi evlerine kaçarken Nazif meğer orada kalmış. Yıldırım düşmüş yakınına. Öyle demişlerdi. Biz dededen Balıkesirliyiz. Tanınır, bilinir ailelerden… Merhaba Necla Hanım.”

Yemekhaneye girmiştik. Melike Hanım birkaç masaya selam verip ayaküstü konuşmuştu. Herkes bana alışkın olduğum bakışlarla bakıyor, bir süre sonra gülmeye başlıyordu. Allahtan Melike Hanım yanıma gelerek beni uyarmıştı.

“Evladım… Sen benim oğlum yaşındasın, evladım diyorum kusuruma bakma…”

Gözleriyle göbeğimin alt kısmına işaret etmişti. Yemekhaneye girerken ceketimin son kalan düğmesini açmıştım. Tabi haberim olmadan, fermuarımdan çıkan kirli krem gömleğimin ucuyla herkesi selamlamıştım. Ceketimi hemen örtmüş usulca masaya oturup durumumu düzeltmiştim.

“İki ay hastanede yattı. Sonra yine neşeli haline döndü. Tek çocuktu ama kuzenleri yeğenleri ve bizler onu yalnız bırakmazdık. Ne yapacaksın… Yetmiş beş yılının ortalarında dayım devlet demir yollarına atandı. Yengem çok üzülmüştü bizden ayrı kalacak diye. Hazırlıklar bittikten sonra buraya geldiler. Aile bağlarımız o zamanlar kuvvetliydi. Yine aydan aya görüşür birleşirdik. Tabi zamanla mesafeler uzadı, görüşmelerimiz, toplaşmalarımız azaldı. Nazif İstanbul a geldiklerinde daha da içine kapandı. Allah’tan televizyon vardı. Uzay dizileri, uzaylılar onu kendinden geçiriyordu. Hep o filmlerden, dergilerden, kitaplardan etkilenir ben de uzaya gideceğim derdi. Şükür dayım sayesinde memur oldu ama… İşte ne yapacaksın. Yeğenlerinde kuzenlerinde çok emeği vardır. Belki Nazif i biraz sıktı ama… Keşke o kızla evlendirmeselerdi. Nazif de onu çok istemişti. Barbarella’m benim derdi. Dayımda kasabadan tanıdığı çıkınca düğünlerini yapmıştı. Meğer kızın sevdiği başka birisi varmış. Hepimizi aldattı barbarın kızı. Sonrada takılarla, Nazif’ten yürüttüğü paralarla aşığıyla Almanya ya kaçtı. Dayım felç geçirdi. İki sene sonra vefat etti. Yengemde çok yaşamadı. Nazife Haseki’deki binayı bıraktılar. Bizim hayırsız akrabalar onu kandırıp şimdi kaldığı daireyi bile alacaklardı. Şükür rahmetli eşim önayak olmuştu da şimdi oturduğu dairede yaşıyor. Eh ne yapacaksın… Seni sevmiş ama sana güveniyor. Bana müsaade Kerim Bey oğlum. Sen yemek yemeyecek misin?”

Tabldotunu almış biraz ilerideki masaya çökmüştü. Ben de kapağı dışarı atmış üç beş sigarayla iki bira yuvarlamış bu sırada düşüncelere dalmıştım. Yine saati geçirmiş soluk soluğa büroya girmiştim. Kapının hemen önündeki köşede bir gurup memur elleri önlerinde mahcup, bizim kel şef başlarında iki kat mahcup, bağırıp çağıran başsavcının tükürükleriyle yıkanıyorlardı.

“Bak hâlâ oturuyor! Lan şerefsiz senin karşında başçavuşun eşeğimi anırıyor! Kalk dedim!”

Nazif Bey in gözleri, karanlık kararlılığıyla bambaşka diyarlara uçmuş, çalışmaya devam ediyordu. Savcının koruması, omzundan tutunca ayağa hızla kalkmış, önündeki masa savcıya savrulur gibi, itilir gibi açılmıştı. Koruma, Nazif Bey in elini kaldırmasıyla geriye düşerken, ben ikisinin arasına atlamıştım. Tam da o sırada, ağlayarak korumanın üzerine çökmüştüm…

“Yüzbaşım! Canım Sarı Yüzbaşım. Sen benim hayatımı kurtardın. Ver ellerini öpeyim. Kahraman yüzbaşım. İsterse bin yıl geçsin seni unutmam. Sarı yüzbaşım senin…”

Adliyenin revirinde uyanmıştım. Başıma kimin vurduğunun önemi yoktu. Başımda ki şişinde. Nazif Bey sedyenin yanında oturmuş bir şeyler okuyordu. Çok mutlu uyanmıştım. Bir süre sonra soluğu yine dışarıda almıştık. Hem de elimde bir hafta izin raporuyla.

“Nazif Abi Karaköy’e kaçalım mı? Rakı balık yapar sonra…”

“Afiyet olsun. Bize buyur.”

“Size mi gidelim? Hay hay Nazif Abi’m benim. Ben bir eve uğrasam. Sonra sana gelsem olur mu?”

Yine bildik ve uzaktan gelen gülümsemesiyle yanıtımı almıştım. Tramvay Haseki durağında durunca Nazif Bey sanki ben gelmeyecekmişim gibi el sallamıştı. Ama ben Nazif Bey ile Canımı tanıştıracaktım. Benden beklenmeyecek bir hızda gitmiş Canımın yırtık çantasını omuzlamış sokağın başına gelmiştim. Bu sefer tüm sokak sakinlemişti. Ben yine tetikte tüm binaların alaycılığını görmezden gelerek büfeye girmiştim. Bir küçük konyak, badem ve fıstık almış, otuz yedi numaralı apartmanı bile bulmuştum. Arkamdan gelen sinsi sessizliği o tiz ses bölmüştü.

“Gitme… Sakın gitme…”

Dış kapı şükür ki açıktı. Hızla koşarak arkama bakmadan dört katı çıkmıştım. Zile basmama gerek kalmadan, yüzünde çok daha mutlu bir ifade ile kapıyı açmıştı.

“Buyur. Hoş geldin.”

“Hoş bulduk abim. Canım’ı sana getirdim. Biraz ruhumuz şenlensin dedim.”

Girişte tavanda ki o acayip şey yoktu. Belki benim gibi o da rahatsız olmuş onu söküp bir yerlere kaldırmıştı. Keyifle misafiri olduğum müzeye girmiş, bana tahsis olduğunu düşündüğüm tekli koltuğa oturmuştum. Biraz akort yaptıktan sonra başaramamış tellere vurmaya başlamıştım. Belki sadece bana öyle gelmişti ama çıkan sesin elektronik ve detone bir tınısı vardı. Ya da bu tarihi odanın akustik bir gizemi vardı. Tellerimin eksikliğine rağmen devam ettim.

“Anlatmam derdimi dertsiz insana

Dert çekmeyen dert kıymeti bilemez

Derdim bana dermanmış bilmedim

Hiçbir zaman gül dikensiz olamaz

 

Gülü yetiştirir dikenli çalı

Arı her çiçekten yapıyor balı

Kişi sabır ile bulur kemali

Sabretmeyen maksudunu bulamaz

 

Ah çeker aşıklar ağlar zarınan

Yüce dağlar şöhret bulmuş karınan

Çağlar deli gönül ırmaklarınan

Ağlar ağlar göz yaşını silemez

 

Veysel günler geçti yaş altmış oldu

Döküldü yaprağım güllerim soldu

Gemi yükünü aldı gam ile doldu

Harekete kimse mâni olamaz.”

Gözlerinde ki karanlığa ışık dolmuştu. Gülümsemesine inat yaşlar yanaklarından damlamıştı. Büyük ustanın sözlerine canımın telleri yeterince dayanmıştı. Kimse mâni olamazdı. Bir anda tüm teller muhteşem final ile salmıştı kendini. Nazif Bey hızla dairem yazılı odasına gitmiş kapısını açıp beni çağırmıştı.

“Buyurun.”

Kanyak şişesinden üç beş yudum almış, gizemli odanın keşfi için yavaş adımlarla içeri girmiştim. Duvara kadar demir raflarla çevrilmiş, kitaplarla ve dergilerle doluydu. Tekli bir kanepe ve kanepenin önünü ve çevresini saran değişik bir masa vardı. Tam karşısında, tüplü bir televizyonun yer aldığı televizyon ünitesi kaykılmış bir vaziyette duruyordu. Boş kalan yer yok gibiydi. Barbarella elinde lazer tabancasıyla karşıda ki Uzay Yolu ekibine selam yolluyordu. Bay Tekin, Buck Rogers 25. yüzyıl yazılı afişleri anımsamıştım. Benim tanıyamadığım böcek kıskaçlı uzay canavarları, değişik uzay gemileri, altlarında X Bilinmeyen yazısıyla her yere yapıştırılmıştı. Kanepenin yanında ki sandalyeye oturacakken Nazif Bey aradığını bulmuş ve bana uzatmıştı. G. Altov ile V. Juravleva’nın yazdığı Evrenin Türküsü romanı. Maya Yayınları Bilimkurgu Dizisi. Gözleri yine aydınlanmış damlalarla dolmuştu.

“Güzeldir. Mutlaka oku”

“Teşekkür ederim canım ağabeyim. Mutlaka okuyacağım.”

“Bu kitapların hepsini okudun mu?”

“Masayı sen mi yaptın?”

“Benim kafa da taş gibidir.”

“Askerliğini nerede yapmıştın?”

“Yıllardır videokaset görmemiştim be abi. Üretiyorlar mı daha?”

Yanıtsız kalan tüm sorularıma karşı video oynatıcıya kaseti sürmüştü. Bulanık bir görüntüyle TRT’den kaydedilmiş Uzay Yolu dizisinin bir bölümü başlıyordu. Harika bir dublajla izleyince çocukluğuma gidivermiştim. Nazif Bey, Kaptan Kirk edasıyla kanepesine kurulmuş ellerini masasının gizli bölmelerine sokmuştu. Tek eksiğin odun sobasından gelen çıtırtılar olduğunu düşünürken, rahat sandalyemde içim geçmişti. Uzaktan biri, “Buck! Dikkat et eğil,” diye seslenmiş, seken lazer silahının sesi ile sandalyeden düşecektim ki kendime gelmiştim. Nazif Bey Atılgan ile ışık hızını aşmış uçuştayken, tepesinde yine o cisim belirmişti. Uyku sersemi tavandan sarkan bu metalik şeyin uzay gemisi maketi olduğuna kesin karar vermiştim. Ama odaya girdiğimde dikkatimi çekmemişti. Altında ki kısım da katlar vardı. Sadece iç içe geçmiş yüzlerce belki binlerce katlar… Merkezden dışa doğru açılan ya da dıştan merkezi saran bu daireler sanki ara ara değişik renklere bürünüyorlardı. Odada sanki anlık renk cümbüşü oluşmuştu. Sonra bulanıklaşmış ve etrafta gördüğüm her şey titremeye başlamıştı. Nazif Bey’in gözlerinin bebeği karardıkça büyümüştü. Sanki o zifirin içinde renkler dans ediyorlardı. Çok korkmuştum. Ama sakince kalkmış, Canım’ı diğer odadan almıştım. Şişemden koca bir yudum çekmiş koridorun sonuna yürürken Nazif Bey yanımdan kapıyı açıvermişti.

“Yine beklerim.”

“Kusuruma bakma abi… Bazen değişik şeyler görüyorum. İşte hep bu zıkkımdan. Bırakacağım ama…”

Yine meşhur gülümseme ile uğurlanmıştım. Merdivenlerden inişim hiç bitmeyecekmiş gibiydi. Attığım adımlar sanki yıllarca sürmüştü. Sonrası derin bir uyku. Rüyamda annemle babam mezarlarının üstünde dans ediyorlar, bir yandan da beni çağırıyorlardı. Mezarlık hoparlörlerinden Zeki Müren’in Gitme Sana Muhtacım şarkısı yankılanıyordu. Uyanınca kendimi fakirhanemde bulmuştum. Şişeleri ve pisliklerimi görünce fena dağıldığımı anlamıştım. Son çabayla giysi dolabında yeşil montumdaki zulama ulaşmıştım; dört yüz lira ve cep telefonum. Hamam da arındıktan sonra kontörlü hattımı açtırmıştım. Enişteme yaptıklarımdan sonra ablamı arayamazdım. Yıllar olmuştu. Ama dostum Ekrem i aramış, ulaşamamış, ağlayarak sesli mesaj atmıştım.

“Devrem. Ekrem’im. Ben çok fenayım. Sen haklıydın. Beni bir merkeze yatırır mısın? Artık usandım bundan…”

Pazartesi ya da Salı… Hafta ortası Ekrem aramış Ankara’dan hemen yola çıkacağını söylemişti. Ben de şubat ayına kadar izin istemiştim, uzun zamandır yapmadığımız kötü espriyi yaparak.

“Terhis ne zaman? Şubatın otuz birinde… Çek baba çekelim!”

Bir hafta su gibi geçmişti. Nazif Bey i eksi beşinci katta ki 313 numaralı arşiv dairesine sürmüşlerdi. Beni onun oturduğu yere oturtmuşlar, masasında yarım kalan tüm işleri de bana kilitlemişlerdi. Sanırım bitirdikten sonra beni de başka bir büroya süreceklerdi. Nazif Bey i uzun zamandır görmemiştim. Sanırım şubat ayının ilk haftası lanet arşiv odasına ilk kez adım atmıştım. Elimde “Star Trek Sonsuzluk” filminin DVD kopyası ile.

“Vay Nazif Ağabeyim! Masanı da getirtmişsin. Nasılsın? Maşallah iyi gördüm seni.”

“Yine tam gaz devam ediyorsun.”

“Sana layık değil ama bunu sana almıştım.”

Elinin tersi ile vurup param parça etmişti hediyesini. Sinirden deliye dönmüş çıkacakken arkamdan son sözlerini söylemişti.

“Harekete kimse mâni olamaz. Sen de anlarsın zamanla. Basit olan da buldum. Saçmalıklarda değil. Saf ve temizdiler hepsi. Güzeldirler. Harekete kimse mâni olamaz.”

Son görüşmemiz böyle olmuştu Nazif Bey ile. Bu sabah yine büroya geç gelmiştim. Ama oda da kimse yoktu. Bizim çay dağıtan arkadaş beni görünce koşarak yanıma geldi. Nazif Bey i ölü bulduklarını söyledi. Adli Tabipliğe haber vermişler bekliyorlarmış. Fırlamış ok gibi aşağıya inmiş 313 numaralı odaya varmıştım. Biriken kalabalığı iterek içeri girmiştim. Polisler tam beni dışarı çıkaracaklarken Melike Hanım’ın seslenmesiyle beni bıraktılar. Nazif Bey’in bedeni sandalyeden geriye doğru kasılmış kalmıştı. Sanki hızla birisi belinden bir iple çekmiş gibiydi. Sureti kalmış ama suretinden bakan kapkaranlık gözleri tavandaki ve karşısındaki dosyalarda derin koyulukta iz bırakmıştı. Sanki bir anda binlerce derecede ısınmış ve anında binlerce derecede soğuyarak yanık bir karaltı kalmıştı. Tavan da ki iz yaylanmış dalgalı şekildeydi. Ama dosyaların üzerindeki yanıklık, aynı şeyin büyüklüğündeydi… Şeyin… Ayyaşın seyir defteri. Dünya tarihi Nazif Abi’nin 60.doğum günü. Onun gözlerinde gördüğüm karanlıkta ki renkler bana şunu hissettirdi. Tüm kaideleri yıkarak, tüm dairelerin dışına çıktı. Ben de bu son dublemi bu sağanaktan, koşuşan bu deli kalabalıktan korunmak için sığındığım meyhanede içeceğim. Sonra Ekrem ile buluşacağız. Ama meyhaneden de herkes kaçar gibi uzaklaştı. Neymiş, dev bir bulut geliyormuş.

Murat Akgül

Daireler” için 4 Yorum Var

  1. Merhaba,

    Önce öykünün ismine ve uzunluğuna bakıp vazgeçmeyi düşündüm ama sonra okudukça iyi ki vazgeçmemişim dedim. Detaya girmeden, öyküyü beğendiğimi söylemek istiyorum. Bazı kısımlar gülümsetti, karakterinize de üzülmeden edemedim. Hikaye, bir kez daha gözden geçirilip son dokunuşlar yapılırsa, bence çok keyifli bir metin olur, arada olan bazı aksaklıklar da giderilir.

    Öykü ayrıca çok iyi bir sonla bağlanmış. İnsan da soru işareti bırakan, keskin olmayan bir son. Açık uçlu sonları seviyorum. Tuhaf unsurları da barındırmış hatta biraz korku bile var. Ama dozunda. Her an acaba o odadan ne çıkacak diye düşündüm.

    Bu arada -ki bağlacınız sorunlu :slight_smile:

    Elinize sağlık
    Kolay gelsin

  2. Emrah dedi ki: dedi ki:

    Merhaba
    Huzunlu ve mistik bir hikayeydi. Bilim kurgu hikayelerin filmlerin size yansıması bence çok güçlü olmuş. Okurken hikayenizi yaşadım diyebilirim. Kurgusal olarak öykü akıp gitti. Hatta kahramanımız nasif beyin sessizliği canımı bile sıktı bir süre neden böyle dedim kendi kendime ben olsam dayanabilir miyim dedim
    Sonra melike hanımın açıklaması ile resimler yerli yerine oturdu ve sonrası aradaki bağ güzeldi. Dünyamın içerisine girince öykünün temasına da ulaştık. Bazı insanların kendi dünyası oluyor yaşamda da bu tarz insanlara rastlayabiliyoruz. Kendi hallerinde ve çok mutlular. Yalnızlıkları da dünyanın en mutlu insanları onlar.
    Final ise etkili ve huzunluydu naif abiyi kaybetmiş gibi hissettim kendimi. Duygunuz bize geçti. Yeni oykuler okumak dilegiyle