Öykü

İnanılmaz Şeyler Okulu

“Hep bir ağızdan şarkı söylemesini
Sevmez mi acaba gaz maskeleri
Ay ışığında?”
Orhan Veli Kanık – Bizim Gibi

Sıradan bir gün değil. Yatakhaneden çıkartıldığımız gibi okulun bahçesinde toplanmamız söyleniyor. Pijamasını çekiştirenler de, terliğini ayağına tam olarak oturtmaya çalışanlar da henüz yüzünü yıkamamış. Ordu usulü sıraya giriyoruz. En arkaya birinci sınıflar olmak üzere dört sıra. Sondaki yerimi alıyorum. Müdür geliyor. Yüzü asık, şaşırmıyorum. “Gerçekten yaşayanlar bir adım geri gitsin,” diyor. Öne çıkarmak istediği kişiler aklındaki öteki soruya cevap veriyorlar. Ben görev olarak yaşıyorum. Ne istediğimi bilmiyorum. Bir şeyleri istersem, istediklerimin beni istemeyeceklerini biliyorum. Bu cümleyi unutmaya karar veriyorum.

Bir adım geri gidiyorum. Vazgeçmeyi kendime yediremiyorum. Kukuletam yere düşüyor. “Dünya beni gammazlamaya kararlı,” diyorum. Gözleri ayaklarıma çivilenmiş. Ona doğru yaklaşacağımdan şüphesizdi hâlbuki. İlk defa birini şaşırtıyorum. Artık görev olarak yaşamıyorum.

Bir adım önde kalanların yaşamına son veriliyor. Hayatta kaldığıma küfrediyorum. Sırayı dağıtıyorlar. Artık ne hâlimiz varsa görebilirmişiz. Öyle diyorlar. Tabii görecek hâlimiz kalmışsa.

Burası inanılmaz şeyler yapma okulu. Burada kötücül büyücülerin bile aklına gelmeyecek hinlikleri şıp diye düşünmek üzerine dersler görüyoruz. Hiçbir şey sıradan değil. Bu yüzden ben beş senedir birinci sınıftayım. Çünkü alışılmışın dışında nefes almayı bile bilmiyorum. İki nefesimin arasında bir es yoksa kendimi tanıyamıyorum.

Okul şatoya benziyor. Yüksek tepelerin zirvesine dikilmiş, önündeki nehirleri ve uzak şehirlerin siyah izlerini izliyor. Ana binanın köşelerine iliştirilmiş dört kulesi yatakhane görevini üstleniyor. Birden dördüncü sınıfa kadar paylaştırılmış. Ben her sabah, şatomuzun arka tarafına bakan, soldaki kulede uyanıyorum.

Öğle yemeğinde ördek çorbası çıkıyor. Daha önce kimsenin aklına gelmemesine seviniyorum, başıma geldiği için üzülüyorum. Yemekhane aşçısı o gün de inanılmaz bir şey yaptığı için hak ettiği primi alıyor; çorbadaki ördeğin yuvasından çıkarılmış gözleri. Biz, bir adım geride kalanlar olarak, masalarımıza oturmuş önümüzdeki sandalyelerimize eğiliyoruz. İçimizden biri, sandalyeye oturup, masaya eğilecek hâlimiz yoktu ya, diyor.

Yaptıklarının yanlarına kalmamasını istiyoruz. Sessiz bir anlaşmaya varıyoruz. Hiçbir şey konuşmadan, sonuca varmadan kararımızı veriyoruz. Burada kalmayacağız. Ama “Nasıl,” diyorum, içimden ve dakikada on defa, “nasıl?”

Yemekhanenin tüm perdeleri kapalı. Yalnızca son perde ucundan aralanmış. Güneşin işini yapmasına izin vermekle böbürlenmemizi sağlayan bir görüntüsü var. Sanki güneşi öldürebilmemiz mümkünmüş gibi. Aralık olan perdeyi, kornişin ucuyla kavuşturmamıza bakar. Ben içeriden ölmeyi en iyi bilen olarak güneşle empati kurabiliyorum. Körlük, sağırlık, açlık, yoksunluk, yoksulluk. Bunlar benim gerçekten böyle olanlardan bile daha iyi bildiğim şeyler. Katillik, kumarbazlık, dedektiflik. Bir şeyi yapmayı ya da bir şey olmayı her an hayal ederseniz, o şeyi yapan ya da o şey olandan çok daha iyi başarırsınız. Benimki de o hesap. Herkesin cadısı dışarıda. Benimki göğüs kafesimde tırpanıyla içimi eşeliyor.

Fısıltılar uğultuya dönüşüp yükseliyor. Hiçbir kelimeyi seçemeyeceğim kadar karışık çıkıyorlar ağızdan. Kulaklarımı elinden gelenin en iyisini yapması için açıkça tehdit ediyorum. Hiçbir kedi merak konusunda elime su dökemez. İçlerinden birinin “bu ders” dediğini seçebiliyorum. Az sonra kimliksiz diğer ses, “maskeler” diyor. Birisi perdeyle örtülmüş pencerenin yanına geçmiş boyunu karşılaştırıyor.

Olanlara anlam veremiyorum.

Yemek bittikten sonra inanılmaz dürtülerle dürtülme dersine giriyoruz. Sınıfın rutubetten ağırlaşmış havasını soluyacak enerjiyi burnumda bulamıyorum. “Öyleyse bu işi bırakmanın zamanı geldi.” diyorum. Sahte bir intihar provası için uygun yer. Parmak uçlarımla burnumu sıkıyorum. Ağzım açık. Provasını bile gerçekten yapmadığım bir şeyin öznesi olduğum için utanıyorum. Fazla sürmüyor, burnumu kendi hâline bırakıyorum. Yoklama alınıyor. Artık aramızda olmayan bir adım önde kalanların hanelerine kırmızı mürekkeple çarpı atılıyor. Önlerindeki tüm yıllara atılmış bir çarpı niteliği taşıdığı ilk bakışta anlaşılmıyor. Zaten burada böyle önemsiz şeyleri düşünecek birini tanımıyorum.

Bu hocadan tiksiniyorum. Bazı insanları daha önce kendi banyolarında görmediğiniz hâlde hiç yıkanmadıklarına emin olursunuz. İşte bu adam ilk kez doğumunda yıkanmış gibi görünüyor. Ve son kez. Ders boyunca kulaklarımdan soluyorum. Okulumun hakkını vermekten geri kalmıyorum. Onlara işitmek için ihtiyaç duyduğumda sırt çantamdan gaz maskemi çıkarıyorum. Derste gaz maskesi takmamı yadırgayacak kişinin bu okulda ne işi olduğunu sormak için kendimi kuruyorum. Kokuşmuş ağzından salınan zararlı gaz ve tozlardan nahif bedenimi kurtarıyorum.

Dudağının çevresini kaplayan bıyığı konuştukça dans ediyor. Bıyıklarının orada olmak istemediğini biliyorum. Elimde olsa ellerinden tutar onlarla birlikte aşağı atlardım. Yerlerinden ayrılmaya fırsat bulamayacak kadar yağlı gözeneklere yapıştıklarını tahmin edemiyorum.

Söze, “Dürtü, cesarettir,” diye giriyor. “Görünmez bir şey, ya da biri, o anın tüm ihtimallerini ve koşullarını değerlendirip sizi en akıl almazına yönlendirmek ister. Bu inanılmaz bir şeydir. Bir metro istasyonunda beklerken, ‘Lütfen sarı çizgiyi geçmeyiniz,’ dendiğinde adımlarınız gerekeni yapmak isteyecektir. Biz size dürtülerinize ayak uydurmayı öğretiyoruz.”

Arka masada oturan çocuk yalnızca orta parmağı havada kalacak şekilde benim masama kadar eğilip, “Nah öğretiyorsun,” diyor. Ne yazık ki bir tek ben görüyorum. Öğleden önceki sırada hemen yanımda benimle birlikte bir adım geri gittiğini anımsıyorum. Dünyayı kandırırken yalnız olmadığımı bilmenin haklı endişesini yaşıyorum. Öyleyse neden yalnızca benim kukuletam düşmüştü? Sonu olmayan bir kuyunun su kovasına oturup kendimi aşağı bırakmak istiyorum. Belki böylece hiç sınıf atlamadan okuldan mezun bile olabileceğimi düşünüyorum.

Aklıma yeniden sabahki sorgu geliyor. İnanılmaz şeyler yapabilmek için gerçekten yaşıyor olup olmamanın neyi değiştireceğini bilmiyorum. Yalnızca uzuvlarımıza gerekli komutları verebilmeye ihtiyacımız var. Öyleyse kalbimizin atması ve beyin tümörümüzün olmaması yeterli kıstaslar sanıyorum. Kalbimi kontrol etmeye gerek duymuyorum. Atmadığından eminim. Ben onların bildiği yaşayanlardan değilim. Beyin konusunda söz söyleme hakkını kendimde bulmuyorum

Yeniden hocanın sözlerini dinliyorum.

“Sizden tek istediğim, şu an aklınıza gelen ilk dürtünüzü emir kabul edip uygulamanız,” diyor. Söylediklerinin neye mâl olacağını bilmiyor. Bir süre kimseden çıt çıkmıyor. Gözlerimi sınıfta gezdiriyorum, o da ne? Herkes gaz maskesi takmış! Yalnızca bana kötü kokmadığını görünce seviniyorum. Bencilce geliyor. Elden ele dolaşan bir kâğıt var. Okuyan, mimiğinde hiçbir değişikliğe zaman tanımadan en yakınındakine uzatıyor. Sıranın bana gelmesini bekliyorum. Israrla anlamsız bir dönüş yapıyorlar. Cam kenarındaki sıranın en arkasındaki, orta sırada en arkadan üçüncüye uzatıyor. İki saniye sonra kâğıt duvar kenarındaki önden üçüncü kişiye gönderiliyor. Böyle saçma bir sıraya nasıl karar verdiklerini düşünüp sinirleniyorum. Bir süre daha böyle devam ediyor.

Önden üçüncü kişi, duvar kenarındaki sıranın en arkasında oturana kâğıdı götürürken onu yolda karşılıyorum. “Ver şunu yoksa kulak memeni ısırırım,” diyorum. Hamlesine hak veriyorum. Ben de oramı kimseye ısırttırmazdım. Hemen ne yazdığına bakıyorum. Diğer herkes gibi mimiklerime söz geçiremiyorum. Gözlerimi az sonra ayağımda sektirebilirim. Yerlerinden çıkmaya çalışıyorlar. Kâğıtta adım yazıyor. “İlk Hezarfen uçsun,” diyor.

“Nereye?” diye bağırıyorum. Niye olduğuna yeterli önemi vermiyorum. Kaşla göz arasında elimdeki kâğıdı alıyorlar. Hoca sesin sahibini aramaya başlıyor. Biri gaz maskesini aralıyor. Kâğıdı ağzına atıyor. Sert bir yutkunmayla midesine indirdiğini görüyorum. Aynı anda kâğıdı ilk postalayan sırt çantasını kapıp hocanın kürsüsüne çıkıyor. Fermuarı açıp ters çeviriyor. Teneffüslerde bahçeden topladığı tüm solucan, salyangoz, tanımsız çok ayaklılar, kanatlılar ve sürüngenler, hepsi hocanın ayaklarının ucuna dökünüyor.

Saçlarım beyazlamış mıdır acaba, diye merak ediyorum. Sessizlik bir ömür gibi uzun sürüyor. Hoca, “İşte,” diyor, “arkadaşınızın inanılmaz dürtüsü cesaretini dürttü!” Alkış, kıyamet kopuyor. Az önceki bağırtım çoktan unutuluyor. Ben hâlâ nereye uçacağımı merak ediyorum.

Hoca kürsüdeki ansız istiladan ayaklarını kurtaramıyor. “Fareler ve insanlar,” diyorum, “diğer tüm canlılar ve karşılarındaki insanlar. Yan yana geldiklerinde yüz kişiden birini bile güldürmeyen bir karikatüre benziyorlar.” Hoca kendini kürsüden atıyor. Anlam veremediğim bir açlık duyuyorum. Gülmeye cesaret etme açlığı. Hayalimdeki gülüş tuzdan heykel gibi devrilip yok oluyor. Televizyon karşısında oturuyor olsam katılarak güleceğim bir sahneyi görmemiş gibi yapıp geçiyorum. Kendini yerden kaldırmaya çalışırken paçalarındaki hayvanları ayıklamaya zaman bulamıyor. Birinin pantolonunun içinden yukarı tırmandığını görüyorum.

Etrafta hareketlilik başlıyor. Kâğıdı okuduğunu gördüğüm herkes sırasının altından kanatlarını çıkartıyor. Her renk kanat var. Arkamdan hareket çeken çocuk, “Kıpırda Hezarfen Efendi,” diyor. Sesindeki alayı sevmiyorum. Sıramın altına elimi atıyorum. Benimki turuncu. Zaman kaybetmeden kollukları kullanıyorum. Şimdi geniş kanatlarım var.

Hoca yerden kalkamıyor. Baldırlarını gıdıklayan birkaç solucan onu kıvrandırıyor. Yardım etmek istiyorum. Kürsüdeki çantaya göz atıyorum. Yerde. İçi hâlâ yeni hayvanlar kusuyor. “Hocanın işi uzun,” diyorum. Bir adım atacak gibi oluyorum, biri omzumdan tutuyor. “Gerçekten yaşayanlar bir adım geride durmalı,” diyor. Kendimi buna ikna etmem gerekiyor. Solucanları kendi hâline bırakıyorum.

Ağır perdeleri çekiyorlar. Kanatları engel oluyor.

Şimdi pencereler tamamen açık. Rüzgâr, güneş ışığından önce yüzümüze çarpıyor. Nehre göz atıyorum, gri parıltı sınıfımıza bakıyor.

Kanatlılardan biri, ayağını pencere pervazına atıyor. Hocanın gözü uçmaya hazır çocukta. Elleri pantolonunun içinde. Sınıfa ansızın birinin girmemesini umuyorum. Çocuk, kanatlarını kontrol ediyor. Bakışlarımı fark etmiş olmalı. Hani ilk ben atlayacaktım, der gibiler. Haklılar, o da biliyor. Eliyle yanına çağırıyor. Yüksekte. Kulağıma eğilip gaz maskesini aralıyor, “Yemekhanede, nasıl, diye soran sen değil miydin?” diyor. “Ama nasıl,” diyorum, “içimdendi?” Yeterince dikkatli olmadığımı söylüyor. Uçarken böyle olmamamı tembihliyor. Kolumdan tutup yanına çıkmamı zorunlu kılan kuvveti uyguluyor.

Yukarıdayım. Her şey daha komik görünüyor.

Fakat aşağısı için aynı şeyi söyleyemiyorum. Şatomuzun en üst katından uzaktaki şehre, önümüzdeki nehre ve nokta kadar kalan diğer her şeye bakıyorum. Çocuk, dizlerimin uyuşacağını tahmin etmiş olmalı. Destek çıkıyor, yüzüme birkaç tokat ve kanat kontrolüyle. “Hazırsın,” diyor. Gerçek olmamasını istiyorum. Gerçekten yaşadığıma bu defa ikna oluyorum. Korku, bir an için gözümde hayatta kalmanın ön koşulu oluyor.

Ayağını pencerenin dışından çekiyor. Kaş hareketleriyle ayaklarımı dışarı çıkarmamı istiyor. İkiletmeden denileni yapıyorum. Vay be, tam bir görev adamı çıkıyorum. Artık tamamen pencerenin dışındayım. İnanılmaz bir şey yapıyorum, bitirme tezim olmalı. Sınıfı geçmeyi de garantiliyorum.

Bugüne dek gördüğüm tüm uçan kuşları hatırlamaya çalışıyorum. Kanatlarını ilk nasıl kaldırdıklarını, bedenlerini nasıl kullandıklarını görmek istiyorum. Vücudum, beynimden önce davranıyor. Kendimi havada süzülürken yakalıyorum. Kuşların pek numarası yokmuş, bir aşağı bir yukarı derken nehre doğru uçuyorum.

Aşağı bakmamaya gayret ediyorum. Omuzlarımın işlevini yitireceğini tahmin etmek zor olmuyor. Ardıma bakıyorum. Rengârenk onlarca kanat. Buradan gidiyoruz. Ay ışığına varana dek gaz maskelerimizle uçuyoruz. İlk uçan ben oluyorum.

Elif Şeyda Doğan

Eylül 1994’te Ankara’da doğdum. Çocukken Ankara’dan İzmir’e taşındık. Ege Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldum. Bundan sonraki hayatımın okuyarak ve yazarak geçmesini umuyorum. Fantastik edebiyat ile hem yazma hem okuma olarak yakından ilgiliyim. Daha önce birkaç internet dergisinde editör ve yazan olarak yer aldım. 2013 senesinden itibaren fanzin dünyası içindeyim. Birçok fanzinde eserlerim yayımlandı. Şimdilerde ise iki kişi olarak CosmicZion Zine (czz) adlı fantastik edebiyat, uzay ve mitoloji fanzinini çıkartmaktayız.

İnanılmaz Şeyler Okulu” için 2 Yorum Var

  1. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @Elif,

    Öykülerini okumayı seviyorum. Hayal gücün ve yazım yeteneğin birbirine göre evrilmiş. Yani senden hayal gücünü başka bir şekilde yazmış olmanı beklemem. Soyut yazıma yakın olmakla beraber hikayendeki kahramanlara karakter katmak konusunda başarılı olduğunu düşünüyorum. Aynı şekilde kahramanın özelinde derine insek bile diğer karakterlerle etkileşim durumudna bizi hızla yüzeye çıkarabiliyorsun.

    Küçük bir not: Bazen okurken cümleler-karakterin düşünme şekli ve hızı- yüzünden hikayeden koptum. Okuyucular senin kadar hızlı değil, bu yüzden hikayenin hızını bizimde ayak uydurabileceğimiz - ne yazdığını ve sonrasını bilmeyenlerin anlayışı için - bir hızda olduğundan emin olursan çok sevinirim. Okuyucu için kelimeler arasında dolaşırken yazarında yakınlarda olduğunu bilmekten daha keyif aldığı bir şey olduğunu sanmıyorum.

    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  2. Elif dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @Dipsiz
    Kendi dünyasını yaratan herkes gibi heyecana kapılıp hata ediyorum. Aceleciliğim her yerde mi karşıma çıkar :slight_smile: bunun üzerinde duracağım, teşekkür ederim.
    Olumlu eleştirilerin beni mutlu etti. Bir kez daha teşekkür ederim.
    Sevgiler!

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!