Öykü

Kanıksanmış Kayanın Lakırdıları

Kimileri sadece canlılara anlatmaz derdini. Suya akıtır, toprağa basar ayaklarını; haykırışlarının yankısıyla dinginleşmeye çalışır, kırar – döker – parçalar veyahut bağrına taş basar. İşte! O taş benim. Evvelime dayanan bir dile gelişle karşınızdayım bu sefer. Bendeniz kimileri için tanıdık, susmak bilmeyen bir dostum; geri kalanlar içinse boş lakırdı seven bir taş parçasıyım. Şimdilik diyeceğim geldi lakin muhtemelen kin kusacaksınız her şey dillendikten sonra da.

Kanıksanmış Kaya derler adıma. Orhan Veli, bile isteye beni kaleme almıştır bunca sene. Lakin bu, çoktan anlatılmış bambaşka bir hikâyedir. Baştan anlaşalım, lafımı sakınmadan konuşmayı severim… Gök kuşağının görünen renklerine aldanıp giderken kaçırdınız yer kuşağını sırtlanan kocamış anamı. Başınıza ne işler açtınız bilmezsiniz elbet. Karanlığınızda kaybolacak değilim. Mevzubahis yarınlarınız değil o başka bir anlatı. Size anlatacaklarım masallarda yâd ettiğiniz evveliniz.

İlk yakarışımda Kafdağından kopup geldim dedimse de yalandı. Mecbur kaldım… Şimdilerde sadece masallara eşlikçi bu kadın neden gizil perdelerin ardına saklandı? Ne işler geldi başına? Hepsinin ortaya dökülme vakti geldi artık. Zerre acımam yok ondan mahrum kalışınıza da, başınıza sardığı şifa mı keder mi çözülemeyen şahsa da. Oldum olası sevemedim ikiyüzlü vahlanışlarınızı. Ne çok seversiniz riyakârlığı…

Bityeniklerinin ayyuka çıktığı; kalbur ile samanın yoka karıştığı, hem develerin hem pirelerin düşlerde cirit attığı zamanın birinde başladı her şey. Diyarın mümkünsüz oluşu bir kenara dursun; sonsuz uyumu yakalamış dişli çarkları andırırdık. Birdik ve bağrındaki kayalardan bir demettik. Kaos nedir bilmezdik. Göğün katlarına dolanmış bir yılandık kimisine göre ya da zümrüttendik başka bir memlekette yeşimdendi her zerremiz… Biz ne olduğumuzla ilgilenmezdik.

Kafdağının şen eli değerdi tabiatın ezgisine. İlhamdan öte, geceden gündüzden fersahlarca uzak bir yerdi yaşadığımız. Gölgemize sığınan dünyayı korur kollardık. Tüm âlemler yek düzlemde yaşardı. İnler ile cinler bir olur, perileri gıdıklardı. Ejderhalar, şahmeranın yılanlarıyla oynaşırdı. Devler cüceleri sırtlanır, oradan oraya koşardı. Düşünün düşmanlık yok, kuyu kazmak yok; olanca mutluluktan türemişsiniz ve yalnız onu yaşıyorsunuz. Hey gidi günler. Sizlerle yakından tanışalı beri bana bile her şey masal gelir oldu. Anlayacağınız insandan gayrı ne varsa yan yana ve kol kolaydık. Henüz…

Zümrüdüanka’nın gözyaşından bir nehir akardı anamın koynundan ağrı. Bildiğim kadarıyla sahici şifaydı göz pınarlarından akan her damla. Bu yaşlar abı-ı hayata dönerdi anamın cennet timsali yüreğinde. Cinlerin demesine göre em gizini anam fısıldamış şehla gözlerine… Kim nereden bilsin dönüp dolaşıp hepimizi viran eyleyeceğini. Oldum olası sevemedim her kuştan arakladığı rengârenk parlayan tüylerle öykünen o mahlûkatı. Kardeşlerim ben gibi değil. Görmezler ve bilmezler bize ettiklerini. Anamın sözünü kanun bilirler…

Anam koca dünyanın mihenk taşıydı. Parçalanmaya pek hevesli zamanı sıkı sıkıya tutardı. Geleceğin perdelerinin her yüzünü okur da yine susardı. Elleri yoktu, sarılmayı bilmezdi diyenleriniz olacak içten içe. Ne fenasınız siz! Öyle iyi tanıdım ki soyunuzu… Diyeceklerime kulak kesilin de gerçek kudretle tanışın. Damarları vardı, yerküreyi baştan ayağa kuşatan! Toprağın her yanına erişen; yüce bildiğiniz tüm dağların içerine işleyen zaman kadar engin uzantılardı bunlar. Bilirdi her şeyi ve ketumca gizlerdi dünyanın tüm sırlarını.

Tüm nesil yareniydi belki lakin denk bildiği yekti. Adı değişkendir coğrafyanızda o lanetin. Kimisi Hüma der kimisi anka; bilemedin Simurg olur o da olmazsa çoğunun bileşkesi Zümrüdüanka… Bildiniz değil mi kim olduğunu? Anamdan daha çok seversiniz belki kim bilir? Alın işte başınıza sardı şimdi! Evlattan öteydi onun için anka; biriciğiydi, tekiydi. Nesi vardı bunca sevilecek bilmem. Sesini yitirmiş bir kuştu sadece. Semalarda süzülüşünü birkaç kere gördüm yalan olmasın çok hızlıydı. Fakat çok da bir numarası yoktu işte. Caka atmayı seven zırtapozun önde gideniydi bana kalırsa.

Bizse oldum olası sabittik; her daim durup durursun dağsa anan. Uç dese bilmez miydik uçmayı? Kanatlarım olsa hızımdan alev alırdı bulutların kıyısı. “Yuvarlan,” dedi gittik. Ne dediyse onu gerçek bildik. Kızgın değilim elbet. Hayır, hayır küs hiç değilim. Kaya dağa küser mi? Varoluşumuza ters kaçar. Kıskanmıyorum ankayı efenim. Peşi sıra düştüğüm bu yolda asıl kinim sizedir. Yalan olmasın gerçi kumpasınıza eşlikçi ankaya ömürlük bağlandım diye pek bir şey diyemem.

Rahatsız ettim değil mi sizi? “Ne diyor bu kaya parçası?” dediniz içinizden. Dilim kolay dönmez güzelden yana. Lakırdılarım belki de karanlık zihinlerinize patlayan ışıkları andırdı. En iyisi mi susayım diyeceğim… Olmaz! O da kalıbıma sığmaz. Bunca vakit sessizliğimi korumam bile yeterince zordu bu cüsseyle. Gölgenizden korkarsınız da ankayı kandırırsınız… Olacağı buydu işte. Tamam, sakince anlatacağım bu sefer. Araya kinimi karıştırmadan, hakkaniyetini koruyarak aktaracağım ne varsa.

Kafdağı diye bildiğiniz, efsanelerinizi süslemekten öteye gitmeyen, erişilmez olan ne varsa ona denk tuttuğunuz, sırtınızı doya doya yasladığınız gönlümün sultanı, ankaya pek düşkündü. Diğer herkes bir yana ankası bir yana dedim ya işte. Benim yersiz bulduğum süsünü, işte yok mu şu tüylerine gizlenmiş her kuş türü muhabbetini, ayrı severdi. Rengârenk kanatlarını güneş kavurmaya kalksın ona bile ateş püskürürdü.

Kimseler yokken yoldaşı olmuş. Ne bildiyse öğretmiş. Damarlarının eriştiğince dünyaya ışık olmuş onun için. Sözsüz bir sevda belki ikisi arasındaki; bakmış ömrü pek kısa kuş türevinin en gizil olanı paylaşmış onunla. Anka ölümü yanarak tatmayı ve küllerinden doğmayı Kafdağı’nın esrarından bilmiş. Kanatları düşlere erişir olmuş yaş aldıkça sonsuzdan. Zamanla anamın kapısını diğer yarenleri çalmış. Kabulün böylesini görmemiş dünya daha evvel ve barışın da elbet.

Dileyenler anamın başka zamanlara açtığı kapılardan gider, insanlara görünürmüş. Zamanla bir oyun olmuş bu iş. Anam bilinmezin keyfinden bir parça bal çalmış koca insanlığın ağzına. Hayal dünyalarını kıt kanaat bırakmaya gönlü el vermedi bana kalırsa. Bizimkiler türlü şaklabanlıklar yapmış. Kendi hikâyelerini yazmaktan keyif alır olmuşlar. Bir varmışlar bir yokmuşlar ve buna bayılırlarmış. Gerçi bu dönemlerine ben de yetiştim. Bir çeşit gelenek gibiydi dünyaya iz bırakmak. Bambaşka efsaneler yaratmak için yarışır dururlardı.

Gel zaman git zaman biz türemişiz. On kardeş, sanırım başka evrenlere mihenk taşı yetiştirmekti anamın niyeti. Biz hiç bilemedik yaradılışımızın ana gayesini. Bakmayın, şu an bir ben dert ederim bunu. Dokuzu tam doğurmuş da bir ben olmamışım. Bunca arayış, kavrama çabası diğerlerinde yoktur. Sakince kabulleriyle beni delirtirler. Kapalı yaşam alanımızda biz kayalar dışında herkes olanca telaşeyle kutsanmıştır. Bunu kıskanan da bir benim, bilirim.

Lakin anamın insanlara karşı yargılarını anlayamamıştık gençken. Başlarda biz de sorardık safça “Neden onlar da buraya gelmiyor?” diye. Hatta pek şairane konuşan bir karındaşım vardır. “Yolun bilmez izin yoka karışmış değilsin ya, işte koca dağsın… Neden kaybı oynarsın?” demişti hâlâ unutamam. Kim bilir nereye yuvarladı anam onu.

Tane tane açıklamıştı tüm âlemi paylaşanlara da seslenip son defa. “Kapılarınızı açarım, size oralara varacağınız seyahat araçları nasıl yapılır anlatırım, her şeyimi sizinle paylaşırım. Lakin zamanın ötesinde gördüklerim değişmiyor bunca çabama rağmen. Barışın sonlanışını, kaosun kıyılarımdan yayılışını görüyorum. İnsan eli değiyor büyülü diyarımıza. Onca uğraşa rağmen eleme bulayacaklar iki diyarı da.”

Evvela bizi korkutmak istiyor sandım. Ama aslında en büyük kâbusunu anlattığını idrak ettim. Bir senaryo vardı içerinde, nasıl olacağını bir türlü keşfedemediği bir yıkımdı sezmekte olduğu. Yalnız kendini değil hepimizi korumak istemekteydi. Bize usulca fısıldadı bir gün… “Siz yavrularım, yeriniz benim yanım. Korumakla yükümlüsünüz yüreğimden taşan ab-ı hayat nehrini. ” Yükümüz her daim ağırdı şimdiyse külfete dönüştü. En azından benim için. Korumak zorunda olduğumuz şahıs abı-hayatı var edenin ta kendisi, nefretimin hedef noktasıydı. Lanet olasıca Zümrüdüanka…

Anam yanılmadı. Sizlerin zaman algısının ötesinde bir vakit sonra kıyımı yaşadık. Her şeyi yıkıp geçen bir cin oldu. Âlemler arası yelkenlisiyle seyir ederken bir insana âşık olmuş zırtapoz. Onu etkilemek için neler yapmış neler söylemiş de fayda etmemiş. Mazlum sandığı kadının bir aşığı varmış. Deli divaneymişler birbirlerine fakat ölüm döşeğindeymiş soyu sopu tükenesice adam. Cin ağzında tutamamış baklayı, anamı anlatmış. Başlarda inanmamış kadın. Ankanın gözyaşlarından bahsedince ısrarla biçarenin kof zihni umutla dolup taşmış…

“Bir damlacık süzülsün yüreğine, gör bak nasıl can bulur her zerresi. Gel benimle bin yelkenliye götüreyim seni,” demiş takmış kadını ardına. Ne bilsin saf âşık, yelkenlisi sır perdesinin kapısında kalınca bocalamış. Kadın da ayrı telaş, bununki ayrı çaresizlik, haddini bilmeyince işler çok karışabiliyor işte. Anamın bizi doğurma sebeplerinden biri de bu olmalı. Yeni yeni anlıyorum; geçitleri insanoğluna kapatmanın yolunu böyle buldu sanırım.

Cin durumu anlatmış, yalvarmış yakarmış; anamın yüreciği kaskatı. Yok oluşu onların elinden; görmüş bunu bir kere. İzin vermez ki tüm yaratısının tükenmesine. Barış yer kuşağına sarılıp dolanmış anamın boynuna dolanmış. Bir parçalansa dünya yerinden olacak, cinin aşkına zırnık koklatır mı? Yok, elbet. Fakat her şeyi öngören anama inen kazık denk tuttuğundan geldi.

Anka belası en az annem kadar görü yetisine sahip olmasına rağmen kıyamadı cine; belki de en çok sevdiğine deva arayan hemcinsine. İndi yelkenlinin efsanevi bezine. Kadim dostunun ihtimallerini yitirdiğini anladı anam bir daha. Gördüm her ettiği fenalığı biricik canciğerime. Kadının gözleri ışıkla boğuldu o an. Anka yandı yanacak, anamın hüsranı tepesinde. Vakitsizliği de aşıp bir damla yaş akıttı gözünün ucundan, cin havada kaptı şifayı.

Anamın kahrını bilen anka göğe yükseldi. Külleri okyanusa dağılırsa bir daha yanamaz biliyor tabi. Bu sefer de anamın yüreği el vermedi. Tez vakitte gelmesini fısıldadı oradan geçen her kuş ankanın zihnine. Onların kavgası ayrı… Neler dedi anama bir bilseniz! Sanki geleceği göremiyor, sanki kudretini bilmiyoruz. Al işte ne anam kaldı geriye ne kendisi. Bir insan için değer miydi bunca kayıp? Hiçlikten beri sürüp giden âlemler arası dostluk o gece yoka karıştı. İlk kıvılcımlar ankanın yanışıyla başladı.

Her neyse… Cinle kadın birkaç kürek çekişin ardından adamın yanına varmış o gece. Cin söz verdiği gibi iyileştirmiş adamı. Lakin kadın gönülsüz onu sevmekten yana. Cin sinirlenmiş, neler etmiş bunlara bana mısın demiyor ikisi de. Adam da kötülüğün tohum haliymiş adeta. Derken günlerden bir gün kadın gözünde bir morluk cine seslenmiş ağlayarak. “Gel de beni al,” diye yakarmış. Biz henüz kaymamış ekseni düzene koymaya çalışmaktaydık. Yerle yeksan olmamıştık daha…

Cin yelkenliye atlayıp koşturmuş, böyle divanelik olur mu? Bir bakmış kadın beterin de beteri bir halde. Kadın sevdiği adama bir kötülük yapmasın diye söz verdirtmiş cine yine de. Peki demiş salak âşık, iyi ederim ben seni… Kafdağı’da bir çözüm bulacakmış kendince bu işe. Yüzyıllar sonra kulağıma çalınana göre “Sen artık bana yarenden ötesin. Candan bir parçasın. Alevimi soğutansın,” demiş o kadına. Daha nicelerini anlattılar da o kadarını kaldırmıyor şimdilerde kafam. Böyle bir saflığı nasıl yapmış aklım kesmiyor hiç.

Ankanın gücü kocamış anam gibi değil ki. Efsuna açıktır zihni. Gözünü bağlamayı başarmışlar bir büyüyle. Sınırdayken daha belirivermiş yanlarında. Kadının haline içi gitmiş. “Ben ettim sana bunu bilmeden,” diye başlamış ağlamaya. Nasıl bilmez nasıl görmez hâlâ anlayamam. Kadın kuşun boynuna sarıldıkça bir çizik dahi kalmamış vücudunda. Sonrası yalan dolan… Anam ankaya kırgın o vakitler; artık onu gözlemeyi bırakmış. İlişmek dahi istememekte, ankanınsa her ihtimale uzanan gözleri bağlı lanetle. Cin desen aşkın kayıp okyanuslarında… Kimse fark etmemiş ortadaki asıl planı.

Kadının aşığı bir anda palazlanmış bir silahla kesivermiş cinin hülyalı bakışlarının sahiplik ettiği başını. Sonra hızını alamamış ankanın kanadına dayamış hançerini. Anka istese de kurtulamayacağını anlamış. Anama seslense de gönüller arasındaki bağ kırık dökük; ulaşılmaz ki öyle… Dağa tırmanmayacaklarını bilen bu iki soyguncu, tek gidişin ankanın sırtından geçtiğini hesaplamışlar zamanında. Tüm bu kumpas herifçioğlunun halt yemesi…

Zümrütlerden, yeşimlerden kaçırıp zengin olacak güya kıt kafalı. Bunca sığlık hanginizde var sahi? Bakayım, çoğunuzda. Kabul edelim. Yitip gittikleriniz ortada. Taşlara anlam yükleyen, banknotları saymaktan keyif alan bir soysunuz siz. Amacı saptırmaktan ayrı bir keyif alırsınız. Biz kimdik? Yoldaştık ulan. Bundan başka kaygımız olmazdı. Şimdi geriye ne siz kaldı ne de biz… Alın tepe tepe dinleyin efsanelerinizi.

Anka’nın sırtında erişmişler göğün en yüksek katına. Bir kere girince çıkarız sanmışlar elbet. Adam kaypağın teki ya ortadan kaldırmak istemiş bizim göklerin efendisini. Çakmış alevi üstüne; kuş en neticede… Yanmayı kendinden bilirse dirilirmiş. Elden gelenle kavrulup gidermiş. O vakte kadar susmaya niyetlenen anam dayanamamış. Ankanın yaşamına kıyamamış, cezasıyla insanı bir tutmuş.

“Seni yerdekilere havale ediyorum. Her yüzyılda yeniden bul kendini ve anımsa bizlerin viran oluşunu,” dedikten sonra sırtındaki kanatları yoluvermiş. Gerisi bildiğim hikâye. Tüm geçitleri sonsuza kadar kapatmadan evvel bizleri yuvarladı arkasından. Anka kâfi miktarda insanların arasında kisvesini takınarak yaşayacak, cezasını çekecek ve en nihayetinde suçunu bilip ona varacaktı anama göre.

Ben ve karındaşlarım dünyaya ufalanmış kayalardan farksız görünürüz. Lakin anka akıllandığı vakit anama varacak yolun gizini taşırız. Her birimiz bambaşka bir kıyısında dünyanın. Çok maceralar yaşadım. Âlemimize varamayan mistik varlıklarla tanıştım ankayı beklerken. Sonra her birinin sizler tarafından yok edilişine şahitlik ettim yine yeniden. Ne demeli nerelere gitmeli bilemem.

Her neyse işte Kafdağı’nın öyküsüdür bu kulağınızı tırmalayan. Ve sizlerin yok oluşa adım adım yaklaşma halinizdir. İşittiğim kadarıyla bir yüzyıla iki anka denk düşmüş. Nasıl olduysa yek boyutta buluşmuşlar. Üzülecek değilim, kıyametiniz geliyor. Belki son nefeste anamı görürüm. Ben bile unuttum bunları masal bilirim. İnanmak ya da inanmamak size kalmış. Tek bildiğim anamın ne kadar haklı olduğu.

Mihenk taşı kırılalı çok oldu, masal diyarları uzak, insanoğlu en gerçek? Varın gidin yalanlarınıza. Yutar mıyım hiç bunu! Yüceltmelere doyamadığınız Simurg sizin de sonunuz olacak. Bekleyin de görün. Sonsuz gelecek içinden size reva gördüğünü yaşayacaksınız. Bize ettiğinin aynısını saracak başınıza. Bu ulu kâhindir size müstahak olan.

Sadece… Ah sadece, anamı çok özledim. Göreydim son bir kere erişilmez başına sinen tebessümünü ne olurdu? Yalnızlık giderilmiyor ebedi bir tekilliğe bürününce. Anamı daha iyi anlıyorum böyle düşününce. Susmak vakti, gereğinden çok fazla konuştum. Yalavuzluk işte ne yaparsın, asırlık kayayı dahi dile getirir masallar anlattırır böyle.

Ezgi Özbek

1992 Bursa doğumluyum, çocukluğum Samsun’da geçti. 2015 yılında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden mezun oldum. Bir ilaç firmasında çalışıyorum. Konuşmaya başladığım andan itibaren bitmek bilmez hikâyelerimle etrafımdakileri yormayı, yazmayı öğrendiğim vakit bıraktım. Daha az konuşmadım elbet lakin her daim yazdım. Uzun soluklu kurguların yanı sıra öykü yazmaktan ve yayınlamaktan da keyif almaktayım. Yazmaktan öte vurgun olduğum eylemse okumak. Bambaşka dünyaların kapılarında dolanıp durmaktan bıkacağımı zannetmiyorum. Araştırma ve öğrenme temelli yaklaşımımın yazdıklarıma ve okuduklarıma tesir ettiğini ummaktayım.

Kanıksanmış Kayanın Lakırdıları” için 14 Yorum Var

  1. Kitsune dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar @Zencefilos, öykünüzü okurken sanki bir masal dinlemiş gibiydim. Bazı kısımlarda bana göre bu masalsılık, yerini bir parça gerçekliğe bırakıyordu.

    Öykünün içeriği hoş. Anlatımınızın da güçlü olduğu belli. Sadece aralarda bir kaç kez uzun
    cümlelerden dolayı, cümlenin başını hatırlayamadığım oldu.

    O kadınla sevgilisini de sinir bozucu bulduğumu söylemek isterim. :smile:

    Güzel bir öykü çıkmış ortaya, kaleminize ve hayal gücünüzü sağlık. :slight_smile:

  2. Merhaba Ezgi

    Uzun ve çok emek harcanmış bir öyküydü. Kanıksanmış Kaya’ nın bakış açısından hikayeyi dinlemek güzeldi. Kullandığın ağdalı dili hep sevmişimdir, burada bir parça daha fazlaydı. Betimlemeler olabildiğince gözümde canlandı ve hikayenin gerçekçiliğini artırdı. Aralara serpiştirilen gerilimi ve kanıksanmış kayanın dobra yönünü de çok başarılı buldum.

    Titizlikle seçtiğin cümleler etkiyi daha da artırıyor. Özellikle şu kısmı çok sevdim.

    Finale doğru yavaş yavaş yükselen öykü tam zirvede sonlanmış. Atmosferi hissedebildim. Emeğine sağlık. :slight_smile:

  3. Merhaba Ezgi❤️
    Zarif bir masalsılıkla, düş bahçesine atılmış gibi hissetim hikayeyi ilk okumaya başladığımda.
    Zaman zaman Yaşar Kemal kalemini anımsatan anlatımlar buldum, ki bence bu çok güzel ve kıymetliydi. Kelimelerine ve kalemine sağlık. Matruşka’da görüşürüz🙏

  4. Merhabalar Duygu,

    Kanıksanmış Kaya’nın ilk hikayesini de paylaşmak isterim aslında burada. Yorumunu okurken bu geldi aklıma ama önce başlık nasıl açılır onu keşfetmem gerekiyor sanırım (yine güvensiz bir hal). Betimleme konusunda senin kadar olamayacağım aşikar sanırım ama biraz zorladım bu öykü de işe yaradıysa ne mutlu bana. Bizim kaya tam bir agresif ergen aslında ilk metni paylaşınca göreceksin…

    Muhteşem değerlendirmen için çok çok teşekkür ederim. Güzel bir hediye oldu benim için :slight_smile:

    İlhamın eksilmesin!

  5. Tekrar merhabalar,

    Aşağıdaki başlıkta Kanıksanmış Kaya’nın ortaya çıkışına dair öyküyü paylaştım. Meraklısına buraya da bırakayım dedim. Umuyorum doğru bir şekilde paylaşabilmişimdir… Forum işlerini hala tam olarak çözemedim.

    İlhamla kalmanız dileğiyle :slight_smile: