Öykü

Kırmızı, Yeşil ve Mavi

Yazarın Notu: Merhaba, bu evrenle ilgili diğer öykülere sırasıyla buradan ve buradan ulaşabilirsiniz.

Şah, kendisine sorduğunda, “Doğu” demişti. Aklında, o zaman Tir Glo’daki ve adanın güneyindeki gençlerin aklındaki aynı hayal vardı; arka planında müzik olan mistik bir doğu seyahati… Spaknios’a da bunun için gelmemiş miydi zaten? Önce Kum Ülkesinin dağlarını, sonra çöllerini ve en sonunda Nehir Diyarı’nın büyüsünü keşfedecekti.

Peki burada ne işi vardı? Aşiretler tarafından bölüşülmüş ve ortak bir dil bile kullanmayan Kum Ülkesi’nin kuzeyindeki bir dağ köyünde ne yapıyordu? Cevabı bilmiyor değildi aslında… Bir saattir, bu dağ köyünde, yanına yerleştiği yaşlıca kadının kendine gösterdiği döşekte, stilize bir şekilde ne olup bittiğini düşünse de aslında olan biten, hem çok basit hem de mucizevi denilebilecek derecede karmaşıktı.

Hikaye şöyle başlamıştı; şah, kendisini kibarca sınır dışı ederken, kızını kurtaran adamı üzmek istememiş olmalıydı ki yanına bir tercüman takıp şöyle demişti;

“Pekâlâ Canwr, madem ki doğuya gideceksin, o zaman seni Yukarı Deniz’den karşıya geçirerek yolcu edeyim. Çorak dağlardan daha güzel bir rotadır ve sen de özlediğin denizle belki biraz hasret gidermiş olursun.”

Canwr, gerçekten de deniz yolculuğundan hoşlanmıştı. Bu deniz, Tir Glo’nun soğuk, dalgalı ve en önemlisi; uçsuz bucaksız denizine benzemiyorduysa da, tuzlu suyun kokusu Canwr’un özlemini yatıştırmaya yetmişti. Canwr bir özlem baladı bile besteledi bu yolculukta. Yine de aklının bir köşesinde bu deniz sadece bir göldü…

Kritik ve basit hata, Kum Ülkesi topraklarına ülkenin kuzey batısından girdikleri sırada rehberi ve tercümanı olan adam tarafından yapılmıştı. Canwr, adamın adını hatırlamıyor değildi ama ona olan kızgınlığını, adamın Kum Ülkesi’ndeki üçüncü günlerinde orklar tarafından öldürülmesiyle karşılaştırdığında, onu hiç hatırlamamanın daha iyi bir seçim olduğuna karar vermişti. Böylece ölmüş bir adam hakkında kötü düşünmemiş olacaktı. Ama ölmüş bir adam hakkında kötü düşünüyordu işte…

Bu “tercüman”, Nehir Diyarı’na gitmek için yolu soruştururken sadece Spaknios Kumu’nu konuştuğu için; soruyu yanlış anlayarak Dağ Bayır’ı Dihgan Kumu ile tarif eden adamı bu sefer kendisi yanlış anlayarak, Canwr’u güney yerine dümdüz doğuya götürmüştü. Canwr aslında Nehir Diyarı’nın güneyde olduğunu biliyordu ve bunu tercümana birkaç kez de söylemişti. Sorun –ve büyük şanssızlık- şuydu ki; tercümanın aldığı rota da bir yerde güneye dönüyordu. Bu yüzden o kadar da şüphelenmemişti Canwr.

Yaşlıca kadının sesi, Canwr’u düşüncelerinden uyandırdı. “Canavar cüce! Gel de bir şeyler yiyelim. Bizim oğlan da gelir şimdi tarladan.”

Canwr, bu çağrıyı duyduğunda gerçekten aç olduğunu fark etti. Döşeğinden –çünkü saman dolu bu dikenli zemine yatak demeye 1001 şahit de yetmezdi- hızla kalktı. Kadının ona canavar demesine şaşırıyordu aslında. Evet, doğuda onun adını okuyanların ona canavar dedikleri oluyordu. Ama bu dağ köyünde, bu yaşlıca köylü kadının Tir Glo yazısını nasıl okuduğu veya ortak dili nasıl bu kadar iyi konuştuğu Canwr için gerçekten muammaydı. Orklardan kaçtıktan sonra kaçabileceği tek yön olan kuzey doğuya yöneldiğinde –biliyordu, çünkü gitmek istediği yönün tam tersiydi bu yön- bu köye ulaşmış, şok içinde ve aç biilaç şekilde, olanları kendi dilinde bu ev halkına anlatmıştı. Ve kadın ile oğlu da cevaplamışlardı onu… Zaten tercümanın hatasını da yaşlıca kadından öğrenmişti. Hayatını tehlikeye sokan bu durum, Canwr’un tercümana karşı hissettiği adı konulmamış nefreti doğursa da bu hatayı canıyla ödediği için, adamcağıza kızmamaya çalışıyordu. İşte bu yüzden de onu hiç hatırla…

“Eeee!” dedi Canwr sinirle ve gitgide yükselen bir sesle, “Yeter artık, üç gündür aynı şeyi düşünüyorum. Yeter, yeter, yeee-teeeerrrr… Nokta.”

Hızlı adımlarla odadan çıktı. Yaşlıca kadın yere koyduğu sininin etrafına yemek örtüsünü açarken onu gördü ve ağzını açmaya kalktı. Ama Canwr ona elinin ayasını göstererek bir baş selamı ile dışarı çıktı. Batıda güneş, dağların arkasından kızıllığını ufka sererek batarken, tulumbanın başında beklemek zorunda olduğu çocuğu gördü Canwr; yaşlıca kadının “oğlanı” gerçekten de tam zamanında gelmişti geri.

“Selam,” dedi Canwr, ellerindeki toprağı çamur haline getirerek sökmeye çalışan çocuğa. Çocuk ona dönüp baktığında ise Canwr’un kanı dondu. Bu mavi çipil gözler normalde de zeki bakarlardı. Ama bu bakışta fazlası vardı. Bir donukluk, kin ve hatta alay. Açıklamak çok zordu ama korkunç oldukları kesindi. Neden sonra çocuk gülümsedi ve “Selam,” dedi.

Canwr gülümsemeyi fark etse de, selamı aldıktan sonra göz temasından kaçınarak tulumbanın önüne dikti gözlerini. Çamurun üzerinde belli belirsiz yeşil saten gibi bir katman seçti; parlak, salgı gibi ama küçük bir katman…

“Bataklık çamuru.”

“Efendim?”

“Bataklık çamuru. Toprağı gübrelemek için”

“Burada bataklık mı var ki?”

“Su ve toprağın olduğu her yerde yok mudur ki?” Çocuk şapkasını çıkarıp suyla doldurduğu diğer elini kafasına çarptığında, Canwr bir an için batan güneşin tüm kızıllığını pasparlak şekilde çocuğun kel kafasında gördüğünü sandı.

“Bu kadar parlak bir bataklık çamuru görmemiştim.” Canwr düşündüğü şeyin, sözünü bu kadar etkilemesine şaşırmıştı.

“Burası Kum Ülkesi,” diye vurguladı çocuk “burada kum var, her çeşit kum…”

“Ama su yok.” dedi Canwr gözlerini kararlı bir biçimde çocuğun mavi alev gibi parlayan gözlerine dikerek.

Çocuk bakışlara karşılık verdi önce… Ne zaman ki ikisi de bakışlarını kaçırmayacaklarını belli etti, histerik bir kahkaha attı, “Senle iyi bir takım olurduk cüce,” dedi, “buralarda pek cüce yoktur. Sen ben ve eşeğim, altını üstüne getirirdik buraların. O kurt sırtındaki orklar bile korkardı bizden…”

Canwr da gülümsedi, samimi bir gülümseme değildi belki ama gerekliydi. “Bunu bana borçlular.” diye mırıldandı tulumbaya yönelirken “Eşeğinin adı karakaçandı değil mi?”

“Evet.”

“Benim adımı da biliyorsun…”

“Eeh,” dedi çocuk “sayılır. Sen de benden böyle bir şey alacaksın, Moel. Nasıl beğendin mi?”

“Bunu görebiliyorum zaten.”

“Ben de senin lavtanı görebiliyorum Canwr…”

“Bu Tir Glo dilinde ama.”

“Dihgan Kumu biliyor musun ki?”

“Ne anlama geldiğini biliyor olacağım.”

“Baland o zaman. İyi mi?”

“İyi.”

Baland gözlerini tekrar Canwr’un gözlerine diktiğinde, Canwr, yeni kurulan arkadaşlıklarını bozmamak için gülümseyerek tulumbaya eğilmişti. Ancak kolu pompalayıp akıttığı suya ellerini sokamadan duyduklarıyla irkildi.

“Hâlâ eşit değiliz,” dedi Baland, “Eşeğimin adını da biliyorsun sen.”

“Ne yazık ki bir bineğim yok.” diye geçiştirmeye çalıştı Canwr ellerini en sonunda suya sokarak.

“Neden bahsettiğimi anlıyorsun…”

“Ben de annenin ismini bilmiyorum Baland”

“Ve hiç öğrenmeyeceksin de…”

“Buna saygı duyarım. Ama sen de her nasılsa Tir Glo hakkında bilgiye sahip birisi olarak bana saygı duymalısın. Baltamın ismi yok ve olmasını da istemiyorum. Dolayısıyla sen de baltamın ismini öğrenemeyeceksin.”

“Öğreneceğim,” dedi Baland, “Yağmacı orklar kurtlarının sırtında buraya bir kez daha geldiğinde… Öğreneceğim.”

Canwr, kurutmaya çalıştığı ellerini kıyafetlerine sürerken, çocuğun evin kapısına kadarki yürüyüşünü seyretti. Çakır keyif bir havası vardı; ince yapılı, pürüzsüz, kadınsı denilebilecek bir eda ve çok ince bir dalgayla yaydığı tehdit…

Çocuk evin kapısını ittirip yüzünü tekrar uzaktaki Canwr’a döndüğünde, ve; “Hey canavar! Buralarda yemek çok olmaz. Herkesin ayrı yemeği de olmaz. Artık misafir de değilsin. Ya gel, ya da aç kal!..” dediğinde, Canwr, baltasına “Torrwr Moel” adını vermek için karşı konulmaz bir arzu duydu…

* * *

Her ne kadar yemeğe çağırılışı sırasında açlıkla tehdit edilse de, Canwr, ev sahiplerinin yemeğin üçte birinin kendisine bıraktığını fark etti. Hatta yemeğin ortalarına doğru kadın yemediği kısmı da Baland ile Canwr arasında eşit şekilde bölüştürdü. Canwr itiraz etmek için gözleriyle kadınınkileri yakaladığında bir çift zümrütle karşılaştı. Kadın elli yaşında ya vardı ya yoktu. Ona son üç gündür yaşlıca kadın dediği için utandı kendinden. Kadın da bakıştaki “farkındalığı” sezmişti. Gülümsedi;

“Evet,” diyen gözlerle “aç artık gözlerini. Etrafında görmeyi beklediğin dünya yok, biz gerçek insanlarız ve artık algının sınırlarını aşmak istiyoruz…” dedi kelimelerin tercümesi olmadan. Sonra da olgunca ama aynı derecede şımarık bir tavırla kalkıp çay getirmeye gitti.

Canwr fark ettiği ve bir nevi sebebi olduğu bu mutluluktan dolayı keyiflenerek somununu önündeki yumurtaya bandırırken gözü içgüdüsel şekilde karşısındaki Baland’a kaydı. Ve bakışları buz gibi bir duvarla karşılaştı… Baland, gözleri Canwr’un gözlerine sabitlenmiş olarak ağzındaki lokmayı çiğniyor ve elinde bir hançeri evirip çeviriyordu.

Canwr, her ne kadar kadını yeniden keşfetse de ve ötesine dair bir amacı yoksa da artık yettiğine karar verdi ve kendi kendine söyleniyor gibi ama son derece de anlaşılır bir sesle “Torrwr Moel” dedi.

Baland bunu duyunca, beklenmedik şekilde ve yine histerik ama kesik bir kahkaha attı. Akabinde de şapkasını eline alarak keline vurdu. “Karpuz gibi ayrılır gerçekten,” dedi.

Canwr da gülümsüyordu ki kadın bir elinde şeker kasesi diğerinde bir demlikle yanlarına oturdu. Bakışlarını iki ergene çevirip kısa bir süre sezdikten sonra da derin bir iç çekti. “Gençlik…” dedi. İkili ne olduğunu anlamadan da Canwr’a dönüp sordu.

“Spaknios’tan geliyorsun. Orada daha çok elma çayı içerler. Siz de Tir Glo’da şekersiz içiyorsunuz çayı değil mi?”

“Evet çoğunlukla, süt ve limon çok kullanılır ama farklı olarak.”

“Biliyorum. Burası orta sayılır. Çölde çaya şeker değil, şekere çay katılır. Burada o kadar değil. Şekeri ağzımıza atar üzerine çayı içeriz. Ne az ne çok, bak işte böyle…”

Kadın şekeri ağzına attığında konuşması daha sevimli olmuştu, sanki buzda kayar gibi konuşuyordu. Canwr biraz bu hoşluktan yararlanarak, “Sizin,” dedi…

Ve o sırada Baland elindeki hançeri sofraya düşürdü.

Annesi, Baland’a dönüp Dihgan Kumu’nda öyle sert ve öyle net bir şey söyledi ki, çocuk ilk defa kontrolün kendinde olmadığını hissettiğini belli eden bir boşluğa düştü. Baland, bu zayıflık anında içgüdüsel olarak Canwr’a baktı, tıpkı Canwr’un biraz önceki öforik anında içgüdüsel olarak kendisine baktığı gibi… Ve Canwr’un parlayan gözlerini görerek hiçbir şey olmamış gibi sırıttı. Canwr o kadar dalmıştı ki, Baland’ın sahte sırıtmasını bile kavrayamamıştı. O sırada ana oğulun birbirlerine bakışında ortaya çıkan mavi ve yeşili düşünüyordu. Zümrüt yeşil ağaçlarla, turkuaz rengi bir denizin karşılıklı gövde gösterisi gibi bir parlaklık… Bunu notalara dökmeliyim derken, kadının sesiyle kendine geldi.

“Ben ismimi söylemiyorum Canwr,” dedi mükemmel bir Tir Glo aksanıyla, “beni sen daha iyi anlarsın şarkıcı çocuk. Elli iki yaşındayken bunu daha sofistike yapabilecek kadar tecrübe kazanıyorsun.” Tek gözünü Canwr’a kırptığında, Canwr, her ergen erkeğin aklının bir köşesinde olan bir fantezinin kontrolü tamamen almaya başladığını fark etti. Biraz bu düşünceden kurtulmak için, biraz da merakla, -ama daha çok konuyu değiştirmek için kesinlikle-;

“Nedenini sorabilir miyim?” diye sordu.

Kadın omuz silkti, “Bir dağ köyünde pek soran da olmuyor zaten,” dedi dalan gözlerle.

Canwr bu cevapla tekrar ciddileşti. Bir kez daha –yine kadının etkisiyle- Baland’a baktı. Baland da gözlerini indirmiş huzursuz gözlerle yerdeki siniye bakıyordu.

“Baland da… İşte, Baland diyor. Siz de belki?..”

Kadın gülümsedi “Pisari Boldor derler ona burada, tarlalarla ilgilenmeyen, annesini kızdıran, ateşli, deli bakan çocuk.” Oğlunun dizini okşarken söylemişti bunları, “Ve çok çok zeki…”

Canwr hamlesini yapmak ve yapmamak arasında kalmıştı. Baland’ın tarlalarla ilgilendiğini söylemek istedi. Ama çocuğa baktığında tıpkı camın güneşin ışığıyla otları tutuşturması gibi çocuğun da gözleri ile siniyi dondurduğunu gördü.

“Haddimi aşmak istemem ama,” dedi, “isimlerini saklayan iki dağ köylüsünün benimle Tir Glo konuşması, adayı tanıması, Spaknios’tan, Trinevere’den bahsetmesi… Bilemiyorum!.. Üstelik tüm kıtanın coğrafyasını bilmenizden bahsetmiyorum bile…”

“Sen bilirsen biz de bilebiliriz öyle değil mi?” cümleden önce soğuk vurmuştu Canwr’u

Canwr, kızıl saçlarını savurup bal rengi gözleri ile meydan okuyarak ama kısık bir sesle cevapladı çocuğu “Ben Dihgan Kumu konuşmuyorum.” Çarpık bir ağızla sırıttı sonra da; “Hatta, Spaknios Kumu da konuşmuyorum. Bununla birlikte konu bu değil. Anlamadığım şey, dikkat çekmek istemeyen iki dağ köylüsünün aslında iki dağ köylüsü olmadığını göstermek için neden bu kadar çabaladığı?”

Ana oğuldaki sessizlik, bakışların sinide sabitlenmesi ile birleşince Canwr; “Haddimi aşmak istememiştim, özür dilerim.” dedi ve ayağa kalkmaya yeltendi. Dizlerinin üstündeyken kadın tarafından kolundan kavranmasa bunu yapacaktı da.

“Otur!” dedi kadın Canwr’u gönülden vuran otoriter bir tonla; “Konuşacaklarımız var…”

* * *

Canwr, o gece; duvarları kerpiç, döşeği dikenli, kümesten bozma odasına girdiğinde hâlâ duyduklarını hazmetmeye çalışıyordu. Bu trajediden sağ çıkmaları bir yana, uyum sağlamaları bile bir mucizeydi. Aslında övgünün büyüğü o olağanüstü kadına olmalıydı. Canwr kafasında olayı tekrar evirip çevirmeden önce suçluluk duygusu ile gülümsedi. Yaşlıca kadın, aslında orta yaşlı kadın, otoriter puma ve o olağanüstü kadın… Bu sıralama sadece saatler içinde meydana gelmişti üstelik. Kucağında bir bebekle, onlar için orklarla savaşarak ölen erkeğinin ardından bir ev kurmak, ekecek bir tarla bulmak, onu ekip biçerek çocuğunu büyütmeye çalışmak ve bunu da başarmak… Mavi kanlı bir diplomat için bu mucize değilse neydi?.. Eh, bu kadın ve bu kadının yetiştirdiği çocuk da tamamen tanınmak istemeseler de, ne olduklarının hissedilmesini isterlerdi öyle değil mi?

En azından artık bataklık çamurunun ne olduğunu biliyordu. Ve emindi ki kadın da biliyordu. Ama gizli bir anlaşma vardı ana oğul arasında maddeleri kan ile yazılan. Onlar için canını veren o genç adamın kanıyla yazılan…

Artık manzara kafasında netleşmişti Canwr’un; onlar, birbiri ile buluşan zümrüt yeşili bir ormanla, turkuaz bir deniz değildi. Lavtasını kucağına aldı ve Spaknios Havası ile hızlı bir giriş yaptı.

Kum…

Kum…

Kum…

Kan…

Kum…

Kum..

Kan…

Kum…

Kan…

Sonra durdu, hızlandığında lavtasının kendisine yetişemediğini fark etti, ama yavaşlamadı.

Ne kadar?

Ne kadar?

Ne kadar?

Ne kadar yutar?

Ne kadar?

Ne kadar?

Ne kadar yutar?

Ne kadar?

Ne kadar yutar?

Elleri, kafası titriyor gözleri saldırmaya hazır bir kedi gibi sabit bakıyordu. Birden bir şey “tık” etti kafasında ve yine durdu. Şimdi lavtasını harp gibi kullanıyordu sadece. Zihninin hatta kalbinin gelmek istediği bir yer vardı, ama hormonları başka bir şeye zorluyordu onu. Kadını düşünüyordu; yaşadıklarını, başardıklarını, bunları saklayan gözlerini, sadece gözlerini, beyazladığı için kınaladığı saçlarını, hafif kırışmış dudaklarını, o dudaklardan çıkan “sofistike” kelimeleri ve bunu yapan o lanet olası orkları düşünüyordu. Baltasına isim vermek istiyordu artık ve bu bir ilk olarak yapmak istediği ilk şey değildi. Derin bir nefes aldı ve fark etmeden hızlandırdığı ritmini düşürerek tekrar söylemeye başladı.

Çöl nedir kumdan başka?

Kan emen kumdan başka?

Kırmızı, yeşil, mavi…

Ne fark eder ki rengi?

Kırmızıyı at çöle…

Yutuversin!

Mavi ve yeşil kalsın,

Turkuaz ve zümrüt o,

Zümrüt ki sarmalasın,

Turkuaz sarmalansın,

Vaha olsunlar çölde.

Parıldasın!

Canwr, lavtasının tellerinden parmaklarını çektiğinde, Baland’ın öfkeli bakışlarının yerini dalgın olanlara; annesinin gururlu bakışlarının da yerini yaşlı olanlara bıraktığını bilmediğinden; “Olmadı,” dedi “kalbimden sözcükler değil, beynime kan pompalandı yine. Yağmurdan kaçarken doluya tutuldum.”

Sonra üzerinde oturduğu döşeğe sırtüstü uzandı ve bencilce, sadece kalbinden çıkacak saf kelimelerle söyleyeceği, tek gerçek baladını hayal ederek uykuya daldı.

* * *

“Kalk kızıl çocuk, baltanı da al yanına.” bunlar Baland’ın nazik günaydın sözleriydi.

Canwr da uyum sağlıyordu, “Kahvaltı etmeyecek miyiz?”

“Gittiğimiz yerde edeceğiz ve sen ödeyeceksin. Biz zengin bir aile değiliz.”

“Han gibi bir şey mi?”

“Sayılır.”

“Bir şeyler söyleyerek ödeyebilirim. Buraların havasını pek de bilmiyorum. Öğrenmiş olurum.”

“Farkındayım, dün Spaknios söylüyordun.”

“Benzemiyor mu?”

“Benziyor ama tam değil. Sorun şu ki, ateş çocuk. Gittiğimiz yerde kahvaltıda da, arada da, akşamda da herkes haşiş alır.”

“Ateş çocuk sensin sanıyordum.”

“Sadece neftle karışınca…”

“Söylediklerinden hiçbir şey anlamıyorum. Haşiş, neft”

“Chwyn, olew”

Canwr kafasını “Şimdi oldu.” der gibi salladı. “Chwyn tamam ama yağ ile ne demek istemediğini anlamadım.”

“Boş ver.” dedi çocuk, sonra metaforunun anlaşılmasını istemiş olacak ki anlattı; “Sizin oralardaki kömürün sıvısı gibi bir şey. Yeşilimsi bir rengi vardır.”

Canwr cevap vermedi, gözünün önüne gelen görüntü, hoşuna giden ve özendiği bir şeye dair değildi. Döşeğin altına eğildi ve baltasını çıkardı. Neden sonra tam kapıdan çıkarlarken, “Sakal da bırakırsam tam olacak,” dedi “hep olmaktan kaçtığım klişe bir cüce olacağım.”

“O kadar özelsen kafanı da kazıt.” diye cevapladı Baland, “Tatlı suda klişeden kaçınmak kolay.”

Sonrasında olan aslında komikti; Canwr, yaptığı espriye gülmesini beklediği Baland’ın ciddiyetine, Baland da, Canwr’a çıkıştığı bu sözlere Canwr’un gülmesine anlam verememişti…

* * *

Karakaçan’ın üzerinde, hanın yarıladıkları yolunu teperlerken, –ki burada buralara joyxona dendiğini öğrendiği için Canwr için burası hep han olarak kalacaktı- Baland birden kahkaha atmaya başladı. Bunun, Baland’ın sosyal saldırısının girişi olduğunu öğrendiği için kendini hazırlayan Canwr, duyduklarıyla yanılmadığını anlamıştı.

“Baksana Canwr, şu an üzerinde olduğumuz hayvanın adı ortak dilde ne?”

“Eşek Baland.” Canwr, eşekten sonra es vermemişti ama Baland umursamadı.

“Kuzeyde, insanlar hayvanlar gibi çiftleşirken eşek yaptık derler. Sizin adanızda buna doggy diyorlar değil mi? Ortak dilde köpek.”

“Evet… Yani aslında güneyliler bunu söyler, insanlar…”

“…Dur! Şimdi diyorsun ki bu ergen sapık ne anlatıyor? Sanki sen büyümüş de adam olmuşsun gibi…”

“Nereye varmak istiyorsun Baland?”

“Sonuçta aynı adadasınız, benden o kadar kolay kurtulamazsın. Peki, eşeğe dönelim, eşeğe sizin güneyinizdeki insanlar ne diyor?”

“Donkey.”

Canwr, beline sarıldığı Baland’ın gülen yüzünü ve deli bakan gözlerini göremediği için kurtulmasına imkan olmadığını anlamıyordu haliyle, “Peki, birkaç saniye daha kazandın Canwr. Acaba onun bir adı daha olabilir mi?”

“Ass, kıç ve eşek bilmem ne yapmaktan bahsediyorsun Baland. Çok zekice ve komik. Ama söylediğim gibi bu, sizin kuzeyinizdekilerle, bizim güneyimizdekilerin sorunu. Sen kuzeylilerden ne kadar farklı hissediyorsan kendini –çünkü aynı kıtadasın sen de aslında- ben de adamdaki güneylilerden o kadar farklı hissediyorum kendimi. Ayrıca sen söylemeden ben söyleyeyim, adamız kıtanızdan küçük olabilir ama sizler hepiniz insansınız, biz ise cüceyiz.”

“Çok sıkıcısın Canwr.” dedi Baland sadece, “Çok ama çok sıkıcı…”

* * *

Hana girdiklerinde, içeridekilerin büyük çoğunluğunu parlamış, sulanmış ve baygın bakan gözlerle boş bakarken buldular. Canwr, Kum Ülkesi’nde gözlerle konuşulan ayrı bir dil olduğu düşüncesi ile, burada baltaya ne gibi bir ihtiyaç olabileceği düşüncesi arasında bölünmüşken, adet olduğu üzerine Baland tarafından uyandırıldı ve küçük bir masanın yanındaki küçük bir tabureye yerleştirildi.

Kum Ülkesi’nin insanları genelde büyük fularlar ve başlıklar takıyorlar, böylece sıcaktan ve kumdan korunuyorlardı. Baland’ın annesi Canwr’a da bunlardan bir tane vermiş, “Bu poşuyu dışarıda üzerinden ayırma” diyerek kıyafetin adını ona öğretmeyi de ihmal de etmemişti. Gerçekten de, şu an fiziken burada olan, ama aslında başka alemlerde olan adamların bile istisnasız hepsinde bu “poşu” vardı. Bir kişi hariç…

“O kadar özelsen,” dedi Canwr yakaladığını düşündüğü avantajın keyfiyle, “şapka da takma. Tatlı suda klişeden kaçınmak zor değil.”

“Kolay” diye cevapladı başka bir masaya bakan gözleriyle Baland onu, “Kolay… Demiştim Canwr. Zor olmasa gerek… Değil.”

“Biliyorum ama ben de bir papağan değilim Baland… Sorun ne?”

Baland anlam veremez bakışlarla döndü Canwr’a “Ne sorunu?”

“Neden kapının girişindeki masaya bakıyorsun sürekli?”

“A, o mu?” Baland, parmağıyla Canwr’un da zaten bakmakta olduğu masayı işaret etti. “Şu zom olmuş adamlara nasihat eden keşişlere bakıyorum.”

“Kim onlar?”

“Keşişler işte… Alemlerin İlahı’nın keşişleri.”

“Saygılı konuşuyorsun.”

Baland’ın gözleri dondu bir an. Aklından bir şeyler geçti. Ama sonrasında söyledikleri daha hafif bir tondaydı.

“Bu keşişler, sadece kafası şu an başka alemlerde olanlara hiçbir işe yaramayacak nasihatler vermiyorlar.” Baland, burada yüzünü buruşturdu ve gözlerini devirerek “Ve lütfen başka alemler ile Alemlerin İlahı konusunda espri yapma…”

“Aklıma gelmişti ama özellikle espri olarak değil daha felsefik olarak düşünmüştüm. Başka ne yapıyorlar peki senin saygını kazanacak?”

“Büyü, Canwr. Benim kafamı çok kurcalıyor. Bilinen tüm doğal kurallara aykırı ama etkileri tamamen gerçek. Ve bu adamlar…” Baland burada yine keşişleri parmağı ile gösterdi, “Büyü bozan efsunlar yapıyorlar. Ve büyü bozmaktan kastım, üzerlerine yıldırım atan bir büyücünün büyüsünü bozmak. Zengin bir aşiret liderinin oğlunu kendine aşık etmek için bir kız tarafından yazdırılan muskanın bozulması değil…”

“Öldürdüğün orklar vicdanını mı rahatsız ediyor Baland?” Canwr soruyu şok bir şekilde sordu.

Ve cevabını, normalde alışık olması gereken ama burada, şu anda, şok edici olan bir şekilde aldı; sinir bozucu, gürülütülü ve samimi olarak atılmış bir kahkaha olarak…

Canwr’un anlam veremediği, absürd ama tekrar etmek gerekirse samimi bulduğu bu tavır ve ondan doğan ortam; masanın yanında bitiveren parlak yeşil renkli, altı buçuk ayak boylarında, bir o kadar da omuz genişliği varmış gibi duran, ama gözündeki merceklerin yaşını ve beyin faaliyetini belli ettiği eksantrik bir orkun kibarca, “Selam Pisari Boldor, bana arkadaşını tanıştırmayacak mısın?” demesiyle tamamen grotesk bir hal aldı. Öyle ki, Canwr bu kahkahayı, sonrasında ortaya çıkan orku ve ikisinin sentezi olan ortamı kafasında tanımlarken beyninin yorulduğunu fark etti.

“Selam,” dedi Canwr, “Baland… Yani Boldor şu anda kahkaha atmakla meşgul. Adım Canwr, Tir Glo’dan gelen bir ozanım, ve siz?”

“Adım Çekavvv. Alim, teorisyen ve mühendis. Polymath’ım diyemem ama bir generalist olarak hiç de fena sayılmam. Memnun oldum sevgili Canwr.”

Canwr ayağa kalkıp, orkun elini sıkarken gözleri, ister istemez orkun kendisine samimiyetle gülümseyen gözlerine değil, yukarı doğru yay çizen o sevimli ağızdan sanki kendi ülkesindeki kayalıklar gibi çıkan iki koca dişe takılmıştı.

Bu mutlu anı her zamanki gibi Baland bozdu.

“Uzatma da çök lan yere artık, korkudan şu zomlar bile ayılacak şimdi, paraları boşa gidecek bir şey değil…”

* * *

“Doğru mu anlıyorum kitap ve tomar satıyorsunuz?..”

“Evet, daha çok tomar, kitap az ve pahalı açıkçası. Ben satıyorum satmasına ama alan olmuyor pek.” Çekavvv gözlüğünü düzeltti ve gülümsedi “Aslında hiç satamadım şimdiye kadar.” Cümlesi bittiğinde gülümsemesi mahcup bir gülmeye dönmüştü. Sol omzuna yediği yumruğa karşılık, Baland’ın sırıtan yüzüne parmaklarını şöyle bir gösterip çayını yudumladı. “Boldor tomar alır ama küçüklüğünden beri, öyle tanıştık zaten.”

“Peki nasıl geçiniyorsunuz?” diye sordu Canwr, Baland ve Çekavvv kadar neşeli olmasa da gülümseyerek, “Tarlanız mı var?”

“Tarla mı?” diye irkilerek sordu samimi bir şokla dev ork. “Bir orkun tarlası olsun, olacak iş değil…”

“Alim, teorisyen ve mühendis bir ork olunca…”

“İstediğimiz zaman papağanız ha…”diye araya girdi Baland

“… çiftçi de olabilirsiniz diye düşünmüştüm.” diye söz hakkını geri aldı Canwr.

Ork şöyle bir gerildi ve düşünceli bir tavırla cevabına başladı; “Alim belki biraz iddialı olabilir, haklısın…” dedi “Bir de şu sizi bizi bir kenara atalım olur mu? Neyse… Ama teorisyen ve mühendislik konusunda sanırım, hımm… -burada çenesini kaşıdı ve ikna olmuş bir tavırla devam etti- Evet, bunları kendim için rahatlıkla söyleyebilirim.”

“Ne tür bir teori?” sorusunu sorarken Canwr sizli bizli konuşmamak için kendisiyle savaşıyordu.

“Felsefe ve edebiyat. Daha çok sanat ve doğası üzerine. Tabi yazılı eserler satınca… Benim de bir teorim var. Synodos Ippikou İmparatorluğu’nu bilir misin? Torunları Imperia’nın hakimleridir. Imperia’yı görmelisin bu arada… Ben konuşurken böyle dağılırım, aldırma. Büyük generalleri onları Parçalı Yarımada’dan Nehirler Diyarı’na kadar taşımıştı. Bizimkilerin yok edici istilaları gibi değildi de üstelik, birer fetihti hepsi. Generalin hocasının bir sanat -ya da drama diyelim- teorisi vardır. Onun üzerinde çalışırken…”

“Ah evet, pazaryeri sanatı…” diye bu sefer Çekavvv’ın sözünü kesti Baland, “Herkes, aynı şeyi aynı şekilde yapacak, maksat hormonlarımızla oynamak ve izlediğimiz, okuduğumuz ne varsa onunla özdeşleşmek… Pazaryeri Sanatı. Nokta… Sonra bu istilacı canavar da ondan etkilenip yeni bir teori dayatsın bize”

“Sakin ol deli oğlan,” dedi Çekavvv gülümseyerek “ben de bir noktaya kadar seninle aynı fikirdeyim. O yüzden kendi teorimi yarattım. Ayrıca ben kuzeyliyim Orcholia’dan gelmiyorum”

“Eşek!..” dedi Baland, Canwr’a, tek gözü kapalı dili dışarıda bir sırıtışla dönerek.

“Efendim?” Çekavvv anlamamıştı.

“Anlat hadi anlat… Yanıyosun anlatmak için teorini.” Ve Baland da üstelemedi.

“Seni sıkmayacağım genç Canwr. Bu uzun bir konu, ancak kısaca özetlersem; bir anlatıda, anlatıda rolü olmayan her şeyin atılmasını öngören bir tür sadeleşmeyi savunuyorum. Anlatı planlı olmalı, müşterisini hazırlamalı ve hazırladığı şeyi ona vermelidir. Bir nesneden mesela bahsedilirse o kullanılmalıdır. Kullanılmayacaksa ondan bahsedilmemelidir. Gibi… ”

“Pazaryeriii…”

“Biraz sus Baland!” diye beklenmedik bir çıkış yaptı Canwr, -Çekavvv mırıldanarak “Baland?” diye kendi kendine tekrar ederken…- “Siz nasıl arkadaş oldunuz? Yani sen o kitapçıya nasıl girdin? Veya sen onu neden yemedin?” Canwr ağzını buruşturup saçlarını sağa sola şöyle bir sallayıp “Yani… Anlatamıyorum tam olarak. Bu orklar kim, sen kimsin, istila neden durdu, neden sadece çeteler var burada da ordu yok, kim dost kim düşman, bu belirsizliğe nasıl dayanıyorsunuz? Anlatamıyorum belki ama anlayamıyorum da…” ve ellerini yüzüne kapattı Canwr

“Ağlamıyorsun ya?”

Canwr ellerinin arasından gülümseyen bir suratla kalktı ve “Hayır Çekavvv, ağlamıyorum. Dramadan fazla bahsettik sanırım.” dedi, bu sefer de mahcup mahcup sırıtarak. “Ama bu soruların cevabını merak da ediyorum gerçekten…”

Çekavvv yine çenesini kaşıdı ve “Aslında sorularının cevabı basit.” dedi, “Boldor meraklı bir çocuktu ve küçüktü. Olanlar olduğunda, o bebekmiş, dolayısıyla bir şey de hatırlamadığı için, tanıdık bir manzara olan orklar onu ürkütmüyordu. Ben de tomar satıyordum, bu böyle…”

“Orklar tanıdık bir manzaraydı derken ne demek istiyorsun?”

“Ben de oraya gelecektim. İlk istilalardan sonra –ki korkunç şeyler yaşandı evet- buraya yerleşen ork kolonistlerle yerel halk arasında bir sevgi olmasa da, bir denge, bir düzen vardı. Ork düzeniydi ama düzendi. Ne zaman ki büyük ork klan lideri öldü; kıtanın dört bir yanına dağılan ork orduları ve klan liderleri büyük lider olmak için Orcholia’ya döndüler. Beklendiği gibi de bir iç savaş başladı. Bu savaş on yıldır devam ediyor, bitecek gibi de değil. Buralar da artık ork yönetiminde değil. Ve bu, bağımsızlık demek olduğu kadar, ork yağmacılarının da serbestçe yağma yapabilmeleri demek. Sanırım sorularını cevaplamış oldum. Bununla birlikte burada hiçbir direniş olmadığını da zannetme. Boldor söylemiştir. Burada buluşmamızın sebebi de bu.”

Canwr cevap vermeden dikkatli nazarını Çekavvv’a yöneltince Çekavvv da deri zırhının kemerinden bir kancaya benzer silindirik bir demir çıkararak masaya koydu. “Son icadım,” dedi “Delikli Demir…”

Canwr izin alarak “Delikli Demir”i incelemeye başladığında, onun gerçekten de ahşap bir tutamaçtan tutulan sade bir boru olduğunu fark etti. Ahşap tutamaç ile demir borunun birleştiği yerde yine kanca şeklinde aşağı uzanan serçe parmak büyüklüğünde metal bir çıkıntı dikkat çekiyordu. Canwr o zaman, tam olarak olmasa da, aslında neye baktığını anladı.

“Bu bir ork yayı,” dedi, “ne atıyor?”

“Metal bilye,” diye cevapladı onu Çekavvv, üç tane bilyeyi masaya bırakırken.

“İp yok?”

“İşte yüzden, bu bir yay değil genç Canwr. İpin yaptığı işi bir simya tozu yapıyor.” Çekavvv bu sefer de küçük bir kese koydu masaya. Kesenin ağzını açtığında, siyah ve iri parçalı bir tozun karanlık parlaması masadakilerin gözlerini aldı.

“Toz, ateşle tepkimeye girerek ve sonrasında borunun içinde patlayarak, metal bilyeyi oktan çok daha hızlı şekilde ve çok daha uzaklara gönderiyor. Ateş dediğime de bakma! Bir çakmak taşı kıvılcımı yeterli. Aslında tam olarak baş ve işaret parmağının üstünde kalan taştan bahsediyorum.”

“Peki bu formül?”

Çekavvv mahcuptu, “İcadımla ilgili teknik detayları maalesef seninle paylaşamayacağım Canwr. Ancak üzülmeni gerektirecek bir şey yok. O elinde tuttuğun, sadece kendini savunmana yaramaz, içindeki saldırganı da uyandırır genç adam. Tir Glo barış içinde bir yer, bırak öyle kalsın…”

“Ne kadar iddialı da bulsan, sen bir ork alimisin Çekavvv. Ve bu çok şaşırtıcı…”

“Gerçekten mi? Sence beyinsiz orklar kaleleri nasıl ele geçiriyorlar? Ya da şu vücuda bak? Hiç steroid diye bir şey duydun mu? Orklar bilimden anlarlar Canwr. Sorun şu ki; sadece yok eden bilimden anlarlar…”

“Bu yüzden bana bu icadınla ilgili bilgi vermiyorsun.”

Çekavvv, merceklerinin üzerinden görünen gözlerini büyüterek sırıttı; “Biraz da icadımın çalınmasından korkuyorum tabi…”

“Tarlan yok, çok az tomar satıyorsun ve icadını da satışa çıkartmıyorsun. Sen nasıl hayatta kalıyorsun Çekavvv?”

“Bataklık çamuruyla Canwr, bataklık çamuruyla…”

* * *

Eşeğin üstündeki eve dönüş yolculuğunda, Canwr, delikli demiri elinde evirip çevirirken; “Bu çok önemli bir icat Baland,” dedi, “sen hiç merak etmiyor musun?”

“Yapılırken yanındaydım,” diye cevapladı onu Baland, “ayrıca ne kadar tamamlandı çok da emin değilim. Senin için atışa hazır hale getirdi değil mi?”

“Evet”

“O gacır gucur sesler içerideki toz ve bilyeden geliyor o zaman.”

“Aslında karnım gurulduyor Baland.”

“Paran cebinde kaldı işte, söylenip durma. Ayrıca dünya tarihini değiştirecek büyülü aletle oynuyorsun. Bundan iyisi can sağlığı….”

“HEEEEYYYYYYY!”

“…”

“HEEEEYYY, SİZE SESLENİYORUM…”

Canwr ve Baland sesin geldiği yöne baktıklarında, batıdaki tepenin eteklerinden bu yana sekerek gelen bir kız olduğunu fark ettiler. Aslında seçebildikleri; kapşonlu bir tunik giyinmiş ve onlara doğru yürüyen birisiydi sadece, ama ses bir kıza aitti.

“YARALANDIN MI?” diye bağırdı Baland, Canwr onu dürtüp “Ona doğru gidelim” derken.

“Bir erkek olsaydı olduğu yerde kalırdın.” diye susturdu onu Baland.

Kız ise sadece sağ elini kaldırıp, ayasıyla bir işaret yaptı. Yavaşça yaklaştı, yaklaştı ve gerçekten çok yavaşça yaklaşmaya devam ederek sonunda; dizlerine kadar olan topuklu çizmelerinin sadece bir tekinin ayağında olduğunu; diğer ayağının ise çıplak olduğunu çocukların da görebileceği bir mesafeye gelince durdu.

“Aslında biliyor musunuz?” dedi kız, “Sekerek gelen bir kızı beklemek yerine şu eşeği biraz daha ona yaklaştırabilirdiniz. Sonrasında yolunuza da devam edebilirdiniz, yani eşeklerin yönü aynı gün içinde birkaç kez değişebiliyor değil mi? Bu arada gördüğünüz gibi yaralı değilim, çizmeyle bağını siz de kurabilirsiniz sanıyorum. Ve suyunuz var mı?”

“Maalesef yok, ama evimiz yakın,” dedi Baland, “ve biz sadece yaralı kızlara değil yaralı bütün insanlara yardım ederiz.”

Kız kapüşonunu açtığında, buz mavisi gözlerine tezat kızıl saçları parladı güneşte, ama söyledikleri çocukların da gözlerini alamadığı bir başka organ hakkındaydı; “Ah evet, çok kız vakası gibi bir tonlama oldu farkındayım. Ama “sivri kulağı” demek yerine “kızı” demek daha pratik geldi. Gerçi kulaklarımdan önce yayımdan da anlayabilirdiniz diye düşünüyorum…”

“Adın ne senin ukala?”

“Cuil İell kabak, seninki ne?”

“Adımı söyledin bile. Bu arada Canwr bundan iyisi can sağlığı derken bunu kastetmemiştim,” dedi Baland, “ama gördüğümden son derece memnunum…”

“Bizim iki kişi başaramadığımız tezatlı uyumu,” diye katıldı bu sefer Canwr, delikli demiri üzerinden indiği eşeğin semerine takarken “sen tek başına tamamlanmış gibisin. Benim adım da Canwr. Baland’ın biraz önce bilinçli şekilde mahvettiği seremoniyi yine de tamamlamalıyım.”

“Aaah,” dedi kız elf, “gözler ve saçlar… İyiydi… Teşekkür ederim.”

“Benim adım Pisari Boldor, sivri kulak.” Bu sefer eşekten inme sırası Baland’daydı “Gel de şu eşeğe bin. Çorak toprakta ayaklarını daha fazla mahvetme.”

“Teşekkürler Pisari.”

“Çizmeye ne oldu?”

Kız önce soruyu soran mavi gözlere sonra da cevabı merak eden kızıl saçlara baktı. “Beyler!” dedi “r”yi uzatarak “Öncelikle söylediğime inanmayacaksınız sanıyorum ve birbiriyle delice rekabet eden iki ergen olduğunuzu da gördüğüm için açıkçası azmanızdan korkuyorum”

“Açıkçası bu cümleyle, biraz önce bahsettiğim tezat birleşince zaten azmış olduğumu itiraf etmeliyim…” derken Canwr, bu kadar cepheden konuştuğuna inanamıyordu. “Ve olan olduğuna göre bence hikayeyi anlatabilirsin.”

“Ve sen de adı iell olan bir bess için fazla yukarıdan konuşuyorsun.” Ve Baland da, entelektüel bir şov yapmadan duramayacağını, bir kez daha ispat etmişti.

“Pekâlâ,” dedi kız elf, “ikiniz de hâlâ kontrolün beyninizde olduğunu ispat ettiniz. Aslında anlatılacak çok da bir şey yok. Ben bir elf prensesiyim ve sevgilim de bir prens. Harika bir genç adam ve birbirimizi seviyoruz sanıyorum, aslında yeni tanıştık ve o da biraz çapkın. Ve evet, sevişiyoruz da… -bir şekilde elfler de ürer, sadece ideal davranan heykeller değilizdir.- Neyse, bu arada neden burada olduğumuz konusunu boşvermeye çalışın tamam mı?.. Bilmeniz gereken sadece şu; son molada sevgilim azmışken ve sevişmeye çizmelerimi çıkartarak başlamışken, –çünkü o bir fetişist ve bir şekilde karşılaşırsanız bundan size bahsettiğimi ona söylemeyin- orklar, kamp yerimize baskın yaptı. Sevgilim de ergen maskülenliğiyle, orkların dikkatini üzerine çekip benim kaçmamı sağladı. Ama o sırada, neden olduğunu bilmediğim bir şekilde çizmemi elinden bırakmadığı için, –çapkınlığı ile fetişizmini birleştirdiğimde… Yani buna inanmak istemesem de; sanırım bir dahaki sefer karşılaştığımızda beni tanıyabilmek için aldı çizmeyi…- ben de böyle sekerek geziyorum. Tüm olay bundan ibaret…”

“Bir şekilde,” dedi Canwr elfi taklit ederek “karşılaşabilecek miyiz?”

Elf rahattı “Merak etme, başının çaresine bakar o… Sen neye bakıyorsun kabak?”

“Arkana sivri kulak, arkandan kurt sırtında yavaş yavaş gelen sekiz orka…”

Canwr, Baland’ın baktığı yöne, duyduğu sekiz rakamının verdiği güven ve son bir haftada olanların kendisine yüklediği nefretin etkisiyle kızıla dönmüş gözlerini çevirmişken, Cuil İell sakin bir tavırla Baland’a sordu; “Ne kadar uzaktalar?”

“Kaçamayacağımız kadar…”

Kız, şimşek hızıyla eline aldığı yayına, aynı hızla sadağından çektiği bir oku yerleştirip, çetenin üzerine fırlattı.

Ve böylece yolculuğuna başlayan ok, çetenin en az üç ayak üzerinden tepeye doğru yoluna devam etti…

Canwr acıyla gülümseyerek başladı; “Alim bir ork, bu dünyaya gelmiş en kötü ok atan canlı olarak bir elf, histerik kahkahalar atan bebek suratlı bir katil…”

Ve Baland tamamladı; “…Ve balta yerine lavtayı tercih eden sakalsız bir cüce…”

“Bu değişecek” diyen Canwr, eşeğin semerinden delikli demirin yanındaki baltasını çıkararak, okunu yayına yerleştiren elf kızı ile, belinden hançerlerini çıkartan insan çocuğunun ortasında yerini aldı.

Arkalarından yarım düzine cücenin, “İ freichiau corrach! Canys Tir Glo, canys Tywysog Hardd, i freichiau…” diye bağırdığını duyduğunda baltasını kaldırdı ve “diwrnod y fwyell” diye bağırdı onlara.

Baland ona dönüp soran gözlerle bakınca; “Bugün öğrenmeyeceksin.” dedi ona da.

“Bugün son günümüz mü?” diye sordu elf kızı.

“Hayır değil,” diye cevapladı onu Canwr, baltasından gözlerini ayırmayarak “bugün baltanın günü, bugün Torrwr Ilofrudd’un günü…”

Murat Barış Sarı

Selam, ben Murat Barış Sarı. Evli ve bir çocuk sahibiyim. Sade bir kalemim olduğunu sanıyorum. Genel olarak bilinç akışı anlatımını ve bilimkurgu fantastik edebiyat alanında cyberpunk alt türünü seviyorum. Diyaloglarım fena değildir, tasvirlerim fena. Farklı tarzlarda bir antoloji oluşturmaya çalışıyorum. Daha eskilerden; kısa filmlerim ve iki arkadaşımla yürüttüğümüz bir internet sitemiz de vardı. Tarihten de ayrıca hoşlandığımı belirtmeliyim, birinci şahıs anlatıcıyı daha çok sevdiğimi de… Kendimi şöyle tanımlıyorum: “Jack of all trades, master of none!..”

Öne Çıkan Yorumlar

  1. ebuka says:

    Murat merhaba,

    Öncesi ve sonrası olan ama kendi içerisinde de bir bütünlük barındıran güzel fantastik bir öykü.

    Elfler, orklar ve cüceler gibi tanıdık figürler var öyküde.

    Kurgusu, anlatımı ve bol diyaloglariyla ben çok beğendim öyküyü. Ama benim için öykü uzundu, yani biraz daha kısa olsa daha çok keyif alirdim diye düşünüyorum:)

    Eline emeğine sağlık Murat, sen yaz biz okuyalım:). gorusmek üzere…

  2. Selam @MuratBarisSari

    Öyküne başlasam mı başlamasam mı diye bir tereddüt yaşadım, özellikle de “5000 kelime çok uzun, daha öncesi de var vs vs” gibi ön bilgilendirmeler ve öykünün başında beni korkutan o yazar notu: beni anlamak için önce şunları okuyun :slight_smile:

    Sonra sana rağmen, öyküne diğer öykülerini tekrar okumadan başlamaya karar verdim ve iyi ki de öyle yapmışım. Önceki öykülerinden alışık olduğum karakterinin bambaşka bir yolculuğu gibiydi. Aslında yolculuk diyemeyeceğim, yani okuduğumdan beri düşündüğüm şey şu oldu:

    Aslında bu öykü, zaman/mekan olarak o kadar kısıtlı yerde geçiyor ki.

    Birinci mekan döşek/ev, ikincisi de han. Bu iki mekan arasında ve geri dönüşün yolculuğu. Bu kısıtlı mekan arasında ne olay olabilir diye soranlara, olay yok diyebilirim. Ama sen büyük bir başarıyla karakterleri, duygu durumlarını, düşünceleri metne yedirmişsin ve belki olayı yaratmışsın. Yani aksiyon olarak sadece en son bölüm var ki o da çok sade kalmış. Tebrik ediyorum.

    Hem anladığım için gerçekten keyif aldım hem de galiba biraz daha düzenli geldi bana yazdıkların. Bazı noktalar hala karmaşa yaratmış ama onları da özellikle öyle bıraktığını düşünüyorum, bir sonraki bölüme hazırlık, yarattığın evrenin katmanları gibi. Pazaryeri sanatı ve teorisini daha çok duymak isterdim :slight_smile:

    Ayrıca iki yer kafama takıldı, daha detaylandırma okumak istedim

    Canwr, o gece; duvarları kerpiç, döşeği dikenli, kümesten bozma odasına girdiğinde hâlâ duyduklarını hazmetmeye çalışıyordu.

    Bu trajediye ait detayı çok vermemişsin sanırım. Belki bilerek yaptın. Ama eğer Canwr’ı o gece uyksuzu bırakacak kadar önemli bir konuysa, işte o silahın patlama sesini biraz daha duyabilirdim.

    İkincisi aslında eleştiri değil ama komik adlandıramadığım absürt bir detay. Ben çok sevdim ama Murat’lık bir ayrıntı değil gibi geldi. Elf ve topuklu çizme olayı. Yani o kadar absürt komedi bir sahne ki. Nedenini merak etmedim değil :))

    Bu arada öykünün genelindeki diyaloglarda da var bu absürtlük :))

    Çok kısa sürede bitirdiğini biliyorum öyküyü bu nedenle ikinci üçüncü küçük dokunuşlarla düzeltilecek yerlerin sen de farkındasındır zaten.

    Ben çok beğendim Murat

    Eline sağlık :slight_smile:

  3. Selam Müge :raising_hand_man:

    Baştaki uyarı, Ebuzer’e söylediğim gibi; yani ilginizi çekerse bunlar da var gibi bir şey. Ama tek tek de bir olay anlatıyorlar. ve evren parçası olduğu için 4.500+ bir uzunluk planlıyorum. Hatta 6.000 civarı bir versiyonu var kafamda.

    Evet. Aslında tema bazında karakter tanıtıyorum Müge. Biraz evvel bahsettiğim 6.000’lik versiyonda bir aksiyon sahnesi var. Ama karakter derinliğini naçizane sevdiğim için aksiyonu dışarıda bıraktım. Sınır olmasaydı son stand off’u aksiyonla değiştirirdim.

    Basitçe ne Çehov elimden kurtuldu ne Aristo :stuck_out_tongue_winking_eye:

    Yani evet düşününce olabilir. Özellikle vermedim detay diyemem. Ama temelde kadına duyduğu arzu ile başlarına gelene üzülmesi gerektiği arasında bir mücadele içindeydi kafamda hayalet düşünce olarak.

    Esasen saygı duruşu ama eğlence de tabi :laughing:

    Ben ruh hastassı olduğum için yine 10.05 saat 23.30’da gönderdim. 12.05’te arkadaşımdan edit geldi ben de seçkiye gönderdim. Zanaat anlamında düzeltme/güzelleştirmeler ile bir iki hoş ibare eklemiştim. Olay örgüsünü daha tutarlı kılıyordu. Ama seçki artık benden bıktığı için sanırım 10.05 versiyonunu kullandı. :sweat_smile: Bununla birlikte bu versiyonum da ikinciye göre %95 seviyesinde. Çok küçük bir iki şeydi değişen. Herkes esas olarak bunu okuyabilir. Ben de memnunum bu versiyonumdan.

    Beğenmene sevindim Müge.
    Gerçekten…
    Görüşürüz :raising_hand_man:

  4. @MuratBarisSari selam,

    Abi kalemine sağlık. Çok sağlam bir öykü olmuş yine, Canwr’ün maceralar devam ediyor, farklı karakterler, farklı kültürler dahil oluyor; ben çok beğeniyorum, merakla okuyorum, yüzüm gülüyor, heyecanlanıyorum. :sweat_smile: Çok dolu dolu bir öyküydü yine. Diyaloglar (benim şu yabancı gelme olayını hesaba katmazsak) süperdi. Ayrıca yeni karakterler çok hoştu; erken büyümüş kabadayı bir oğlan, yalancı, belki düzenbaz bir elf kızı. Canwr’de yaş olarak ufaktı çok yaşlı değildi sanırım genç hâlâ. Hoş bir trio oldular sonunda. :+1:

    Yalnız şunu bir söylemem gerekir, özellikle ben tek bir şeye bayıldım bu öyküde. Âlim orkun simyadan bahsettikten sonra orkların da bu işlerle ilgilenebileceğini ama orkun özünün yine ork olduğunu söyleyişi. Genler, içgüdüler; yani bilmesek de beynimiz istiyor bir şeyler, onu yapmaya mecburuz, özünde limbik sistemi memnun etmeye çalışan bir korteksiz. Yani hepimizin özü neyse aslında onu yaşıyoruz, yaptığımız ettiğimiz form değiştiriyor sadece. Sanıyorum buna benzer bir şey zaten konuşmuştuk seninle. Bu çok anlamlı geldi bana. Hem fantastik bir dünya için hem de yaşadığımız gerçek (?) dünya için. O cümlede aydınlandım desem yeridir. İyi bir edebiyat eserinin zaten amacı biraz da bu değil midir?

    Tek bir öneri/istek/eleştirim var. Yanlış anladıysam sen beni düzeltirsin ama sanıyorum son öykünün sonundan başlıyor bu öykü. Yani Spaknios’tan sonrası burası. Şipşak olmasın bence aradan bir üç beş ay geçsin, Canwr de bi’ soluklansın. :sweat_smile: Neden dersen okur olarak öyle bir düşüyorum ki dünyanın içine, inanıyorum yani ama ardı ardına episodlar olunca kurgu olduğunu hatırlıyorum. Anlatabildim değil mi?

    Uzun bir yorum oldu ama beğeniyorum bu seriyi ben. :+1: Canwr’ün diğer maceralarında görüşmek üzere. :wave:

  5. SVolkan says:

    Selamlar,
    Canwr’i Anadolu folkloruna da soktun ya… Artık gerisi hakikaten masal:) Ellerine sağlık. Keloğlan fikri gerçekten çok orijinal oldu. Bir Kelt’in gelebileceği son yer diyemiyorum ; çünkü bu cüce duracak gibi durmuyor. Daha öncede sohbetlerimizde sana söylediğim üzere bu karakter günceleri olan bir seyyah . Ve onun üzerinden bizlere anlatacağın çok şey var
    Hikaye çok güzel ellerine sağlık. Bir, iki noktada zaman kaynaklı ucu açık kalan detay kalmış; ama zamanın kısıtı ve kelime limiti seni zorluyor, farkındayım. Güçlü yanın olan diyaloglarınla olayı yine bir sonraki seviyeye götürmeyi başarmışsın.
    Hoşbulduk:)

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

23 cevap daha var.

Yorum Yapanlar