Öykü

Kirpas

Sevgili Dünyalılar! Sizlere, Hurda Gezegeni’nin süper gücü olan Çöplük Cumhuriyeti’nin başkenti Döküntü şehrinden yazıyorum. Buradan Dünya vatandaşlarına, özellikle de asıl vatanım olan Türkiye’ye bol bol selam ediyorum. Bu gezegende Türkiye’yi, biraz da benden ötürü olsa gerek, çok seviyorlar. Çöplük Cumhuriyeti’nin kadınları, güzelliklerine hayran oldukları Türk kadınlarına benzemeye çalışıyorlar. Ben vaziyetten hoşnut kalmakla birlikte, biraz da Brezilyalı, Rusyalı ve İsveçli kadınların örnek alınmasını buradakilere sıkça tavsiye ediyorum. Açıkçası, böyle bir girişten sonra asıl konuya nasıl gireceğimi, anlatmaya nereden başlayacağımı bilemiyorum. Belki de Dünya’da yayına giren ilk romanımın az satmasının nedeni de buydu. Ama olaylar öyle farklı gelişti ki!

Hurda Gezegeni’ndeki ünümün aksine muhtemelen sizler beni tanımıyorsunuzdur. Evet, sizlerden ışık yılları uzaklığındaki mesafede bulunduğum bu güzel gezegende, çok tanınmış bir yazar ve fikir adamıyım. Hatta burada, adı KİRPAS olan bir yayınevim var. Ülkenin en iyi yayınevlerinden birisi. İtiraf etmek gerekirse, gezegenler ve hatta galaksiler farklı olsa bile yayıncılığın temel ilkeleri hiç değişmiyor. Mesela, tarafımıza gönderilen ve aylık sayıları yüzleri bulan dosyaların çoğunu okumadan reddediyoruz. Çünkü yazma meraklılarıyla başka şekilde baş edebilmemiz mümkün olmuyor. Bir dosyayı kabul etmek için bazı kıstaslarımız var tabii. Kitabını yayımlamak istediğimiz yazarın kendini kanıtlamış biri olması bizim için çok önemli. Örneğin; kendini ispat etmiş bir mankenin, bir gezginin, bir gazetecinin, bir sosyal medya fenomeninin, bir futbolcunun ya da siyasetçinin yazdıklarını, editörlerimiz vasıtasıyla okunur hâle getirdikten sonra yayımlıyoruz. Editörlerimiz, bu yoğun mesailerinden ötürü diğer dosyalara, hele hele referansı olmayan, adı sanı duyulmamış kişilerin gönderdiği dosyalara göz atamıyor ne yazık ki. Neyse, ben kendi hikâyemi anlatmaya en baştan başlayayım.

Aslında her şey, müteahhit olan kuzenimin başının altından çıktı. Yazdığım bir denemeyi okuduktan sonra “Vay be abi ne güzel olmuş, sen roman yazsana,” dedi. Ben de iyi bir edebiyat eleştirmeni yerine koyduğum kuzenimin tavsiyesine uyarak roman yazmaya karar verdim ve daha sıkı sarıldım kaleme. Nasıl bir işe bulaştığımı ise ancak beş yıl sonra anladım. Dönüp de arkama baktığımda epey açıldığımı fark ettim, artık kıyı gözükmüyordu; geri dönüş, imkânsızlığın sularında boğulmuştu. Denemeler, uzun ve kısa öyküler, ilk roman… Yazmak bir hastalık hâline gelmişti benim için. Her bir jüri üyesinin, günlük üç roman dosyası okuduğunu hesap ettiğim bir yarışmada derece alamayan ilk romanımı, yayınevi görünümlü bir matbaada bastırdıktan sonra, yüz seksen iki adet elden ve otuz yedi adet de internet üzerinden sattıktan sonra bu şekilde yazın dünyasında kendime bir yer edinemeyeceğimi şıp diye anlayıverdim. Gerçek okur kitlesine bu şekilde ulaşmam imkânsızdı. (Bu arada, okur kitlesi bana hep kötü huylu bir tümörü anımsatıyor nedense. Neyim var doktor bey? Ne yazık ki giderek büyüyen bir okur kitleniz var…) Başka yollar denemeliydim. Elimde, üzerinde çalıştığım bir roman dosyam daha vardı. O zamanlar düşüncelerim daha saflığını kaybetmemişti. Genç ve yetenekli yazarlara destek olacak bir sürü yayınevi olabileceğini düşünmüştüm.

Diğer yandan ailemin bana desteği ve inancı tamdı. Herkesin birlikte olduğu bir bayram günü, söz yazmaktan açılmışken; kardeşim bana, insan en iyi bildiği işi yapmalı deyince ve herkes onu destekleyince, ben de on beş yıldır sürdürdüğüm avukatlık mesleğini bırakıp tamamen yazmaya verdim kendimi. Kardeşime teşekkür ediyorum, iyi ki aydınlatmış beni zamanında.

İkinci romanımı bitirdikten sonra, dosyamı büyük umutlarla, bazı büyük yayınevlerine gönderdim. Ardından beklemeye başladım. Heyecanla… Yayınevlerinin değerlendirme ya da değerlendirmeme süreleri iki ila altı ay arasında değişiyordu. İki ay bittiğinde, sık sık açıp e-postalarımı kontrol etmeye başladım. Artık o kadar da heyecanlı değildim. Çünkü ardı ardına ret cevapları gelmeye başladı. Sonuç tam bir hayal kırıklığı oldu benim için. İçime bir ümitsizlik düştü ve gittikçe büyüdü. Niye yazıyordum ki? Yani kimse okumayacak olduktan sonra yazmanın bir anlamı var mıydı? Bir ara kendime öldü süsü vermeyi bile düşündüm. Çünkü bazı yazarların kıymeti öldükten sonra anlaşılıyor ya da ölüm bazı yazarlara önem katıyordu. Sonra, sırf iş olsun diye bir yayınevinin yazar kataloğunu incelemeye koyuldum ve yaklaşık yüz kadar yazardan ancak dört tanesini tanıdığımı fark ettim. Kabaca bir hesap yaptıktan sonra, bunca yazar ve yazma meraklısı arasından Faruk Hurda isminin sıyrılmasının pek de mümkün olmayacağını düşündüm. Sonunda yazmayı bırakmaya karar verdim.

Ancak umut peşimi bırakmadı. Sosyal mecrada, yeni yazarlara şans tanıyan yayınevlerini araştırmaya başladım. Ve aynı gün içerisinde o mucize gerçekleşti. Bir edebiyat yayın organının sayfasında, her ay belirli bir tema etrafında yazılan öykü seçkilerine rastladım. O ayki tema “Hurda” idi; yani benim soyadım! Tanrı’dan bir işaretti bu benim için, yazmaya devam etmek için güçlü bir itki. Bazı şeylerin değişeceğinin aleni kanıtıydı bu. Zamanım dardı, on beş gün içerisinde kurallara uygun bir öykü yazdım. Öyküm yayınlanmaya uygun bulundu. Yayınlanmasından iki ay sonra, son derece garip bir e-posta aldım:

“Yazdığınız öyküyü beğenerek okuduk Sayın Faruk HURDA. Öykünüzde geçen gezegene gelince… O gezegen gerçekten var. Eğer bizimle temasa geçmek isterseniz bu e-postaya, “Hadi canım sen de!” diye cevap yazmanız yeterli. Ertesi gün biz sizi buluruz. HURDA GEZEGENİ, FARKLI GALAKSİLERLE TEMASA GEÇME KURULU BAŞKANI: Tinon Ren.”

Önce benimle dalga geçildiğini düşündüm haklı olarak. Ya da bir dolandırıcılık öyküsünde, kahraman olarak hikâye edileceğimi sandım. Ama diğer yandan da bu e-postaya cevap vermek için içimde güçlü bir istek hissettim. Gün boyunca başka şey düşünemez oldum ve nihayetinde ertesi gün ne olacak Allah aşkına deyip e-postaya cevap verdim: “Hadi canım sen de!” Ve heyecanla beklemeye başladım ama ertesi gün benimle temas kuran olmadı. Fena işletilmiştim anlaşılan. Ama kabahat bendeydi. Böyle bir şeyin gerçek olacağına nasıl inanmıştım ki. Umut bu ya, belki bir aksama olmuştur diye ertesi gün yine cevap bekledim. Bir hafta böyle geçti; hayal kırıklığı, üzüntü ve kendine kızgınlık… Adrese ısrarla attığım birkaç e-posta, alıcı hatası nedeniyle tarafıma iade olundu.

Böyle bir olayın varlığını dahi unutmuşken kırk gün sonra, akşam evimin kapısını açtığımda yerde bir zarf buldum. Zarfı açtığımda, üzerinde “GALAKSİLER ARASI UÇUŞ BİLETİ; DÜNYA GEZEGENİ-HURDA GEZEGENİ” yazan bronz bir levhayla karşılaştım. Levhada ayrıca hareket saati ve yeri yazıyordu. Zarfta ayrıca bir de not vardı: “Kusura bakmayınız, bunu daha önce açıklamalıydık. Bizim gezegenimizin bir günü sizin dünyanızın kırk gününe eşittir. Galaksimizden bir arkadaş, sizi evinizden alıp yolculuğunuzda size refakat edecek. Yanınıza sadece yedek iç çamaşırı alınız. Sizi burada en iyi şekilde ağırlayacağımızdan şüpheniz olmasın.”

Hareket saatine beş dakika kala, gelen olmayınca yine işletildiğimi düşünürken oturma odamın ortasında, aniden beliren uzun pardösülü, şapkasının gölgesi yüzüne düşmüş bir adam, konuşmama fırsat tanımadan elimden tuttuğu gibi galaksiler arası yolculuk yapacağımız solucan deliğine ışınladı bizi. Solucan deliğine girdikten sonra ne olduğunu hatırlamıyorum. Gözümü açtığımda, biz insanlara benzeyen uzaylılar etrafımı sarmıştı. Bana “Hoş geldin uzaylı, biz dostuz,” diyorlardı.

Hurdalılar’ın beni gezegenlerine niye davet ettiklerine gelince… Bunun sebebi bir kehanet aslında. Üç yüz yıldır söylenegelen bir Hurda kehanetine göre, bir gün Hurda dışından bir adam çıkacak, hiç bilmediği ve görmediği hâlde Hurda gezegeni hakkında yazacak, gezegene davet edilecek ve Hurdalılar adına büyük işler başaracak. İşte o adam benmişim. Bu büyük işlerin ne olduğu kehanette yer almıyor. Belki de kâhin, kafası iyiyken bulunmuştur bu kehanette. Şimdiye kadar yapabildiğim en önemli şey Hurdalılar’ı sigaraya başlatmak oldu. Yanımda getirdiğim sigara paketinden merakla bir tane deneyen tarım bakanı, yabancısı oldukları tütünü, bir şekilde kuru hâlinden üretmeyi başardı ve kısa sürede gezegende sayıları milyonları bulan sigara tiryakimiz oldu. Diğer önemli icraatım ise, ekmek tüketiminin çok az olduğu bu gezegende fırıncılara tırnaklı pide, somun, yağlı ekmek ve lahmacun yapımını öğretmek oldu. Böylece, çok geçmeden koca kalçalı kadınlarla iri göbekli erkekler sokaklarda salınmaya başladı. Bu sayede, bir nebze de olsa yabancılık hissetmedim bu ırak ellerde. İnşallah daha çok önemli işler başaracağım bu gezegende; kehaneti boşa çıkarmamak ve Dünya’yı en iyi şekilde temsil etmek adına.

Sözü fazla uzatmayacağım, her ne kadar biraz farklılıkları olsa da Hurdalılar da kendilerine insan diyorlar. Asıl farklılık fiziki özelliklerde değil etrafta. Hurda gezegeni adının hakkını veriyor. Her şey işe yaramaz ve eski. Bu gezegende insanlar temizlikte değil kirlilikte birbirleriyle yarışıyor ve güzel şeylerle değil döküntülerle, kirle ve pasla ilgileniyor. Buralarda insanın ne kadar çöpü, döküntüsü varsa toplumsal konumu da o denli yüksek oluyor.

Buraya ayak bastıktan sonra bir daha Dünya’ya dönemedim. Dünya takvimiyle tam dört yıldır buradayım. Hurdalılar, gelişimin ertesi günü bana vatandaşlık verdiler. Bana hurda dağı manzaralı en döküntüsünden bir ev tahsis edip yazmam için gerekli ortamı oluşturdular. Edebiyat alanında hızla yükselmemi sağladılar. Yayınevi kurmak için beni teşvik edip her yazdığım romanın yüz binlerce satmasında büyük rol oynadılar. Burada mutluyum ama içimde bir burukluk da yok değil. Dünya’yı, eski günlerimi ve sıradanlığımı özlüyorum. Ancak tüm bu olanlardan sonra her şeyi bırakıp dönemeyeceğimi çok iyi biliyorum. Ve bir şey daha biliyorum. Bir gün kitaplarım Dünya’da da çok okunacak…

Ebuzer Kalender

Nisan 1983, Afşin doğumluyum. Hem okur hem yazarım. Geçimimi hekimlik yaparak sağlıyorum. Gaziantep’te oturuyorum. Payıma babalığın düştüğü, beş kişilik güzel bir ailenin (baba, oğullar ve kutsal anne)ferdi olarak yaşıyorum. “KUKİNLER”adında bir romanım ve “Kabil’de Habil Kafe” isimli ödüllü bir polisiye öyküm var. Bazı çalışmalarım ise görücüye çıkmayı bekliyor. Yerel bir dergide düzenli olarak yazıyorum. Sosyal medyayla aram yok. Kabuğumu seviyorum. Yazmaya ve yaşamaya devam ediyorum.

Kirpas” için 3 Yorum Var

  1. Merhaba,

    Sanırım bu platformdaki ilk öykünüz ve çok güzel bir metinle girmişsiniz. Baştan sona okurken gülümsedim. Göndermelerinizi çok yerinde buldum. Bir “Merhaba ben bu seçkiye yeni katıldım” söylemi “Hurda” temasıyla ancak bu kadar harmanlanırdı. Dili kullanımızın çok özenli ve metnin akışında hiç sorun yok.

    Yayınevleri ile ilgili- gerçekliğinden şüphe duymadığım- bölümler bu konuda yazın hayatında bir yerlere gelmek isteyenler için gerçekten yol gösterici olmuş.

    Ne diyelim, umarım gezegeninizde daha bolca kitaplarınız basılır ve umarım başka öykülerinizi de bizim gezegenimizde okuruz.

    Elinize, kaleminize sağlık

  2. ebuka dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar Müge Hanım, kusura bakmayın iş hayatımla ilgili yoğunluktan ötürü geç cevap yazıyorum.

    Öncelikle öykümü beğendiğinize sevindim. Güzel yorumlarınızdan ötürü ayrıca teşekkür ederim. KİRPAS Kayıp Rıhtımdaki ilk öyküm. Umarım son olmaz. Yeni öykülerde buluşmak üzere, bol selamlar…

  3. Merhabalar,
    Hazır seçkide yeni olduğunuzdan dolayı henüz fazla öykünüz yokken ben de mevcut olanların hepsini okumaya karar verdim.
    Okuması çok keyifli bir öyküydü, Douglas Adams’ın Otostopçunun Galaksi Rehberi tadındaydı. Bu arada kendimi arama motoruna “kirpas yayınevi” yazarken buluyordum neredeyse. :slight_smile:
    Görüşmek dileğiyle

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!