Öykü

Öğrenen Bir Peri Masalı

Geçidin sonuna vardığında, solan enerjisi ve bedenini terk eden peri mucizesi onu güçsüz düşürmüştü. Dünyaya ayak bastığı anda “kaçkın bir peri”idi artık. Bir an bu yaptığını böyle nitelendirmek istemedi. O bir insandı artık. Gözlerindeki yeşil ışığın sönmüş olduğunu hissetti. Büyülü hiçbir şey yoktu çevresinde, içinde sadece insanlara özgü yaşam enerjisinden başka hiçbir şey… Kendini yokladı, zayıf ve kırılgan bedenine baktı, içinde güçlü bir şekilde atan kalbini dinledi. Şimdi başının çaresine bakmalıydı. Geçit, balıkçı teknelerine bakan taşlık bir iskelenin altında kalıyordu. Bu onun ufak sırrıydı artık. Peri Diyarından buraya nasıl geldiğini kimseye söylememeliydi. Zaten Diyara açılan kapı tahminen kapanmıştı arkasından. Büyü olmadan açılamazdı. Ondaki büyü de yok olup gitmişti.

Kafasını gökyüzüne çevirdi. Gün ışığı derhal gözünü aldı. Kıyıya çıkıp denizin keskin kokusunu içine çekti. Tuz bu kadar yoğun kokar mıydı? Denizden göze gelen ışık bu kadar parlak mıydı? Sıcaklık tenini yakmaya başlamıştı. Üzerinde, diyardan gelirken getirdiği birkaç parça eşyası vardı. Çantası bir süre için idare etmeye yeterdi. Ufka baktı. Yelkenleri gördü. Kendini iyi hissetmeye başladı. Ayaklarını suya soktu. Deniz ayaklarına hücum etti. Kumlara gömülen ayaklarına bakakaldı. Dalgaların yavaş ve telaşsız ayak bileklerine kavuşmasını izledi. Suyu bedeninde hissetti, içi ürperdi. Hisler, yani dünyaya açılan duyular ne kadar güçlüydü. Keşfetmeye çalıştığı, insan olmak değil de sanki periyken nelerden yoksun olduğunu anlamaktı. İşte şimdi bunlara kafa yormanın tam zamanıydı. Güneş tepeye çıkarken sıcaklık başına vurdu. Dünyanın güneşe daha yakın olduğunu düşündü istemsizce. Oysa periler diyarı dünyaya paraleldi ve ne daha uzaktaydı ne de daha yakında. Karnı acıkmaya başladı. Bu hisle ne kadar idare edebilirdi, görecekti. İnsanlar hakkında çok okumuştu. Ama insan olmak, insan bedeninde yaşamak başka bir deneyimdi ve insanın deneyimden başka tutunacak dalı yoktu. Deneyimle yol alan ve ya deneyimle yolundan alıkoyulan insan. Deneyimi yaşamanın yanında dolaylı deneyim vardı bide. İşte onun içinde olduğu durum tam da böyle bir şeydi. Okuduğu deneyimleri bünyesine alıp yoluna gitmek isteyen periden bozma bir insandı. “Peri” kelimesini kendi kendine bile kullanmama karar verdi. O artık bir insandı, insan…

Dönüp arkasında uzanan kasabaya baktı. Köşede bir tatlıcı vardı, sahile hazır duran. Tatlıcıya bakan köşede ise bir butik; onun yanından sanat galerisi ve market devam ediyordu. İnsanların dünyasında sürprize yer yoktu. Birkaç saate acıkacak, paraya ihtiyacı olacak, kalacak yer arayacak ve güvenlik ihtiyacına düşecekti. Okuduğu insan kitaplarından öğrendikleri bunlardı. Tatlıcıdan başlamaya karar verdi. İçeri girince kapıya asılı zil oynadı.

– Merhaba, kolay gelsin.

– İş arıyordum.

– Tatlı alsan daha iyiydi ama iş arayana da ok deriz. Nereden geliyorsun?

– Büyük şehirden!

Nasıl demeliydi? Diyardan geliyordu. Geldiği geçit onun periler diyarındaki son durağı idi. Çok yalnız ve açtı. Sormadan yememeli, çalmadan para kazanmalı, yorulmadan uyumamalıydı. Şimdilik bunları biliyordu. Neyse çok uzatmadı genç adam. Uzun saçlarını tepede topuz yapmış, kolunda dövmesi ve her an denize atlayacakmış gibi altına çektiği sarı neon rengi deniz şortuyla tezgâhta dikilen genç, umut vaat ediyordu.

– Neyse hemen masaları sil, sıcak dinlemez gelirler birazdan limonata içmeye.

– Kimler gelir?

Parmağıyla sahili gösterdi topuzlu genç:

– Sahilde deniz keyfi yapanlar. Dondurmalı muhallebi isterler, önce öndekilerden ver. Sonra arkadakilere geçersin.

– Tamamdır,

– Adın ne bu arada?

– Hoş geldin Selimiye’ye Selim. Aha şiir gibi oldu. Hadi hızlan bakalım.

Sanki çoktan beri burada çalışıyormuş gibi malzemelerin yerini bulup girişti işe. Tüm gün yerleri sil, tezgâh arkası temizliği yap, garson ol, koş derken gün bitmişti. Ne bir tepe üzerinde düşünmüş ne de açan çiçekleri okşayabilmişti. Diyardaki rutin, doğa güzelliklerini anma üzerineydi. Güzel şarkılar söyleyip Diyar çayırlarına yayılan genç perileri düşündü, bir bardak suyu yanan boğazında aşağı devirirken. Bedeninin ve ya emeğin ağırlığını bilmeden yaşayıp giden zaman müsrifi gençleri… Alışkanlıkla güzel kokuları avlıyordu burnu. Diyardaki kokular daha seyreltik ama daimiydi. Burada ise kötü kokular güzel kokulara yer bırakmıyordu: egzoz kokusu, ter kokusu, ayak kokusu, kauçuk kokusu derken güzel bir duygu yaşamaya ne zaman vardı ne de ortam… Çok ilginçti. Okuduğu ve bildiği sandığı dünya aslında çok daha çetindi. Sürekli bedenen bir yorgunluk hissediyordu. Bununla baş etmek zordu. Sık sık sandalye aranıyordu. Üzerinde uzanabileceği çayır ve güzel çiçekler olmadan nasıl dinlenecekti? “Periler aslında hiç yorulmuyorlarmış,” dedi kendi kendine. İnsanlardan daha üstün olmaları bu yüzden miymiş? Toprak alırdı yorgunluğu. Kıyıya baktı. İşten azat edildiğinde hemen gidip sahildeki kumları deneyecekti. Sahil kumu verimsizdi ama denemeye değerdi.

Akşam geceye döndüğünde ayaklarında derman kalmamıştı. Topuzlu insaflı çıkmış, öğünlerini karşılamıştı. Karın doyurmak ne fevkalade bir şeydi. Elindeki ekmek mis gibi kokuyor, ağzından midesine yollanan yemek onu çok ama çok mutlu ediyordu. Sadece bunun için yaşayabileceğini hissetti. Ama yemek yiyip çalışınca akşama gene acıkmış ve gene yemek başına geçmişti. Bunun sonu yoktu. Yemek yiyip acıkacaktı. Bu döngü onun hayatının merkezinde mi olacaktı? Nasıl bir hayat gayesiydi bu? Periler acıkmazdı. Bu durum, onlara Diyar ve ilham üzerinde düşünmek için bol bol vakit verirdi.

“İyi iş çıkardın,” dedi topuzlu. “Sayende günü daha az yorgunlukla kapattık. Bugün deneme günündü. Para yok. Kapatıyoruz dükkânı, topla bakalım sandalyeleri.” Saat çoktan gece yarısını geçmişti. Sahildeki caz bar dışında hiçbir mekândan ses gelmiyordu. Tüm esnaf yavaştan toplanıyordu. Hediyelik eşyacılar, kepengi ilk indirenlerdi. Tatlıcılar da kapatıyorlardı ama mutfaklar, restoranlar açık kalacaktı. Çünkü dünyadaki ilk gününde öğrendiği, insanlar her daim açtı ve açlık baş edilebilir bir şey değildi.

“Sağ ol” dedi. “ Yarın da geleyim mi? “Gel tabii, bugün karın tokluğuna çalıştın, yarın yaparız bişiler.” “Tamam, iyi geceler.”

Sahile doğru adımlamaya başlayınca arkadan topuzlunun sesi geldi. “Nereye gidiyon? Dinlen bak, yarına lazımsın bana.” Otele gidecek parası yoktu ve sahildeki kumları dinlenmek için deneyecekti. Ama topuzlunun bunu öğrenmesini istemiyordu. Dünyadaki ilk gününde ilk yalanını söyledi: “Deniz kokusu alıp gideceğim.” dedi el sallayarak. Yürüye yürüye sahil boyuna ulaştı. Ayakları onu balıkçı teknelerine götürdü. Geçide gelmişti. Uzun uzun baktı geldiği yere. Bedeninin yorgunluğu olmasa, geceyi düşünceleriyle bitirir, yaşadığı bu günü sorgulardı ama çok yorgundu. Dünyadaki ilk öğrencilik günü kutlu olsundu. Diyardaki kutlamalar rengârenk ışık oyunları ve çayıra inen görkemli çiçek şelaleleri eşliğinde yapılırdı. Burada gecenin koyu örtüsüne dizilen minik yıldızlar ve tuz kokusundan başka bir şey yoktu, gününe ortak olacak. İskeleden inip geçidin önündeki kumluk alana uzandı. Gözlerini kapattığı gibi uykunun koynuna istekle yuvarlandı.

Emine Nihan Acar

Multi-disiplinli bir alanda akademik arayışını sürdüren bir fenci- sosyolog olarak, peri masallarına ve bilime aynı anda inanan bir edebiyat hayranıyım. Üretkenliğimi sınadığım görsel tasarım, müzik ve sahne sanatlarından sonra -ve akademik yazından önce- edebiyat denemeleri yapıyorum. Kendimi bildim bileli okuyor ve yazıyorum. Online ve yazılı edebiyat platformlarında yayınlanmış kitap analizlerim ve öykülerim mevcut. Üretmenin bu dünyadaki tek sihir olduğuna inanıyorum.