Öykü

Sayıklamalar

Denemekten bahsediyorlar ve yanılmaktan. Bir parça yorulmak da var işin içinde. Başlamaktan ve sürdürmekten dem vuruyorlar sonlar hiç yokmuşçasına.

Ne yapıyorsan dur, kalk ve bir ayna bul. Yansımanla işin yok. Suretinin ötesindekileri deşmek gerek. Orada bir yerlerdesin. Çok uzaklaşmış olamazsın. Henüz kalbinin kıpırtıları sönmemiş. Duyuyorsun nabzını, kanın fokurduyor ve çarpıyor damarlarının daralmış çeperlerine.

Nefeslenişin ateşi körükleyen bir yelpazeyi andırıyor. Sanki ağır ve hırıltılı bir bedenin var. Şimdiye kadar çok merdiven çıkmışsın lakin ya katları saymayacak kadar gençsin ya da dinçliğini yitirdiğin için her katı silmişsin belleğinden…

Bakmakta olduğun ayna aslında bir kapı; seyrine daldığımız bu beş katlı binanın yenilenmiş aynasında son kez görüyorsun kendini. Burayı biraz daha anlatmak gerek belki. Cadde üzeri bir binadır kendileri, şehrin tüm karmaşasına şahitlik eder; her katta dört dairesi vardır ve bir de öylesine konmuş bir asansörü. O bizlerin ilkeli koruyucusu ve aynı zamanda baş düşmanıdır. İkisi aynı anda olamaz diyerek kestirip atmak kolay. Fakat bunu yapmıyoruz; artık olmaz.

Dış cephe yeni tamamlandı; kışın fazla masrafı olmaz buranın. Beşinci katta oturan orta yaşlı kadın apartmanın sırlanmış kapısını zorluyor. Elinde bir poşet yığını var. Ne kadar da çok şey almış diye düşünmeden edemiyorsun. Marketi, pazarı, manavı hatta fırını toplamış gelmiş. Yardım için seslenecek oluyorsun sonra kadının arkasında, aynada, yansımanı bulamıyorsun! Karıştın gittin sınıflandırılamayanların arasına haydi rast gele…

Kadınsa hem seni görmediğinden hem de kimseleri umursamadığından, kendinden emin adımlarla yürümeye başlıyor. Peşi sıra onu izlemek mecburiyetinde hissediyorsun kendini. Merdivenleri çıkış tarzı hayli farklı; nedensizce heyecanlı. Savrulan bukleleri destekliyor bu savımızı. Sanki eve değil de bir maceraya koşuyor. Üçüncü kat ile dördüncü katın arasına geldiğinde duruyor; soluklanıyor. Yükü ağırdı malum; nefesi yetmiyor.

Hah! İşte kaçak kat! Hınzır, bugün oraya saklanmış. Sen arkasındasın hâlâ kadının; bir hayalet kadar cisimsiz olsan dahi telaşesine ayak uydurduğun için kanlı canlı bir insan kadar da yorgunsun. Etrafta aynalar yok. Göremezsin çepersiz bedenini…

Mevzu bahis sen değilsin elbet. Nerede kalmıştık oyunbaz katlardan bahsediyordum. Derin nefeslenişlerle “Hâlâ bitmedi mi bu merdiven yahu,” diye düşündüğünüz o an; tırmanmaktan ekstra yorulduğunuzu fark ettiğiniz vakte denk düşen hani: İşte kaçak katlar, o boşluklarda gizlidir.

Bahsedilen, zamanda artçı dalga yaratan ve paralel bir evrendeki yansımaya maruz kalma halidir aslında. Elbette bu katlar binalara, bölgelere hatta kıtalara göre farklı dokular barındırır. Fakat Saray Apartmanı uzayıp giden her katta yer alan dört dairenin benzerini, gezer bir kaçak kat olarak bünyesinde taşımaktadır. Binanın iskeleti dikileli beri böyledir bu.

Gülbeyaz’ın işleri bunlar hep. İnşaat başladığında oğlu Selahattin delirdi. Mahallenin en güzel kadını da oğlunun peşi sıra yitirdi aklını. Fakat Selahattin gibi korkudan kaybetmedi o kendini. Sinirden, hınçtan, karmaşadan doğdu onun deliliği. Nitekim bir gece vakti, mahalle sakinlerinin Gülbeyaz evini yaktıktan sonra oğlu ve kendisi için diktikleri barakada sövüp saydıkları birleşti; o esip gürlerken kaçak kat peydahlandı…

Selahattin’in nasıl delirdiği meçhul. Döverek delirtmişler oğlanı, farklı mıymış diğerlerinden neymiş. Farklılığının ne olduğu da meçhul. Herkes farklı bir yalan söyler bu konuda. Neye inanmak istersen odur onun farklılığı. Anlamadığı her şeyden korkan insanlığın kaba kuvvete başvurması çok da garip değildir. Her neyse çok fazla hikaye anlatılsa da bu hususta bizim artık ortalarda gözükmeyen o zavallıcıkla işimiz yok. Derdimiz yaratıcımızla ilgili.

Saray Apartmanı’nın sarmaşıklarla süslenen isminin bulunduğu pek güzel kapı girişinden süzülerek yerini bulan kaçak katın temelinde, sınıflandırılamayan ne varsa o yatar. Gülbeyaz’ın anlayamadığı ve çözemedikçe küfrettiği ne varsa burada birikmiştir sanki. Sözün özü her bilinmeyene ev sahipliği yapar bu kat. Amma velakin gelip giden onca ev sahibine ve kiracıya rağmen bu keşfi on yıl evvel keşfeden Şahin dışında apartman sakinleri durumdan bihaberdir.

Şahin burayı bulduğunda ışıklara ait kat düğmeleri yeni değiştirilmişti. Turuncu hafif soluk bir ışık yayan, fotoselli bu düğmelere basmak yerine; karanlıktaki parıltıları izleyerek yürümeye niyetlenen çocukcağız, beş numaralı dairedeki yeni yavrulayan anne Van kedisini hesaba katmayarak büyük bir hata yapmıştı. Yavrularını koruma içgüdüsüyle onu iki kat kovalayan kediden kurtulduğunda şokla ışığa bastı ve daha fazlasıyla karşılaşınca kafası karıştı…

Karşısında dikilmekteydim. Tıpkı beşinci kattaki kadın, otomat sönünce yürümeye devam ettiğinde, peşinden gidemeyin diye sizi lafa tuttuğum gibi Şahin’i de kandırdım o vakitler. Benim suretim ilk tanışmada kim ne isterse ona göre şekillenir. Öyle de kalır sonra, bendeniz kat bekçisiyim. Çizgi filmlerden esinlenen bir çocuktan bekleneceği üzere Şahin bana en sevdiği karakteri yakıştırdı ve Tazmanya Canavarı dedi.

Şimdilerde ekranın kıvrak çizgilerinden kurtuldum, lakin canavarlığı pek sevdim. Gülbeyaz’ın kin kustuğu ne varsa; kabaca belirsizlik, aymazlık, değişkenlik ve sınıfsızlık olarak tanımlayacağımız bu unsurları birebir yansıtan bir hayvanım ben.  Tanımlanamayışımın huzuru içerisinde hüküm sürerim burada. Kaçak katıma hoş geldiniz!

Nereye gideceğinizi şaşırıyorsunuz. Önünüzde iki daire var hemen köşeyi dönerseniz iki daire daha bulacaksınız. Her biri sizin hayatınızda tanımlanamayan farklı unsurlara gebedir. Uzun zamandır burada misafir ağırlamıyordum. Hadi çekinmeyin… İlk kapıyı itiyorsunuz ve karşınızda ben varım! Zaten burada hangi kapıyı itseniz karşınıza ben çıkarım.

Odayı adımlıyorsunuz; ne de güzel. Eşyalar tam zevkinize göre döşenmiş. Girişte hoşunuza gidecek şekilde dizayn edilmiş bir oturma odası var. Şimdilik odaları gezmeyeceksiniz. Bir koltuğa mı yoksa sandalyeye mi oturmak istersiniz? Hepsi size kalmış. Kaçak kat ziyaretçileriyle ilgilenmek benim için bir onurdur.

Fakat bugün sizinle sonradan ilgileneceğim; görüyorsunuz bir ziyaretçimiz var. Katımızın yaratıcısı, elemini kederini dünyaya kazıyan hanım burada. Yeni öldü kendileri. Biz de henüz tanıştık desem yeridir. Karşımızda sokaklarda yırtık pırtılarla gezinen daima sidik kokan ve ağzından küfrü eksik olmayan Gülbeyaz yok. Hayli şaşırtıcı da olsa kendileri ölümünün ardından delilikten önceki haline keskin bir dönüş yaparak buraya teşrif etti.

Beni duymadığına inanmak istesem de bakışları kırgın gibi. Aslında onu ilk gördüğümde sivri dişlerimi göstermeden edemedim. Belki buna kızmıştır diyeceğim ama mevzu farklı sanki. Her neyse siz fazla ses etmeyin. Mümkünse çok hareket de etmeyin. Uygun an gelirse sizi de tanıştırmak isterim. Ama artık onunla ilgilenmeliyim.

* * *

Kadın beyaza çalan sarı fönlü saçlarını savurarak odada dolaştı. Cisimsiz olanı görmezden mi geldi yoksa gerçekten görmüyor muydu bilemedi Canavar. Karşısında dikildi, küçük ve çevik bedeniyle. Gövde gösterisi yapmak ister gibi kaslarını sergiledi. Gülbeyaz, buruk bir tebessümle baktı yüzüne hayvanın.

Arkasına doğru baktı orada beliren yeşil kadife kaplı, tekli koltuğa oturdu. Elini hafifçe yere vurdu. Karşısındaki hayvan tekrar dişlerini gösterdi; ilkel bir korunma ihtiyacıyla kıvranmaktaydı. Gülbeyaz tüm zarafetiyle, ince boynunu uzatarak ona baktı. Kulaklarında inci küpeleri sallanmaktaydı. Hayvan onun bambaşka bir haline alışmış olmanın getirdiği garipseyişle yavaş yavaş ona yaklaştı.

Canavar’ın yüzünde irin dolu yaralarla ve uğultulu hırlayışıyla ona gelmesini izledi kadın. Geçmişindeki her detayı üzerinden kiri pası atar gibi uzaklaştırmıştı Gülbeyaz. Yumuşak yüzlü, fakat sert ellere sahip yaşlı bir tellaktı ölüm. Canını yakan anıların her birini başka bir bilinç düzeyine aşırmıştı. Lakin tıpkı yüzündeki onu ölüme sürükleyecek yaralarından habersiz oluşu gibi Canavar’ın bundan da haberi yoktu.

Koltuğun kıyısına vardığında kadın onu kucağına çıkarttı. Vahşi hayvan, uysal bir köpeğe dönüşmüştü kadının kırışık dolu ellerinde. Kaçak katın asıl sahipleri buluşurken cisimsiz gözlemci ne olduğunu algılayamadan izledi. Burada ne yapıyordu sahiden? Aynaya bakarken birden değişiveren örgüyle kendini burada bulmuştu.

Başlarda Canavar’ın onu tuzağa düşürdüğüne inansa da durumun bambaşka bir akışta ilerlediğini anlamıştı. Gülbeyaz’ı görünce değişmişti her şey. Emin olamadı kadının onu izleyip izlemediğinden. Kadın başka hiçbir şeyin önemi yokmuş gibi davranmaktaydı. Bir kendisi vardı bir de kendisinden olma kaçak katın bekçisi.

Canavar hüzünle boynunu eğdi kadının incecik dizlerinde. Gülbeyaz naif bir temasla hayvanın bereli yüzünü bakışlarına çevirdi. Konuşmaya başladığında daha evvel küfürden başka bir şeyin işitilmediği sesi değişmişti. Ateşler içerisindeki bir delinin yakarışlarından sıyrılan ses, olağan durgunluğuna erişmişti.

“Miniğim, çok zarar gördün benim yüzümden, biliyorum. Sadece farklısın diye, seni anlamadılar diye etmediklerini bırakmadılar sana,” dedi hüzünle. Canavar hırıltılarını bir kenara bırakıp sesine ulaşmaya çalıştı. En sonunda kendini bulduğunda konuştu.

“Bana kimse zarar vermedi hanımefendi. Sadece uzun zamandır kafası karışık, asla sınıflandırılamayan dertlerle uğraşan insanları ağırlıyorum burada. Başka bir şey olmadı efendim. Neden? Neden ağlıyorsunuz karşımda? Sizin bu kadar güzel koktuğunuzu bilmezdim. İsminizin hakkını veren gülüşlerinizi bırakın da öyle gidin efendim,” derken nazik olmak için çabalamıştı.

Kadının sidik kokulu hallerini ona hatırlatmakla kabalık yaptığını fark etmişti. Ama çok geçti artık. Gülbeyaz eli Canavar’ın boynunda gözündeki yaşları akıttı. İncecik bileklerinde hafif bir titreme vardı. “Sen hatırlamıyorsun çocuğum. Başına gelenleri bilmiyorsun. Her şey benim yüzümdendi. Belki biraz da senin. Bilmiyorum benim küçüğüm. Sana söylediklerine bu kadar aldırmamalıydın. Ne benim hakkımda söyledikleri ne senle ilgili haykırdıkları önemliydi evladım…”

Canavar anlamaz gözlerle yüzüne baktı kadının. Onu neden koruyup kollamaya çalıştığını da algılayamadı. Kaçak katlar farklı sebepten doğarlardı. Bunu bilmesine rağmen burada bir terslik olduğunu algılamıştı. Kadının gözlerinin içine baktı. Suretindeki izleri ve güzelliği gözledi. Bir şeyleri anımsar gibi oldu.

“Anlamıyorum hanımım. Siz ne istersiniz benden? Gitmeden evvel yanıma uğramak mı istediniz sadece? Nelerden bahsettiğinizi anlayamıyorum…” diye fısıldadı Canavar. Kadının hem ağlayan hem gülen yüzüne baktı. Anlamak ister bir hali vardı. Hatıraları vardı kadının bu haline dair. Hatıralar… Nereden gelmişti hepsi?

“Çocuğum, haklısın. Sadece gitmeden önce yanına gelmek istedim. Bu dünyanın arafında bile olsan yüzünde seni öldürecek yaralarla bırakmak istemedim. Onlara şifa olup gideceğim. Ardından sen nasıl arzu edersen devam edersin yaşamına. Misafirlerini gönlünce ağırlarsın, oda dolup taşıyor baksana. Diğer odalardan da gözlüyorlar seni. Burada seviliyorsun miniğim. Seni yanımda götürmeyeceğim,” diye mırıldandı.

Canavar’ın yüzündeki irinli yaraların her birine dokundu. Buraya gelmeden evvel olmuştu yaraların hepsi. Misafirleri bundan hiç bahsetmezdi. Bilmezlerdi onun aslında kim olduğunu. Diğer bekçilerin aksine, kendisinin asla tanımlanamayan bir ruhu olduğu için buraya düştüğünü kendi dahil kimse bilmezdi.

Kim olduğunu unutacak raddede yediği dayaklar sebebiyle, sokaklar boyu sayıklar ve yürürken; sayıklar ve yürürken; yürür ve sayıklarken en sonunda bir kazaya kurban gittiğini bilmezlerdi. Annesinin tüm deliliğinden taşan haykırışlarla bu kaçak kata yerleştiğini bilmezdi kimse. Bir Canavar’ın suretinde misafirlerini ağırlarken kesesinde bulmaya çalıştığının kendisi olduğunu kendisi de bilmezdi.

Kimileri delilik dese de anlamak, unutmak ve bilmemek üzerine bir şifaydı tutunduğu. Annesinin okşayışları unutmuş olduğu her şeyi daha da unutturdu. Gülbeyaz kalkıp gitmeden evvel minik Canavar’ın burnuna bir öpücük kondurdu. Yaşam sırasında koruyamadığı tüm ayrımcılıktan kurtarmıştı artık onu.

Gülümsedi Gülbeyaz; koltuğu, odayı, gerçek katları ve aynalı kapıyı geçti. Saray Apartmanı’nın önünde daha önce de ölümlere şahitlik eden o sokakta Yeşilırmak’ın akışını seyrederken; cansız bedenini de anlaşılamayan ne varsa gerisinde bıraktığı gibi sokağın ortasında bıraktı. Taşan ve gürleyen nehrin anıları yutmasını beklemeden uzaklaştı.

* * *

Öykünün şekillenmesinde Özgür Ansiklopedi’de yer alan aşağıdaki bilgi yüksek bir önem taşıdığı için sizlerle de paylaşmak istedim:

Canavar yüz tümörü hastalığı

İlk kez 1996’da otaya çıkan canavar yüz tümörü hastalığı (devil facial tumour disease – DFTD) Tazmanya’nın vahşi canavarlarını kırıp geçti. Tahminler, hastalığın canavar nüfusunun %20 ile %50’si arasını vurduğu ve ülkenin %65’inde etkili olduğu yönünde.

Ezgi Özbek

1992 Bursa doğumluyum, çocukluğum Samsun’da geçti. 2015 yılında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden mezun oldum. Bir ilaç firmasında çalışıyorum. Konuşmaya başladığım andan itibaren bitmek bilmez hikâyelerimle etrafımdakileri yormayı, yazmayı öğrendiğim vakit bıraktım. Daha az konuşmadım elbet lakin her daim yazdım. Uzun soluklu kurguların yanı sıra öykü yazmaktan ve yayınlamaktan da keyif almaktayım. Yazmaktan öte vurgun olduğum eylemse okumak. Bambaşka dünyaların kapılarında dolanıp durmaktan bıkacağımı zannetmiyorum. Araştırma ve öğrenme temelli yaklaşımımın yazdıklarıma ve okuduklarıma tesir ettiğini ummaktayım.

Sayıklamalar” için 9 Yorum Var

  1. Merhabalar Ezgi :slight_smile:
    Çok sevdiğim; ancak cesaret edemediğim bir tarz kullanmışsın. Hem yazarın gözünden, hem de karakterin gözünden anlatmışsın. İkisini beraber harmanlamak zor zanaat.
    Cümlelerinin ve devasa kelimelerinin gücüne söyleyecek pek bir şeyim yok. Konu biraz daha genişlese hoşuma gidebilirdi. Ellerine, emeğine sağlık :slight_smile:
    Yanardağ temasında görüşürüz :slight_smile:

  2. Gerçekten bir sanat barındıran bu öykünün özelliğinin anlattıklarından ziyade hissettirdikleri olduğunu düşünüyorum.

    Bir tür düz yazı şiiri gibiydi.

    Elinize sağlık

  3. Merhabalar Gaye,

    Değerli yorumun için çok teşekkür ederim. Galiba bahsettiğin metodu istemsizce sürekli kullanıyorum birkaç katmanlı işleri seviyorum diye buraya varıyor her denemem :slight_smile: Konu kendi içinde farklı bir derinliğe sahip olduğu için detaylandırmak istemedim aslında. Ayrıntılar, gerçekler ve kurgu birbirine geçmiş durumdaydı artık.

    Çokça teşekkür ederim bolca ilham diliyorum :slight_smile:

  4. Merhabalar,

    Şiir işinden aslında pek anlamam on üç yıl evvel denediğimde şiir yerine öyküler çıkmıştı :smiley: Bu şekilde değerlendirmenize sevindim bu sebepten. Demek ki esintileri saklı kalmış.

    Bu arada ana hedefim kesinlikle hissettirdikleriydi. Biraz deneysel bir is oldu benim için de.

    Kıymetli yorumunuz için çok teşekkür ederim

  5. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @zencefilos ,

    Sanki evin balkonuna çıkmış, ara ara izlemekten hoşlandığın ve dedikodusunu arada yapmaktan hoşlandığın komşu apartmanı yazmak için nedensiz bir istek duymuşsun. Hikayen öznel, kendine özgü ve olayları senin algılanman çerçevesinde yazıldığını düşünüyorum. Bununla beraber hikaye, kendi bakış açısını bizimle paylaşan, paylaşımının içerdiği en yüksek derecedeki doğallık ve samimiyet ile kendisine has subjektifliğini okuyucuya anında kabul ettirerek genelleştiren çok güzel bir hikaye idi. Açıkçası, hikayeler, kurgular, yapılar arasında bir nefes almak gibiydi.

    Hikayeleri gecikmeli takip ediyorum ama bunları söylemeden yeni seçkiye geçmek istemedim.

    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz