Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Yalnız

“Ölüm iki aşamadır: Önce nefes kesilir, ardından da kalp durur.”

Okumaya başladığınız bu öykü çok da uzak olmayan bir zaman önce ancak çok uzunca yaşanmıştır. Anadolu’daki kervansaray sahibi bir ailenin ilk ve son çocuğu doğmuştu. Öksüz kalmıştı daha bu dünyadaki ilk nefesini ciğerlerine çekmeden, çekemeden. ‘Vardır her şeyde bir hayır’. Bu durumdayken bile bir babanın bunu söyleyebilmesi her ne kadar zor olsa da, inançlı ve metanetli bir hal ile teslim oldu hayatın bu akışına da, bu getirisini de, götürüsüne de…

Yiğitti onun adı, yiğit bir delikanlı olacaktı o. Böyle inandı babası. Sağ eliyle kavradı yavrucağını. Alladı, pakladı. Baktı ve gözetti onu. Baba oldu ona ve en çok da bir anne… Sol eli de kaldı hep toprağın altında…

Yıllar yıllar geçti ve artık tam bir delikanlı olmuştu Yiğit. Okuyan, öğrenen, zeki, çevik, edepli, iyi huylu, çalışkan, özverili, erdemli bir gençti. Ayrıca hem biricik oğlu hem de yegâne yaveri olmuştu babasının. Her akşam olduğu gibi babasıyla birlikte kervansarayın dış kapısını kapattılar. Bu saatten sonra da hiçbir kervan buraya gelmezdi, gelemezdi zaten. Zira bu saatlerde yolculuk yapmak için insanda deli cesareti olmalıydı. Buralarda akşam vakti yol almak körebe oynamaktan farksızdı. Kimse de buna cesaret edemez ya zaten. Çünkü bir deli de kervan ne arasın, kervanda da bir deli…

Kendi odasına çekilmiş her gece uyumadan önce yaptığı gibi okumalarına dalmıştı Yiğit. Babasının kendisine seslendiğini işitti bir an. Masasından kalkıp pencereye doğru koştu çabucak. Perdeyi araladı ve dışarıdaki kervanı görünce oldukça şaşırmıştı. Dışarıdan el hareketiyle kendisini çağıran babasını fark edince kendine geldi ve hemencecik merdivenleri ikişer üçer atlayarak babasına doğru koştu. Nefes nefese kalmıştı. Babasına bu saatte gelen kervanın niçin geldiğini, daha doğrusu nasıl gelebildiğini sordu. Kervan gelmeden önce kervanın öncü atlısı gelmiş ve aceleleri olduğunu, sabah gün doğmadan tekrardan yola çıkacaklarını belirtmiş ve bu süre zarfında burada konaklayabileceklerinin müsaadesini alınca, atlı geri dönüp kervanı buraya getirmiş. Büyük ve ahşap dış kapının ne kadar çok ses çıkardığını gece sessizliğinde daha iyi anladı Yiğit. İnsan da kendi özünün farkında olmak için çevresindeki gürültüleri değil, kendi öz sesini dinlemeliydi.

Kervan içeri alındı ve kapı tekrar kapatıldı. Bir yandan hayvanlar ahıra götürülüyor, bir yandan da insanlar istirahat etmek için ağır ağır içeri geçiyorlardı. Hem insanların hem de hayvanların haline bakınca gerçekten de acelelerinin oldukları, oldukça yorgun bedenlerinden, uykulu ve kızarmış gözlerinden açıkça anlaşılabiliyordu.

Bu kervanın yolculuğa ara vermesine gerek yokmuş aslında. Zira kervanın yollarını güneşten çok daha iyi aydınlatabilecek ışıl ışıl bir çift göz inmişti bu kervandan. Nefes kesilmişti. Akıl durmuştu. Yüreğine bir katır oturmuştu Yiğit’in. Büyüleyici gözlerin sahibi de Yiğit’ten etkilenmiş olacak ki, kendisini ima ederek kervanın köşesine bir mendil sıkıştırıverdi çabucak. Bir tanesi değil o gözlerin, iki tanesi birden onun gözlerine bakmıştı, Yiğit’in gözlerine. Ne de büyük bir letafetti bu böyle! O gözlerin sahibi yanındakilerle içeri geçti. Yiğit ise gizlice o mendili alıp hemen belindeki kuşağının arasına sıkıştırdı ve işlerini çabucak bitirip doğruca odasına koştu. Yüreği ağzındaydı, nefes alıp almadığından emin değildi ve katır yüreğinden hâlâ kalkmamıştı.

Mendili olduğu yerden çekti çıkardı. Ardından odasına inanılmaz bir koku yayıldı. Misk-i amber kokusu dedikleri cennet kokusu bu olmalıydı. Evet, evet! Sardunya kokusuydu bu, yalnız hiçbirine benzemiyordu daha önce kokladıklarından. Bir an için bunun hayal olabileceğini düşünüp kendisine okkalı bir tokat attı. Canı yanmıştı besbelli. Ama bu yaptığı da ahmaklıktı. Ne yaptığının kendi bile idrakinde değildi ki. Belki de hayaller gerçek olmuştu. Hayaller yaşanabilirmiş de.

Mendili burnuna dayadı ve içine çekti doyasıya. Ciğerlerini ve hatta tüm benliğini kapladı bu koku. Mendili avuçlarına alıp yaydı ve uzunca bir müddet bakakaldı öylece. Bembeyaz bir mendildi; ortasında titizlikle işlenmiş minicik pembe bir sardunya bulunan. Mendilin kenarına iliştirilmiş küçücük bir torba fark etti aniden. Çözdü. Aldı eline. Açtı ve içinde bir tanecik tohum vardı. Bekleyemezdi. Hemencecik bir saksı buluverdi, dışarıdan bulabildiği en güzel toprağı doldurdu içine, yeni doğmuş bir bebek gibi pür dikkat eline aldı ve ekti toprağa, yavrusunu emziren bir annenin dikkatiyle ve özeniyle suladı usulca. Ardından yatağına uzandı ve bu ipeksi mendili yüzünde gezdirmeye başladı. Evrenin en merhametli, şefkatli, sevgi dolu temaslarıydı bunlar. Kendinden geçiyordu neye geçtiğini bilmeden, umursamadan. Akıl girdi araya ve sordu bir soru: “Birkaç saat sonra gidecek o, ne yapacaksın?” Evet! Düşünmeliydi ve bir şeyler yapmalıydı. Aksi halde birkaç saat sonra yola çıkacaklardı. Ve bir uyarı geldi akıldan: “Acele et, zaman kısıtlı!” O gözlerin sahibinin yanına mı gitmeliydi? Yoksa kervanbaşına mı? Ya da babasına mı anlatmalıydı bu durumu? Veyahut çocukluğundan beri birlikte olduğu biricik ve eşsiz dostuna mı açmalıydı içindekileri? Acaba o mu, bu mu, şu mu? Şöyle mi yapsam? Şunu mu desem? Ne zaman gitsem? Nasıl davransam? Yanlış mı anlaşılırım acaba? Ben de mi hediye versem acaba? Yola çıkmalarını mı beklesem acaba, acaba, acabalar…

Köşelerinde çapak birikmiş gözlerini araladı. Yavaşça esnedi ve iyice gerildi yatağında. Her yer aydınlıktı, gün doğmuştu çoktan. Derken aniden doğruldu yatağında, sırtından bıçak yemişçesine. Gözleri açıldı fal taşı gibi. Korku, endişe, şaşkınlık ve henüz adını bilmediği hislerle içinin dolup taştığı gözlerinden de adamakıllı anlaşılıyordu. Anımsamaya çalıştı dün gece gördüğü düşü. Gerçekten de bir düş müydü yalnızca? Her gece gördüğü sıradan düşlerden biri miydi bu? Hayır, olamazdı! Hayal olamayacak kadar gerçekti ama aynı zamanda gerçek olamayacak kadar da hayaldi. Derken parmaklarının arasına dolanmış mendili fark edince, kaynar sular dökselerdi üzerine elbet daha az yanardı. Aklı ona ne halt ettiğini söylemeye çalışıyordu; yaptıklarını, aslında daha çok yapmadıklarını, yapamadıklarını, esasında ise gerçekleri. Ve o kendi gerçeğinden inanmayarak, göz ardı ederek kaçmaya çalışıyordu. Aklı bu yaptığının ahmaklık olduğunu… “Yeter! Sus!”

Üstüne başına bakmadan yalınayak çıktı odasından. Adeta uçarak indi merdivenlerden, kanatlanmıştı sanki. Avluya çıktı. Taradı bir iz, ona dair. Aradı bir yol, ona giden. ‘Kahretsin! Sus artık!’. Böylesine avaz avaz bağırarak, daha çok inleyerek ve susturarak aklını, değiştirebilir miydi tüm bu olanları?

Gördünüz mü? Küçük bir odun vardı avlunun ortasında. Kıvılcım dahi olmayan yerde alev aldı, tutuştu birden. Telaşlandılar ateşi görenler. Söndürmek istediler. Kovalarca su döktüler, kum attılar üstüne. Olmadı, sönmedi. Onlar söndürmek istedikçe daha da alevlendi, daha çok yandı. Birisi fark etti; duman çıkmıyordu bu yanan ateşten. Fark etti başka bir diğeri; ısıtmıyordu bu ateş, sıcak değildi. Birisi uzattı parmağının ucunu. Yanmadı gerçekten de. Sonrasında kavradı sağ eliyle yanan odunu, lakin yanmadı eli. Ne kadar istese de onunla yanmayı, yanmadı, yanamadı. Odun yandı, yandı, yandı… Kömür oldu, değişmişti şekli. Değişen tek şey şekli değildi elbet. Yanışı da değişmişti. Dıştan değil içten yanıyordu bu kez. Köz köz, buram buram yanıyordu. Zamanla iyice soğudu. Yanmıyordu artık. Ve rüzgâr başladı esmeye. Küllerini savuruyordu dört bir yana, ortada hiçbir şey kalmayana dek. Ve avludaki küçük oduna dair hiçbir şey kalmadı. Arandı. Tarandı. Bulunamadı. Yok olmuştu zira…

Yiğit gitmiş, yerine Yalnız gelmişti. Kendisine sorsan sadece bir Hiç’ti. İnsanlar koymuştu bu yeni adını. Yalnız. Kervansarayda ki tüm işleri yapıyordu, bitiriyordu ama dayanamıyordu gerçeklerle baş başa kalmaya. Söktü bahçesindeki tüm çiçekleri ve ağaçları. Sardunyalar ekti, besledi, büyüttü. Anneliğin ne demek olduğunu bile bilmeden anne oluvermişti birçok çocuğa. Zaman geçti. Sardunyalar çiçek açtı ve saçtılar kokularını her bir yana. Ama bulamadı, hissedemedi Yalnız o kokuyu, onun kokusunu. Her gece bekledi o saatte, o kapıda, belki o gelir diye. Gelmedi, gelmiyordu, gelmeyecekti de zaten. Biliyordu ama inanmıyordu. İnsan bildim dediğine inanmaz mıydı? İnandığını da bilmez miydi insan? Kimsenin ödeyemediğini Yalnız da ödeyemiyordu işte. Bir pişmanlığın, bir keşkenin bedelini Yalnız da ödeyemiyordu. Yine de bir ümidi daha vardı ona doğru uzanan. Saksıdaki tohum. Lakin ne yaptıysa olmadı, olduramadı, filizlenmedi dahi; yutkundu, yutkunamadı, ağladı ve gerek kalmadı yüzünü bir daha yıkamasına, çokça kahroldu, bitap düştü…

Yıllar geçse de Yalnız için neyin önemi kalmıştı ki? Ne artık kendisini sarmalayan sağ elin olmayışı, ne ağaran saçları, ne buruş buruş vücudu, ne de dur durak bilmez akan gözyaşları, ne de hatasını ve pişmanlığını durmadan tekrar eden ve susmak nedir bilmez bu aklı, ne önemi vardı ki tüm bunların? Yalnızca biricik dostu kalmıştı yanında. Tüm işleri de ona devretmişti. O da en az Yalnız kadar iyiydi bu işlerde. O da dostunun, Yalnız’ın yalnızlığını paylaşmak istese de pek müdahil olamıyordu onun bu durumuna. Az da olsa, bazen bir iki cümle, bazen de birkaç kelime ile de olsa sohbet edebiliyorlardı. Yalnız, yalnızca biricik dostuna anlatıyordu meramını. Zamanla farkına varınca derdini anlatamadığının, susmalar dostu oldu Yalnız’ın.

Ya dış kapının önü, ya penceredeki boş saksının yanı; işte bu ikisiydi Yalnız’ın yerleri. Başkaca bir yer bilmiyordu artık, bilmek istiyor muydu ki?

Ara ara zorunluluktan dolayı yatağına istirahate çekilirdi Yalnız. Yine bir gece yarısı dış kapının önündeki yerinden kalkıp kervansaraya girdi. Ağır ağır merdivenleri çıkarak odasına doğru gidiyordu. Bir koku ilişti burnuna. Yıllar evvelinden tanış olduğu bir kokuydu bu. Heyecanlandı ve hızlandırdı adımlarını. Yaklaştıkça odasına kokunun yoğunluğu giderek artıyordu. Kapıyı açar açmaz ciğerleri ve hatta tüm benliği bu kokuyla kaplandı. O boş saksıda artık bir çiçek açmıştı, taç yaprakları parıldayan pespembe bir sardunyaydı bu. Nasıl olur da bir anda bu sardunya… “Bir dakika. Dışarıdaki seste neyin nesi!”

Gecenin bu saatinde böylesi bir ses ancak dış kapının açılma sesi olabilirdi. Pencereye koştu ve dışarı baktı. Bir kervan giriyordu içeri. “Yoksa…” Ayakları kendisi farkında olmadan geri döndü ve koşmaya başladı, hatta uçuyordu adeta. Merdivenleri ikişer üçer atlayarak biricik dostuna doğru koştu. Nefes nefese kalmıştı. Yalnız, dostunu omuzlarından kavradı ve sarsarak onu hararetli bir şekilde; bu kervanın neyin nesi olduğunu soruyordu. Biricik dostu Yalnız’ın bu durumuna şaşırmıştı. Yalnız gitmiş, Yiğit geri gelmişti sanki. Kervan gelmeden önce kervanın öncü atlısı gelmiş ve aceleleri olduğunu, sabah gün doğmadan tekrardan yola çıkacaklarını belirtmiş ve bu süre zarfında burada konaklayabileceklerinin müsaadesini alınca, atlı geri dönüp kervanı buraya getirmiş. Kervan içeri alındı ve kapı tekrar kapatıldı. Bir yandan hayvanlar ahıra götürül… “Geç bunları!” Bunca kalabalığın ve hengâmenin arasında Yalnız’ın aradığı tek bir şey vardı. Son bir şey. Ve nefes kesilir. Bu kez kalp de durur. Ve bir çift ışıldayan gözdür Yalnız’ın son gördüğü…

“Aşk iki aşamadır; önce nefes kesilir, ardından da kalp durur.”

Ben de Yalnız’ın biricik dostu Yoldaş’ım. Bu da Yalnız’ın öyküsüydü, yaşamıydı, aşkıydı. Ve aşk; bir nebze kavuşmaktı ve en çokta yalnızlıktı.

Serkan Bozkurt

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Öykü yürekten, yüreğin en derininden vurdu. Yüreğine sağlık, sevgili yazar. Aşk ve ölümü birbirine bağlayani daha doğrusu birlikteliğini ortaya koyan cümleler içerisinden içimin duvarlarına en çok kazınanlar:

    İnsan bildim dediğine inanmaz mıydı? İnandığını da bilmez miydi insan?

    İnsan da kendi özünün farkında olmak için çevresindeki gürültüleri değil, kendi öz sesini dinlemeliydi.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar