Öykü

Yanardağı Felsefesi

Aklımda çok şey yokmuş ama azıcığı da ekmekle sıyrılmış gibi. Yok yok tavada yumurta değil. Hayır kimse menemen sevmiyor.

Aslında ben mağazanın kasanın kuyruğunda elimde ki kıyafetlerin parasını ödemek için beklerken yanardağı felsefesi beynimi şampuanla yıkamış. Evet, Panten Altın Kelebek ödül töreni. Mavi saçlı işkembeler. Tamam kabul içtim azıcık. Kuyrukta beklemeden önce.

Zaten sarhoş olmasaydım o kuyrukta beklemezdim elimde ki o iğrenç kıyafetlerle. (Vay be devrik cümleler. Neler neler oluyor? Neler neler?)

İçtim. Çünkü kabız oldum. Kabız olduğum için aklımı kaybetmek zorunda kaldım. Bir aşçının tehditlerine boyum eğdim. Çünkü kabız oldum.

Dediğim gibi beynim bir muhtemel. Muhtemel çocukları ve muhtemel bir eşiyle muhtemel muhtemel yaşarken dondurma yiyor ve hamile kalıyor. Namussuz dondurma çıldırıyor ve onu tekrardan bir muhtemele dönüştürüyor. Aslında bu durum her daim böyle. Ama o gün biraz daha fazla.

O gün arkadaşlarımla buluşup, azıcık gezmekti niyetim. Bu niyet çok dindar olduğu ve ben arkadaşlarıma uymayı (uyumayı değil, uymayı.) çok sevdiğim için alışveriş merkezine dünyada ki tek psikopatlığın garantisi saç ektirmekmiş gibi adım attım. Fazlasıyla sinirli girdim kapıdan. İçeri doğru çişim geliyormuş gibi koştum mesela. Ama nedensiz. Yoksa Muhammed Ali değilim.

Arkadaşlarımla yemek katında buluşacaktık. Ben de yemek katına doğru ilerlerken karnım bir otobüsün tavanına bir disko topunun asılması gibi ağrımaya başladı. Tuvalete koştum tabii. Ama sonuç, bir gıdım bile yok.

Ikın ıkın nafile. Yanaklar kızarmış, terler akmış… Ama yok nafile. Sonra tek çare tabii çık tuvaletten. Kapının önünde kimi gördüm dersiniz? Aşçılar. Bildiğiniz. (Biliyor musunuz ki? Ya da onlarda biliyor mu? Keşke mağazalar camlarını kırmızıya boyasa. Ortalık namussuzlardan geçilmez. Evet, psikopatım.) Beyaz önlüklü ve kafalarında adını bilmediğim şapkalarla. (Biliyor muyum ki? Şaka şaka.) Aslında yapmam gereken bakıp geçmekti. Öyle de yapacaktım. Ama birisi beni durdurdu. Ve bana:

“Şampuanlar ne alemde?”

“Bilmiyorum. Disko disko yapıyorlardır herhalde.”

“Ne?”

“Burada şampuan ne arasın?”

“Duşakabinlerde işte. Duşakabinlerdeki şampuanlar.”

“Bilmiyorum. Ben duşakabinlere girmedim.”

“Ama saçınız ıslak.”

“Hayır sadece yağlı.”

“Rekor seviyede ama.”

“Anlamadım.”

“Tabii bana ne?”

“O zaman?”

“Sizden bir şey isteyeceğim. İçeri gidip şampuanlara bakabilir misiniz? Boşlar mı? Dolular mı diye?

“Neden böyle bir şey yapayım?”

“Nolur? Ne isterseniz yaparım.” Dedi. Aslında öyle bir durumdayken yapmamam gereken bir şey yaptım. Ve ona:

“Yanınızda kabızlık ilacı var mı?”

“Evet.”

“Tamam. İçeri gidip bakabilirim. Ama merak ediyorum. Neden şampuanların dolu ya da boş olması sizin için bu kadar önemli?”

“Anlatayım. O duşakabinlerdeki şampuanlar insanlar yıkansın diye konulmuştu. Ama bir süre sonra hepsinin sadece altında birazcık şampuan kaldı. Alışveriş merkezinin sahibi de masrafa girmek istemedi ve yanardağı felsefesi diye bir şey ortaya attı. Yani Yanardağı’nın dibinde ki magma Yanardağı’nın en üstüne çıkıp büyük patlamalar neden oluyor ya işte şampuanla da böyle bir şey yapmak istedi. Yapılacak şey de şampuanı sık ve ortalık magmalardan geçilmesin.”

“Çok saçma. İnanmıyorum.”

“Daha bir şey anlatmadım. Ayrıca ilaç için inanmak zorundasınız. Tercih ya da istek değil. Zorunluluk. Anlıyorsunuz değil mi?”

“Tamam anlatın.”

“İşte AVM sahibi böylece yeni şampuana daha az masraf yaptı. Hem de müşteri kaybetmeden. Çünkü herkes onun eğlence için böyle bir şey yaptığını düşünüyordu.”

“İyi de bu insanlar neden evlerinde yıkanmıyorlar?”

“Beleşe su beleşe sabun. Sizce?”

“Tamam anladım. Devam edin.”

“Ama birkaç gün önce sevgili AVM sahibi daha fazla müşteri için bir şey ortaya attı: ‘Yanardağlardan sadece magma çıkmaz kül de çıkar ateş de lav da. Neden şampuanlar da sadece şampuan çıkıyor. Bundan sonra AVM de bulunan bütün mağazalar, lokantalar ve hatta cafeler bile o şampuanların içine insanların işlerine yarayacak şeyler katacaklar.’

“Sonra?”

“Sonrası şu, sıra bize geldi ve bizde sebzelerden bir karışım yaptık. Saç dökülmesine karşı. Şampuanların boşalmasını bekliyorduk. Çünkü bugün sıra bizdeydi. Sizin de saçlarınızı ıslak zannedince bende sordum boş mu diye.”

“İyi saçmaladınız. Neyse ki karnım ağrıyor. O yüzden gidip bakıyorum duşakabinlere. Çıkınca bana ilacı verin tamam mı?” dedim ve gittim.

Ama duşakabinlerin içinde şampuan yoktu. Onun yerine küçük beyaz paketler vardı. Zaten birini elime almamla içeriye polislerin girmesi bir oldu. Korkudan ne yapacağımı bilemedim. Ellerimi kaldırdım ve onlarla beraber karakola gittim. (Ellerimi indirdim tabii sonra.) Bana anlattılar her şeyi.

Meğersem bu sevgili aşçılar aslında aşçı değil uyuşturucu satıcılarıymış. Mallarını da saklamaları gerekiyormuş. Mal orada mı? Değil mi? Diye beni göndermişler. Çünkü kızlar tuvaletine erkekler giremez.

Aşçı kostümleri ise aslında temizlikçi kostümüymüş. Ama yanlış kostümü getirmişler. Öyle kapının önünde beni görünce bastırmışlar yalanı. Sırf gidip mallara bakayım diye.

Zaten anlamıştım. Saçlarım rekor seviye de yağlı olamaz. Ama karın ağrısı işte. Rekor seviyesinde olup insanın beynini muhtemele dönüştürebilir.

Polislere falan ifade verdikten sonra bir tekele gidip söyleyebildiğim en süslü içkinin ismini satıcıya söyledim ve içebildiğim kadar içtim. Tabii sarhoş oldum. E malum sarhoşluk, AVM’ye geri dönüp bir mağazaya girdim ve saçma sapan kıyafetler alıp kuyrukta beklemeye başladım. Böyle yani. Böyle anlayacağınız.

İlacı alsaydım iyiydi. Karnım o kuyrukta bile hâlâ disko topuydu oysaki…

Zilan Damla Polat

2008 yılında televizyonda başlayan bir tiyatro programını, ailesinin kendisini küçükken götürdüğü bir tiyatro oyunu yüzünden izlemek zorunda kalır. Çünkü ailesi onu masanın altından dev bir kızın şak diye kelebek olarak çıktığı bir oyuna götürür. O andan itibaren beyni ilk saçmalama virüsünü kapar ama o bunun farkına varamaz. 2008 yılında BKM’nin başlamasıyla beraber biraz daha mutluluk için 4 yıl tedavi görür. Ama o tedavi istemez. Tam tersine hastalığa sahip olmak ister ve seçkiye öykü gönderir.

Yanardağı Felsefesi” için 4 Yorum Var

  1. Feroand dedi ki: dedi ki:

    Bu çok… Enteresan bir öyküydü. bu türe ne dendiğini bilmiyorum. tuhaf kurgu mu?
    Öykünün çeşitli yerlerinde anlatım bozuklukları ve yazım yanlışları vardı (-ki’lerin ve -da’ların yazılışlarında mesela). Bunun karakterin sarhoşluğundan dolayı özellikle yapıldığını tahmin ediyorum?

    Açıkçası, öykü alıştığım anlatımlardan o kadar farklıydı ki okumaya tam anlamıyla geçebilmek için kendimi hazırlamam gerekti. Gene de, tuhaf dışında bir şey söyleyemeyeceğim. Bu türde yetkin değilim.
    Bu tarz bir anlatım başka nerelerde kullanılabilir? Bana bu soruyu hediye ettiğin için teşekkürler :slight_smile:

  2. Zilan dedi ki: dedi ki:

    Rica ederim. Aslında bakarsan ben de başka nerelerde kullanılır bilmiyorum. Ve yine aslında bakarsan adını ben de bilmiyorum. Ya absürt ya ironik ya da tuhaf. Üçünün karışımı bir şey de olabilir. Yazım yanlışlarına gelecek olursak (ki gelmeliyiz) keşke karakter aşırı sarhoş olsaydı da öyle yanlışlar yapmasaydı. Onlar benim dikkatsizliğimin meyveleri. Yani tabii yazım yanlışlarım var çünkü karakter sarhoş demek güzel olurdu. Böyle bir bahaneyi kullanmak. Ama maalesef gerçekler acıdır. Tabii ki benim için acıdır.
    Onun dışında teşekkürler. Sağol. :blush::blush:

  3. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @Zilan

    Hikaye tarzına çok aşina değilim. Belki benim öykülerimden birine denk geldiysen biraz ne demek istediğimiz anlamışsındır. Ancak buna rağmen seninkileri özellikle okuyorum. Tam olarak sökmeye çalıştığım - şimdi anladım dediğin ama sonra kayıp giden- bir dil gibi. Sanırım bütün çabayı göstermeyi seviyorum. Sana daha önce “okuyucuyu normal hayatlarında asla yapmayacakları bir deliliği bu kadar kısa kelime ile kabul ettirmek işin zor kısmıdır.” demiştim. Öykün deli işi (yukarıda tuhaf denmiş :slight_smile: ) ve tuhaflık/delilik kelimelerle ancak bu kadar güzel verilebilir.

    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  4. Zilan dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @Dipsiz
    Aslında bakarsan benim de aşina olduğum bir hikaye tarzı değil. Öyle ki türün adını bile bilmiyorum. Bir türü olsun diye değil de daha çok eğlenmek için yazıyorum. Ve bence bir insan gözlerinin önüne bir şeyler getirdiği zaman bunu alıştığı ya da alışmadığı için değilde canı istediği için okumalı. Okumanın sınırı yoktur çünkü. Kısacası diyorum ki yüz yıllık bu tarz hikaye okuyucusu olmasan bile yorumlarının benim gözümde değeri var. Çünkü okuyorsun daha ne olsun.
    Onun dışında evet, delilik. Neden böyle deli? Deliliğin sebebi yoktur ondan. Deli deli ortalıkta geziniyor işte. Bir gün tımarhaneye kapatmasalar iyi. Gerçi tımarhaneler o kadar kötü müdür ya? Gitmek lazım. (Teşekkürler. :blush::blush:)

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!