Öykü

Vulcano

“Ağzına kadar lav dolu bir volkanım lakin okyanusun ortasında olmak değerimi sıfırlıyor.” dedi. Önce anlamadım. Onun yüce soyut cümleleri karşısında yine kalakalmıştım. Ben ne kadar somut ve gerçekçiysem o, o kadar gerçeküstüydü. Benim ayaklarım ne kadar yere basıyorsa o, o kadar göklerdeydi. Hayatım boyunca onu anlamamış, anlamlandıramamıştım. Yıllar geçtikçe onun dili olan ama beynimin ya da kalbimin kör gözünün asla göremediği cümlelerini görmeye çalıştım. Öyle bir çabaydı ki bu her gün vazgeçmek istiyor ama vazgeçmek düşüncesi dahi içimi sıkıyordu. Öbür gün bir daha çabalıyor ve yine tatlı tatlı yoruluyordum. Deliliğimden zevk alır olmuştum ya da belki onun deliliğini gölgeleyen olmak, kimselere göstermeyen olmak hoşuma gidiyordu.

Bir gün bana “Damarlarımda kan yerine lav akıyor.” dedi. Anlamayışlarıma bir tane daha eklendiğini düşünerek çok kurcalamadım. Birkaç gün üst üste bu cümleyi tekrarladı. Uykusunda da bu cümleyi söylemeye devam edince bir sabah ona dün gece, damarlarımda kan yerine lav akıyor, diye sayıkladığını söyledim. Şaşırdığında karşısındaki insanla ilk defa tanışıyormuş ışığına bürünen yeşil gözleri kısıldı. Hayır, öyle bir şey demedim, dedi. Konunun onu yıprattığını düşünerek vazgeçtim. Bu tam olarak ne manaya geliyordu bilmiyordum ama içim içimi yemeye başladı. Hisleri pek kuvvetli olmayan ve onun düşüncesine göre materyal dünyaya ayaklarımdan zincirle bağlanmış olan ben hayatımda ilk kez böyle bir duygu yaşıyor, yarattığım endişe bulutunun arasında kaybettiğim gerçeğimi bulamıyordum. Onun dandik sözleri beni de manyak etti, derken buldum kendimi. 30 yıllık sevgilimi sırf anlayamadığım bir cümle söyledi diye manyaklıkla sulamak canımı acıttı. O aynı zamanda ben olduğum için, aynı hamurdan yoğrulduğumuza inandığım, bir su damlasının dünyaya düşmüş iki parçası olup buraya indiğimizde yeniden birleştiğimize inandığım için bir bütün değil miydik onunla? Öyleydik. Tutup kendimize hakaret etmemeliydim çünkü. Dünyanın dengesini ayakta tutan biz iki kişi, o mavi ben kırmızı idik ve ben bir kırmızı olarak maviyi elbette anlamayabilirdim ve bu maviye manyak demek için bir sebep değildi.

Gün içinde düşündüklerimi kenara koyup rutinime devam ettim. Bilim kurgu romanları yazan ünlü bir yazardım. O genelde yazdıklarımı okur ve bir şeyin eksik olduğunu söylerdi. O kadar acımasız bir eleştirmendi ki eleştirileri karşısında bazen özlerim dolardı ama yüce mantığımın kutsal hatibi olduğum için gözlerimin dolduğunu elimden geldiğince saklamaya çalışır sonra da konuyu dağıtırdım. Tüm dünyanın zevkle okuduğu bilim kurgu romanlarımı onun eksik bulması beni kimi zaman sinirlendirse de aşkın karşısında hangi eleştiri, hangi yargı durabilirdi? Bilgisayar başında yazmaya devam ediyordum. Tabii buna yazmak denirse. 30 yıldır söylediği bir yığın tuhaf cümleden her nedense damarlarının içinde kan yerine lav akması cümlesi canıma çivi gibi çakılmıştı. Cümle beni çağırıyordu. Kapının dingdonggggg sesi damarlarımdaki lav akışını kesti ve merdivenlerden inerek kapıyı açtım. O tatile gitmişti. Bir haftadır İtalya’daydı. Ara ara bir başımıza tatile çıkma gibi harika bir geleneğimiz vardı. Böylelikle özlem tüm dünyanın çivisine sahip çıktığı gibi bizimkine de sahip çıkıyordu. Gelen postacıydı. Merhaba Refik Bey. Mektubunuz var!, diyen şen postacı sanırım şu günlerde kimsenin kimseye mektup göndermiyor oluşuna hüzünlüydü ve uzun zaman sonra gönderilen bir mektup görünce neşelenmişti. Her zaman her şeyi bir nedene bağlama hastalığımdan ötürü postacının neşesini de sağlam bir kazığa bağlayarak içimi rahatlattım. Teşekkür ederim, dedim. Gülüşümü hiçbir nedene bağlamadan kapıyı kapattım. Mektup İtalya’dan gelmişti. Sicilya’nın doğu kıyısından. Zarfın üzerinde onun adı yazıyordu. Dolu olmasıyla daima övündüğüm kelime haznem sadece şu 5 kelimeyi art arda sıralayabiliyordu: “Damarlarımda kan yerine lav akıyor.” Zarfı nasıl yırttım okumaya nasıl başladım bilemiyorum. Donmuş zamanın üzerine dünyanın hangi yanardağını akıtsam açamazdı o an. Daha önce bu kadar korktuğumu hatırlamıyorum. Bir anda korkum cesarete çevrildi ve mektubu okumaya başladım. “Etna’dan sevgiler. Nihayet buldum. Son yazdığın romandaki eksik cümle burada. Damarlarımda kan yerine lav akıyor. Ayrıca romanın ilk cümlesini “Ağzına kadar lav dolu bir volkanım lakin okyanusun ortasında olmak değerimi sıfırlıyor.” olarak değiştirsen iyi olacak. Seni arayamam ya da uzun bir müddet yanına gelemem. Fakat o cümleyi değiştir. Bazı romancıların bazı cümleleri dünyayı değiştirir. Çünkü cümleler özünde insanı değiştirir. Ben bu cümleyi bulduğumda değiştim. Sen de bu cümleyi yazınca değişeceksin. Unutma ben hissederim, sen yazarsın. Biz bir çarkın dişlileriyiz. Biz yoksak dünya da yok. Senin sevgilin. Biz. ”

Hiçbir şey anlayamayışlarıma bir yenisi daha eklenmişti. Fakat anlayamasam da değiştirdim. Cümleleri onun yazdığı gibi değiştirdim. Onu aramadım, sormadım. Bir bildiği olduğunu biliyordum. Biz bir bildiğimiz olduğunu daima bilirdik çünkü. Kelimelere ihtiyacımız yoktu. Yaklaşık bir ay sonra romanımı yayınevine teslim ettim. Editörüm bunun inanılmaz bir şey olduğunu söyledi. Boş ilgiye karnı tok olan ben çok sevdiğim editörüme doğru düzgün bile teşekkür edemeden yanından ayrıldım. “Sadece basın. Ben bir süre buralarda olmayacağım.” dedim. Kendisi sanatçıların egzantirik hareketlerine vakıf bir insan olduğundan beni anlayışla karşıladı. Ya da ben öyle sandım, bilemiyorum. Zaten bir önemi de yoktu. Birinin bir bildiği vardı ve ben o bildiği şeyi kendi bilgimmişçesine yazmıştım. Peşinden koşmuyor, aramıyordum. Editörüme bir süre buralarda olamayacağım, derken tam da o anda bir şeylerin peşinde koşmam gerektiğini atık anlamıştım.

Eve geldiğimde alelacele valiz hazırlamaya başladım. Etna’ya gidiyorum, dedim kendi kendime. Valizden önce bilet almam gerektiği geldi aklıma. Bilgisayarımın başına geçtim. Dingg sesi abone olduğum bir basın bülteninin son dakika haberini gelen kutusuna düşürdü. Normalde bu bildirimleri sessize almam gerekiyordu diye düşünürken habere tıklayıverdim. Haberi gördüğüm an geç kalmışların sınırsız pişmanlığı göğsümü sıkıştırmaya başladı. Haberi duyduğum an dünyanın kendi kendini yok etmesini, evrenin milyonlarca yılık emeğinin bir anda yok olmasını istedim. Dünyanın çivisi sökülmüştü çünkü. Etna Yanardağ patlamıştı… En son 2017’de ufacık birkaç laf parçacığını etrafa saçıveren Etna, bu kez gerçekten patlamıştı. Tüm kasabayı yok edecek kadar delirmişti. En ilginci de bu kez lavlar masmaviydi. Doğalı kıpkırmızı olan lavlar masmavi akarak tüm dünyayı şok etmişti. O an her şeyi anladım. Yıllar yılı anlayamadığım aslında anlamama değil de bencilliğimden dolayı anlamak istemediğim şeyi şimdi dünyanın en korkunç acısını tadarak anlamıştım. Aslında kırmızı olan bir insanı mavi yapmış, rengini ondan çalmış, bir ömür deli olduğunu düşünmüş, zaten ne dediği de anlaşılmıyor ama önemi de yok yanımda olsun yeter, diyerek daima ötelemiştim. Bir kırmızıyı mavi yapmıştım. Oysa mavi olan bendim. Ateşini kıskanmıştım. İçten içe onu hırslandırmıştım ve şimdi o her yeri yakmıştı. Kendi maviliğimi kapatmak ve herkese kendimi kırmızıymış gibi pazarlarken bastığım tüfler ayaklarımın altında bir bir parçalanmıştı. Dünyanın yok olması cümlesini yine bencilliğimden ötürü tüm dünya sanmıştım. Oysa dünya o gitse de ben gitsem de yerinde duruyordu işte. Meğerse kıyamet kendi yanışımızdı. Titreyen bedenimi zorla mutfağa götürdüm. Dolaptan bir bardak su almaya çalıştım. Suyu bardağa koyduğumda bardak elimi yaktı fakat her şeyi geç algılayışımdaki keramet yine devreye girdi ve ben soğuk olmasını istediğim için suyun soğuk olduğunu düşünerek masmavi suyu bir dikişte içtim. O an ellerim, kollarım kıpkırmızı olmuştu. Özünde mavi olduğuna inandığım kıpkırmızı bir suydu şimdi bu içtiğim. Ben, ben kırmızıya dönüşmüştüm işte. Masmavi suyu kıpkırmızı yapmıştım. Tıpkı sevgilimin maviye dönüşmesi gibi. Fakat o yangın olmuştu. Mavi de olsa insanları yakmıştı. Benim de kırmızı olsam bile buz olmam gerekmez miydi? Hayır, dedim. Hayır çünkü ben bir ömür boyunca yakma pratiği yapa yapa kendimde olmayan bir şeyi geliştirmiştim. Ondan çalmıştım. Hırsızlığım sonunda kendimi yakmıştı. Onun ise sadece rengi değişmiş fakat özü aynı olduğundan kayıp gitmişti bu dünyadan, nazikçe bir yakışla… Benimse damarlarımda kan yerine lav akıyordu. O ise kendini okyanusun ortasında bir yanardağa benzetiyordu Gücünün yetmeyeceğini sanıyordu ama yetmişti. Bir gün Etna’dan aldığı çağrı onu mektubunda da yazdığı gibi değiştirmişti. Yanardağlar okyanusları bitirmişti ama ben yenilmiştim… O an öldüm. Lilith ise yine bu dünyaya uymayı reddederek kazandı…


Vulcano: İtalyanca, yanardağ

Merve Aydın

Ben Merve Aydın. Önce Kandilli Kız Lisesi’nde yatılı okuyup sonra Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Tarih Bölümü’nü bitirdikten sonra şimdi de Yeditepe Üniversitesi’nde Tarih yüksek lisansı yapıyorum. Bir kalem ve kağıdın ne işe yaradığını öğrendiğim andan beri yazıyor, yazıyorum. İflah olmaz bir Potterhead olduğumu belirtmem gerekiyor çünkü şu biyografide Hogwarts’ın da olmasını çok isterdim. Ha bir de Hogwarts’ta okurken okulu korumak için piertotum locomotor büyüsünü yapmak. Marquez ve Le Guin’in de kutsallarım arasında olduğunu belirtmek isterim.

Vulcano” için 14 Yorum Var

  1. Damarlarında kan yerine harfler, sözcükler akıp gitmiş. Böyle olunca benim de sözcükler boğazımda düğümlenmiş. Aşkın mavi ve kırmızı hali üzerimize döküldü, yaktı, kül etti. Çok teşekkürler bizlere okunacak öyküler bıraktığın için Mervecim.

  2. Güzel yorumun için teşekkür ederim Cüneyt. Damarlarımda harfler aksaydı da güzel olurdu evet :slight_smile: Beğenmene çok sevindim.

  3. Sağlam ve güçlü bir aşk hikayesi var hikayenin ruhunda. Yanardağ ile çevrelenmiş, ana hatları iyi oluşturulmuş güzel bir öykü.
    Kalemine sağlık :slight_smile:

  4. okutucu dedi ki: dedi ki:

    Bütünlüğü ve bütünü var edeni, ikiciliğin mavi ve kırmızıyla buluşmasıyla; ateş ve suyun bir türlü kavuşmayan düğmelerini, "kırmızının maviye dönüşmüşken, mavinin de kırmızıya dönüşmesinin eş zamanlılığı"yle ifade eden, yarım kalmış, üzücü bir itiraf hikayesiydi.

    Derin ve günlük dilde yazılmış, bu akıcı öykünden dolayı seni tebrik ediyorum Merve!

  5. Gökay ne kadar değerli bir yorumdu bu. Öykümü böylesine güzel anlamış olman o kadar mutlu etti ki beni. Çok teşekkür ederim!