Öykü

Ablak Surat ile Uzun Burun

Aynada kendimi seyrediyorum, güzelim güzel, burnum ayrı yöne çenem ayrı yöne selam vermese daha da güzel olabilirdim ama genetik kodumun elinden anca bu gelmiş, neyleyim.

Canım sıkıldı, yerlerdeki karoları saya saya mutfağa gittim, 32 karoya sıkışan hayatıma hayıflanarak şöyle acısından bir şarkı dudaklarıma sarıldı. Aklım, onca makyaja rağmen bir türlü şekle girmeyen ablak suratımda.

Kendime güzel bir tost yapıyorum, gözüm ellerime takılıyor. Şekilli, ufak parmaklarım var. Küçük avuçlarım, ince ve narin parmaklarımı başına geçirince ufak bir tâca benziyor, bir erkeği saracak, onu okşayıp sakinleştirecek. Ya güzelim bahar sonu kavunları gibi diri ve şekilli dik göğüslerim, onların da ayrı bir alımlılığı yok mu?

Soruma cevap ararken, kendime verdiğim ara gazını kesip çalan telepattelimi deminki düşüncelerimi duymalarından korkarak cevaplıyorum. Düşünce yoluyla haberleşmeyi icat edenin Allah belasını versin. Şu Allah lafı da ninemden kalma eski bir yemek tarifi gibi, hep dilime dolanıp duruyor. Din denen şeye inanan mı kaldı Allah’ını seversen? Al işte, Allah yine karşıma dikildi. Ninem, kafamın içindeki holohafıza birimine kayıtlı olsa, şimdiye üç kere çarpılacağım uyarısı yapmıştı. Neyse ki eski akrabaların tam beyin kopyalarını holografik hafıza birimlerimden sildirdim. Onların tam beyin kopyalarıyla değerli hafıza birimlerimi neden doldurayım ki? Bir Coperbyte kaç çalışma birimi yapıyor haberi olan var mı? Hayatta olsalardı onlara sorardım, şimdi yalnız robot kopyalarına sormak mümkün, onların da ne kadar insan oldukları sorguya muhtaç.

Gerçi ninemin ne robot ne de tam beyin yedeği yok, istemedi. Biyolojik beden ölünce yola makine olarak devam etmek bence de saçmalık, ilk icat edildiğinde de böyle düşünüyordum, hala da aynı fikirdeyim.

Arayan Albay Suluvatran, kendisi makine devamlılığı cinsinden, yani robot. Robot, ama hayatına öldüğü yerden devam ediyor, tüm yaşantısı, işi, sahip oldukları, hatta ailesi bile bu devamlılıkta yer alıyor. Kimse garipsemiyor.

Ninem olsa, “Yalanın kemiği yok ki boğazlarına bata” atadan kalama sözünü söyler, insanların kendilerini makinelerle kandırmasına gülerdi. Ah o ninem yok mu? Eski batıl inançlarını kafama kaktı ve göçüp gitti.

Bende devamlılığa karşıyım, ailelerin bunu sorgusuz sualsiz kabullenmesi inanılır gibi değil. Sahi, neden aile denen kurum dinler gibi eriyip gitmedi? Çünkü aile üremeye dair son hatıramız, onu silip atmak…

Suluvatran tatsız bir haber verdi, daha doğrusu düşüncesi tatsız şekilde beynimin izole konuşma birimine yayıldı. Kendisinin hassaten tatsızlığıyla ilgili arkadan nanik yapan düşüncelerimin konuşma alanı düşünce kompartımanına sızmasından korktum.

Yeni görevim: Aldabus kentine gitmek, orada kayıplara karışan Aramit adındaki devamlılık robotunu bulmaktı, yanında iki de hizmet robotu varmış. Tatlış hizmet robotlarını severdim, her daim işinizi görürler ve hep mutludurlar, insan onlarsız insan olarak kalmayı başaramazdı. Beceriksizliğimizi kapatan yara bantları gibiler, her soruna bir tane yapıştırıveriyoruz.

Görev yerime hızlı gitmek için ışın toplarından çağırdım, çağrı düşüncesiyle aynı anda vanilyalı dondurmayı da aklımdan geçirdiğim için, karşıma ışın topu artı bir de robodondurma botu geldi, evimin uçuş sahanlığında dikilmiş bir bota bir topa bakıyordum. Hızlıca dondurmamı kaptım ve topun su gibi saran, nemli, yüksek viskozlu gaz yoğun yuvarına daldım.

Gitmek istediğim yeri aklımdan geçirmemle oraya varmam arasında tam iki saniye geçti, 4012 kilometrelik mesafe için hala yavaş bulduğum günümüzün en hızlı ulaşım aracından, inek rahminden dışarı çıkan buzağı gibi, sıkıştırarak ve kayarak kendimi dışarı attım, top çat diye gözden kayboldu.

Beni karşılamaya, parlak ve cilalı göz alıcı krom/bizmut desenlerle bezeli, elbise giymemiş bir yardımcı robot geldi. “Merhaba yurttaş Ayşe Yolçizen, benim adım Pinokyo. Aramit isimli devamlılık robotunun izini bulmanızda size yardım edeceğim. Albay Suluvatran görev bilgisini size aktarmış olmalı”, karar veremiyordum; hassaten mi çıplak bir yardımcı göndermişlerdi yoksa hizmet robotlarından daha üst mertebedeki bu yardımcı robotun kuantiyonik beyni beni daha baştan etkilemek için mi bu şekilde karşıma çıkmıştı?

Albayın kinistik espri anlayışının bir sonucu olarak bana köpek muamelesi yapması hoşuma gitmemişti, aslında gitmişti, el hak sinik bir karakterim. Pinokyo da Pinokyo’ydu ama, şişkin titanyum karbür kaslarını zar zor örten parlak sensoradial derisi onu iri ve şekilli bir Yunan yontusu gibi gösteriyordu, uzun boyu, keskin hatlı yakışıklı yüzü. Off yüce tin, ben neler düşünüyorum böyle.

Memnun oldum, sizin isminiz şu antik masaldaki karakterle aynı. Karakterinizde benziyor mu?”, elini havada yavaşça, belirsiz bir hay hay hareketiyle salladı ve hızla “Dünyanın en çirkini benim” dedi, o güzelim dar kanatlı burnu anında bir metre uzayarak benim burnumun ucuna temas etti, içim gıcıklandı. “Görevim gerçekleri bulmak, karanlık yalanların ardındaki doğrular her zaman parıldar” bu kelimeyi de oldukça hızlı söyledi. Burnu anında eski halini aldı. İçimden tek numarası buysa çok can sıkıcı diyen bir gölge geçti, içimdeki gölgenin şehevi dudakları iç kulağıma “Yataktaki yetenekleri de buna benziyor mu?” sorusunu fısıldamadan duramadı.

Ben Gepetto İnc. Yapımı bir yardımcı robotum, bu soruşturmanın hassas şekilde çözülmesi için görevlendirildim. Yeteneğim yalanları ayırt etmek, sorgulayıcıyı uyarmak”, etkilenmiştim. “Bende Avrupasya hükümeti için çalışıyorum, bunu zaten biliyorsunuzdur. Albay sizin geleceğinizden bahsetmemişti, ne de sizin gibi yardımcıların olduğundan haberim vardı. Bu arada, bir robot başka bir robotun yalan söylediğini nasıl ayırt edebilir ki?”. Pinokyo derin bir nefes alır gibi yaptı, koluma girdi ve Aramit’in son görüldüğü şehrin doğu yakasındaki tekinsiz sokaklarına doğru yürümeye başladık. Göğüslerime yumuşakça yaslanması, yürürken onun kaygan kalçasıyla benimkinin beli belirsiz teması, hele o gereksiz olmasına rağmen yardımcı robotlara eklenen sıcak nefes efektini hissedişim, şirazem yavaştan kayıyordu.

Benim gibi Pinokyo serisi robotlardan sadece üç tane üretildi, tek farkımız yalanları ayırt etmek değil. Zamanla bunu anlarsınız” göz kırptı, göz mü kırptı? İnanmayan gözlerle ona baktım “Bende yalanları ayırt etmede ustayım, robot, insan fark etmez. Kendine güvenen biri, yalanın sarsak, güvensiz duruşunu hemen tanır”, güldü, suratıma derin derin baktı “Kendine güvenen mi? Bence bu lafın kuyruğuna ufak bir yalan asılı” sırıttı, sinirim bozularak “Her neyse, bırakalım bunları da şu Aramit meselesine odaklanalım” dedim, utanmıştım.

Uzun süre eski gökdelenlerin arasında dolaştık, yere temelli bu eski püskü iki yüz, üç yüz katlı binaların birer diken gibi battıkları güzelim doğu tepesinde gezmediğimiz izbe kalmamıştı. Aramit her türlü takip sisteminden sıyrılmayı başarıyordu, yalnız iyi iz süren, eski tip takip uzmanlığı olan bendenizden kaçması zordu, iyi bir soruşturmacının bulamayacağı iz, yakalayamayacağı yalan yoktur.

Modern gökyüzü yüzer şehirleri olsa işler daha hızlı ilerleyebilirdi, neyse ki Pinokyo son iki saattir vücudunun esnek nano yüzeyini bir uçan bot haline getirmişti de çok yorulmamıştım. Pinokyo da numara çoktu. Ayrıca muhabbeti de çok tatlıydı, insanın duygularını çabucak kavrıyor, gönlünüzü hoş edecek şekilde konuşmaları size doğru büküyor, sohbeti tadına doyulmaz hale getiriyordu. İnsan olsaydı eğer, çoktan adresini alacak raddeye gelirdim.

Aramit’in şehrin kıyısındaki gölün ortasındaki adalardan birinde olduğu bilgisine ulaştık. Çok geçmeden Aramit’i hizmetçileriyle beraber dar bir koyakta kıstırdık. Yanındaki hizmetçiler savaş botlarına dönüştürülmüştü. Karşılaşmamızla botların bize saldırması bir oldu. Ben daha avucuma sabitlenmiş bükücü ışın podunu çalıştıramadan, Pinokyo havalandı. İnsan formuna dönüşen çıplak vücudu güneş ışınlarıyla yıkanıyor, parıltısı birer şimşek dili gibi tepemizden saçılıyordu. Her şeyi unutmuş huşu içinde onu seyrediyordum.

Hızla savaşçı botlara doğru alçaldı, onlar eski tip ayrıştırıcı ışın silahlarını çoktan ateşlemişlerdi bile, bana doğru gelen ışınlar bir şemsiyeden saçılır gibi etrafıma saçılıp çimenleri, taşları moleküllerine ayırıveriyordu. Pinokyo onlara doğru alçalırken bir elini arkaya, yani bana doğru açık bir şekilde uzatmış olduğunu gördüm, demek etrafımdaki koruyucu elektrooptik kalkan onun eseriydi.

Aramit iki avucunu da Pinokyo’ya yöneltmiş, doğrudan onu hedef alıyordu. Pinokyo havadayken birkaç kez geriye doğru sendeler gibi olduysa da savaş botlarının tepelerine binmeyi başardı, bir eli hala arkada bana dönük dururken bir şeyler mırıldandı, burnu hızla uzayıp ilk botun kuantiyonik beynini koruyan kafatasını delip geçti, bir mırıldanmayla burun geri çekildi. İkinci botun işini de aynı şekilde gördü. O sırada epey hasar almıştı. Boynuna gelen yıkıcı darbe beni daldığım rüyadan uyandırdı. Aramit’i tam kafasından iki kez vurdum, yere düşerken enerji biriminin kalkanını eritecek denli yüksek ayara getirdiğim bükücü ışınımla göğsünden de vurdum.

Her şey olup bittiğinde Pinokyo’ya doğru koştum, “Yüce Yahve adına, sana ne oldu”, Pinokyo diz çöktüğü yerden bana baktı, güzelim vücudu epey hasar almıştı, “İyiyim, sen Aramit’i kontrol et”, yalan söylüyordu “Yalan, yalan söyleme, bu kadarını ayırt ediyorum” dedim. Gözyaşlarımı tutamıyordum, sebebini anlayamadığım bir bağlılıkla ağlıyordum. “Ben yalan söylemem” dedi, bir an sonra yere serildi, dış katmanı onu bir pupa şeklinde sardı, içeriden soluk, yeşil pırıltılar yayılmaya başladı.

Yerde yatan Aramit’in başına gittim, işlevsiz hale gelmişti. Kafatası çok hasar aldığı için şansımı deneyip doğrudan kablo bağlantısıyla hasar almamış olmasını umduğum kuatronik beynine ulaşmalıydım. Sonuçta devamlılık robotlarının özgür iradeleri olsa bile, tanımlı rutinlerini terk etmeleri şüpheli işlem kapsamındaydı, bunun sebebini öğrenmeli, donanımsal hatalara karşı hükümete bilgi vermeliydim. İçimizde yaşan milyarlarca devamlılık robotunun güvenilir donanıma sahip olması hayatiydi.

Kablo sorgusunu bir türlü başlatamadım, bendeki kuatronik hack bilgisinin sonuna ulaşmış, kendime küfrün sakinleştiriciliğine yelken açmıştım. Başım öne eğik, parçalanan yepyeni elbiseme hayıflanıyor, elimdeki yapıştırıcı katman lekelerine bakıp içleniyordum. Yeni elbise almanın kaç çalışma birimine mal olacağını düşünüyordum, son moda giyinmek pahalı bir zevkti.

Bir an aklım Pinokyo’ya kayıyor, sonra tekrar ablak suratımdaki dağılmış makyajımı düzeltememe endişesi gönlümü acıtıyordu. Şu kırlığın ortasında, tek odaklanabildiğim şeyin dağınık makyajımın olması üzücüydü.

Pinokyo’nun omzumu kavrayan eliyle irkilip arkama baktım, uzun boyuyla tepeme dikilmiş heybetli bir yarı tanrı gibiydi, yani ben Zeus’un piçiyim dese inanırdım.

Bensiz sorguya başlamışsın, kolay gelsin”, gözüm kamaşarak, yeni oluşmuş hafif izlerle daha da çekici hale gelen suratına baktım. Sonra tam kapanmayan organosilikon vücudundaki yaralarından sızan yeşil sıvılara gözüm kaydı. “Söylediğin gibi iyileşememişsin, yani bana yalan söyledin”, kımıldamadan bana baktı “Şu, ‘yalan’, ‘yalan değil’ meselesine çok takılıyorsun, hem ben yalanı yakalarım dedim, ağzımdan salmam demedim. Bence geçmiş konuşmalara değil işimize odaklanmalıyız, şöyle çekil de çabucak sorguya başlayalım”. 

Neden rutininin dışına çıktın yurttaş Aramit? Neden buradasın?”.

Pinokyo kablo bağlantısına gerek kalmadan biraz uğraşarak adamın vücudunun üst kısmını çalışır hale getirmişti, şimdi onu bir kayaya yaslamıştık, kolları ve bacakları işlevsizdi. Sorularımızı, bir tarafı parçalanmış korkunç suratını çarpık şekilde ekşiterek cevapsız bıraktı.

Pinokyo, onun yeni bir robovücuda aktarılacağına dair teminat vermesi üzerine biraz yumuşar gibi oldu. “İrademe saygısızlık ediyorsunuz, sonuçta ben bir insanım”, Hükümet görevlilerine ateş açan bir insan” diye düzelttim. Pinokyo, “Eğer amacınızı açıklar, bizi donanımsal bir sapma olmadığına ikna ederseniz, tüm haklarınız iade edilecek. Tabi ki verdiğiniz zararı tazmin için gereken çalışma birimi hesaplanarak cezada kesilecektir”, adam biraz düşünür gibi yaptı ama aslında düşünmüyordu, cevaplar kafasında hazır gibiydi, yalnızca benim teklifimi bekliyordu. İnsan olduğum için sorgu ekibinin doğal lideriydim ve benim ne diyeceğim daha önemliydi, adam bunu kullanmak istiyordu.

Yumuşamamaya çalışarak “Yardımcımı duydun, ee ne diyorsun?”, dilini şaklatarak “Senden bir şey duymadım, yalnızca üstü kapalı tehditlerin var elimde. Eğer bana istediğim yere gitme, istediğimi yapma teminatını vereceksen, ki bunu senden duymak istiyorum, cevaplarını alırsın”. Pinokyo’ya baktım, gözlerinden bir şey okumak mümkün olmadı, ancak belirsiz bir şekilde başıyla onay işareti yapınca “Senin doğru söylediğini farz ediyorum. Peki istediğin gibi olsun. Cevapları ver, yeni vücudunu al git, yalnız bizi donanımsal hata olmadığı konusunda ikna etmelisin”, adam “Peki” dedi.

Üç yüz elli yıldır dünya üzerinde yürüyorum, bunun yüz on yılı gerçek bir insan bedeninde geçti, kalanı” eliyle harap robovücudunu gösterdi “Malum”. “Peki son yüz yıldır yürürken rastlamadığım insan türü sizce hangisidir?” Aptal aptal yüzümüze baktı, belki manalı şekilde bakmıştı ama yarısı yanık yüzü buna el vermemişti.

Kim bilir? Kimi arıyordun ki?”, soruya aptalca bir soruyla karşılık vermenin can sıkıntısıyla Pinokyo’ya bir bakış attım. “Bence bir çocuğa rastlamamışsınızdır, son insan yavrusu yüz yıl evvel doğdu”, adam hırsla “Bravo yardımcı, senin kuantiyonik beynin en az bizim kuatronik beynimiz kadar iyi işliyor, yoksa sana da bizimkilerden mi taktılar?” Pinokyo eliyle hayır anlamına bir işaret yaptı “Bendeki işleç birimi yeni nesil Kuanta mimarisine sahip. Buradaki toplam beyin gücünün zirvesi benim”, ben ve Aramit şaşırmış şekilde Pinokyo’ya bakıp aynı anda “Öylemi?” diye sorduk. O, sadece başını sallamakla yetindi.

Neyse, peki insanlar neden üremekten vazgeçtiler? Ben söyleyeyim: Bir çocuk yetiştirmenin yıldırıcılığını atalarının tam beyin kopyalarındaki yaşam deneyimleri kısmından tecrübe ettiler de ondan. Yani fiziksel zorlukları bir tarafa, tüm o usandırıcı duygusal süreçler, sonu gelmeyen istekleri karşılamak için katlanılan zorluklar, üstelik duygusal olarak tatmin olma, karşılığını alma garantisi de yok. Bunu gördüler. Refahın zirvesine, ölümsüzlüğün kapısına erişen her insan topluluğu gibi onlarda artık yalnız kendileriyle ilgilenmenin, kendi tutkuları peşinde koşmanın büyüsüne kapıldılar. Artık gereksiz yere başlarını ağrıtacak uğraşlara hayatlarında yer yoktu. Hem zaten maksat sevmek, sevilmekse bunun biyolojik kökenden gelmiş ya da gelmemiş olması ne fark ederdi ki. Şimdi sevebilecekleri, onları koşulsuz sevecek, gerçeğinden farksız hizmet robotları, genetik modifiyeli hayvan arkadaşları yok muydu?”,

Sözünü keserek “Pet çağındaki gibi bir nüfus durgunluğundan mı bahsediyorsunuz, hani çocuklardan çok pet hayvanlarının el üstünde tutulduğu çağ. Gerçi çok uzun sürmemişti ama”, dedim, o da benim lafımı keserek “Hah pet çağıymış, o çağ hayvanlara insan hakları verildiği yıl bitti biliyorsun. Artık onlar bizimle eşit yurttaşlar”. Bu gerçeği kabul edemiyordum, evet ben buna da karşıydım, doğaya, doğal akışa aykırı her şeye karşıydım. Lakin bu olaylar çok eski zamanların olmuş bitmişleriydi.

Hayvan hakları, insan hakları derken kırlıkta çok bulunan sivrisineklerden biri koluma kondu, pat diye vurup öldürdüm. Aramit tepki vermedi ama Pinokyo’nun gözleri büyüdü “Ne yapıyorsun sen? Az önce bir yurttaşı katlettin”, “Onun yurttaş olduğundan bile haberi yok, sen söylemezsen başkasının da haberi olmaz zaten. Hem aklı ancak kan emmeye eren bir düşük seviye vatandaşı kimse özlemez, merak etme”. Pinokyo ders veren bir öğretmen edasıyla “Sivrisineklerin hepsi gerçek değil, çoğu bizim Gepetto firmasına ait sağlık tarama botları, haberin yok mu? İnsan ya da diğer hayvanlar için sağlık takip hizmeti veriyoruz”, dikkatle kolumdaki mevtaya baktı, “Neyse ki botmuş, ufak bir cezayla kurtulacaksın, diğer türlü…”

Aramit boğazını temizler gibi lafa girdi, “Her neyse, lafımı kesmezseniz cevabınızı daha çabuk alacaksınız. Çocuk yoksa insan denilen canlının, bakın canlı diyorum, onun da geleceği olamaz. Son insanda devamlılık robotu haline geldiğinde insan denen varlık resmen dünya üzerinden silinmiş olacak. Bunun engellenmesi gerekiyor. Artık hiç kimse organik vücudunu sonsuza dek yaşatacak teknolojiye ulaşmamızla ilgilenmiyor, herkes yepyeni, her türlü şekli alabilen, asla hastalanmayan, yenilenmesi gerekmeyen robovücutlara kavuşmanın peşinde. Sabırsızlıkla organik vücutlarının ölmesini bekliyorlar. Köhne insan kibrinin kalıntısı kanuni zorunluluklar olmasa, belki doğal ölümü beklemeden hayatlarına kendi elleriyle son verirlerdi, onları tutan kanun. Hoş son çocuk bile artık yüz yaşında, ellerini ovuşturarak beklediğine eminim”.

Pinokyo sırıtarak “Biz bu konferansı niye dinliyoruz? Organik olarak üreme potansiyelini yitirmiş insanların varlığıyla sizin rutin dışına çıkmanızın ne alakası var?”, adam sinirlenerek “Patlamazsan oraya geliyorum. Dünyada organik olarak yaşamını sürdüren sadece 3785 kişi kaldı. Atmosfer dışı istasyon ya da gezegenlerde hiç organik tabanlı insan yok, insanlık dünyadan silinmek üzere”, sıkılmıştım “Acaba senin ileri sarma tuşun var mı?”.

Pinokyo Aramit’in açıkta bulunan holohafıza birimine el atmıştı ki onu durdurdum. “Adamda saplantılı bulanıklık başlamış, konuşmak yerine doğrudan kablo sorgusuna geçelim derim, net soruları yazar net cevaplar alırız”, Aramit’in duymasını istemediğim için telepattel bağlantısıyla Pinokyo’ya seslendim “Lütfen dur, konuşmasını holohafızama kayıt ediyorum böyle raporlamak daha inandırıcı olur” Pinokyo durdu.

Aranızda telepat bağlantısıyla ne konuşuyorsunuz bilmiyorum ama sadede geleyim. Veterinerim ben, rutinim dahilinde büyükçe bir aileye ve dost çevresine sahibim, bunlara hayvanlardan oluşan bir gurup da dahil. Onların özgürce ve istekli şekilde üreme, çoğalma dürtülerine şahit oldukça insanlık adına korkmaya başladım. Rutinimin dışına çıkma izni istedim ama hükümet organik insanlardan gen örneklemi toplayıp yapay döllenme…”

 Pinokyo adamın yanından azıcık uzaklaşıp yüzüne bakarken “Ben bir kelebeğim” dedi, burnu hızla uzayıp Armit’in kafasını delip geçti, holohafıza birimi ve kuatronik beyni imha oldu.

Yerimden fırlayarak ona bağıdım “İşlemcin taşma mı yaptı, neden onu imha ettin?”. Pinokyo, “Ben bir hayvan değilim” dedi, burnu eski güzel haline döndü. “Yalan söylemeye başlamıştı, zaman kazanmak için bizi oyalayacak zırvalar uyduruyordu. Tetikte ol, her an sahibi olduğu başka bir hizmet robotu bir yerlerden çıkıp gelebilir” diyerek Aramit’ten uzaklaşıp yanıma doğru geldi.

Yine yalan söylüyorsun, güya şu garip metamalzemeden mamul burnun yalan ve doğrunun tınısına göre uzatıp kısalıyor fakat ne hikmetse bana yalan söylerken uzamıyor. Adam yaşadığı gerçeği anlatıyordu, insani duygularım senin soğuk hesapçı beyninden çok daha iyi bunu ayırt edebiliyordu”. Pinokyo kahkaha atarak geri geri gitti, tam karşımdaki taşın üstüne oturdu, bana bakıp bakıp gülüyordu.

Sen kendini insan mı sanıyorsun? Zavallı kadın. Sende bir devamlılık robotusun, hatta yeni hayatına daha bu sabah gözlerini açtın, hem de yepyeni Kuanta beyninle. Işın topuyla seyahate dayanacak vücut, avuca monteli bükücü ışın, ne yani, ciddi ciddi organik tabanlı bir insanın bu olanaklara sahip olabileceğini mi düşünüyordun? Tamam burun numarası biraz abartı oldu, ama yeni nesil şekil değiştiren metamalzemeden vücudumun numaralarına biraz artistik katmanın ne ehemmiyeti var, işin eğlencesi bu”. Bu sefer ben gülmeye başladım “Sen eğlenmenin gerçekten ne olduğunu bildiğini mi sanıyorsun?”.

Suratı allak bullak oldu. “Sen bana yalan…” Bükücü ışınımı son ayarına getirip tam karşımda kabak gibi duran kafasını uçurmuştum, acaba lafının sonu nereye varacaktı, buna izin verse miydim? O yakışıklı suratının bir anda dağılıp gitmesiyle içimde ona karşı oluşan çekimde kanatlanıp uçtu.

Kafamın içinde, iğrenç bir iniltiye benzeyen, telepattel arama sesi çınladı, arayan Gepetto inc. Başkanı Suluvatran’dı. “Tebrikler Pinokyo, şirketimizi en iyi şekilde temsil edecek Pinokyo versiyonu seçimini hak ederek kazandın. Hükümetin bir tane Pinokyo üretimine izin vermiş olması ne kadar acı, oysa üçünüzde ayrı yeteneklere haizdiniz. Hemen merkeze gelmeni istiyorum, hükümetin elinde deste deste yığılmış soruşturma dosyaları seni bekliyor”.

Cebimde sakladığım ellerim yumruk şeklinde iyice sıktım “Keşke sabah uyandığımda görevimi, ne olduğumu, neden bu kadar kolay kendime yalan söyleyebildiğimi de bana açıklansaydınız. Keşke”. Kızgınlığımın yerini yavaşça durgunluğa bırakıyordu ki Suluvatran’ın kaba sesini duydum “Kendine kolayca yalan söyleyebilen biri, başkalarının yalanını da kolayca yakalayabilir. Yetkinliğini, sahte oğunmalarını benim üzerimde denemeyi bırak ve hemen merkeze dön”.

Önümde çat diye beliren ışın topu gözlerimi kamaştırdı, yalanlardan döşenerek önüme serilen parlak yola baktım. Baal aşkına, kader denen şey neden sadece insanoğluna bahşedilmiş ki?

Faruk Korkmaz

Sıradan hayatıma dair anlatacak çok bir şey yok, fakat kafamın içinde nefes alan, yüreği fırtınalarla çarpılan hayali evrene dair çok şey var. İşte bende okuyan, yazan, merak eden, en önemlisi hayal kuran bir fani olarak aranızda yaşayıp gidiyorum.

Ablak Surat ile Uzun Burun” için 2 Yorum Var

  1. Merhaba

    Çok beğenerek okuduğum bir bilimkurgu öyküsü kaleme almışsınız. Elinize sağlık.
    Hayali evrenlerinizden bir perde aralanmış ve böyle bir metin ortaya çıkmış. Baş karakterinizi gülümseyerek okudum, öykünüzün örgüsü ve sorguladığınız noktalar da çok başarılı. Pet çağı, insan hakları verilmesi, çocuklara yük olarak bakış - hiç uzak gibi görünmüyor.

    Son olarak metnin içinde inşa edip sonra da yok ettiğiniz fiziksel çekim ve duygu -aşk- kısmını/duyarsızlığı çok sevdim. Bir an “ve sonsuza dek mutlu yaşadılar” demenizden çekinmiştim ki bunun olmadığını görünce, öykü de tam yerine oturdu.

    Kaleminize sağlık
    Müge

  2. Foton dedi ki: dedi ki:

    Yorumunuz için teşekkürler. Ben mi mutlu sonları sevmiyorum, mutlu sonlar mı beni sevmiyor bilmiyorum, lakin hayatımda biraz böyle akıyor zaten :slightly_smiling_face:. Başka yerlerde de öykülerim yayınlanıyor, fırsat buldukça buradaki seçkilere de katılmaya gayret edeceğim, umarım sevilerek okunurlar.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!