Öykü

Arınma

Hızlı adımlarla tepeye doğru yürümeye devam eden İlkan, yanındaki adama tekrar seslendi, “Yaklaştık mı?”

“Henüz değil.” dedi adam.

“Neden bu kadar hızlı yürüyoruz?”

“Her şeyin çabucak olup bitmesini isteyen sensin.” dedi adam, “Bu yüzden acele ediyoruz.”

İlkan kaşlarını çattı, “Beni, var olduğuna asla inanmadığım bir dağın zirvesine çıkaracağını söylemiştin.” dedi İlkan, “Tek isteğim, yanıldığını görebilmek.”

“Sırf yanıldığımı görebilmek için mi bizi buraya getirdin yani?”

“Ben mi getirdim bizi buraya? Benimle alay mı ediyorsun? Ben… Ben…”

“Evet, sen?” dedi adam, “Anlat hadi, buraya nasıl geldiğimizi anlat.”

İlkan bir müddet düşündü. Buraya nasıl geldiklerini hatırlayamıyordu. “Başım çok ağrıyor.” dedi, “Sanki nefes alamıyor gibiyim. Hatırlayamıyorum.” Bir müddet düşündü, “Ne yani?” dedi, “Rüyada mıyım?”

Adam güldü, “Rüyada olduğunu sanmıyorum.” dedi, “Eğer rüyada olsaydın, rüyada olduğunu fark ettiğin anda uyanırdı, zira beynin gerçek olmayan bir yerde olduğunu algıladığı andan itibaren bu tiyatroya daha fazla dayanamazdı. Lakin hâlâ buradasın, gördüğün gibi.”

“Rüyada değilsem neredeyim peki?” dedi İlkan, yürümeyi tamamen kesti. “Öldüm mü yani?”

“Ölülerin bir yere yetişmek gibi bir dertleri olduğunu sanmıyorum.”

İlkan zihnini toparlamaya çalışıyordu. İlginç bir şekilde, adamın ismini dahi bilmediğini fark etti bir anda. “İsmin ne demiştin?”

“Bir şey dememiştim.”

“Söyle o hâlde.”

“Ne yazık ki benim bir adım yok.”

“Demek bir adın yok. Çok güzel.” İçinde bulunduğu durumun anlamsızlığını bertaraf etmeye, sis bulutunu dağıtmaya çalışan İlkan’ın, bunu yapabilme adına pek de başarılı olduğu söylenemezdi. Hafızasını zorladı. Bu adamı daha önce bir yerde görmüş müydü? Tanıdığı birine benziyor muydu? Somurttu. “Onu daha önce hiç görmediğime eminim.” dedi kendi kendine. Tüm bu olup bitenler bir anda başlayıvermişti sanki. Tek hatırladığı şey, bir süredir bu adamla yürüdüğü idi. Otuzlu yaşlarda, hafif esmer, zayıf, uzun siyah saçları kulaklarını örten sade görünüşlü bir adamdı. Kendisine benzerliği şaşırtıcıydı. Adam ona ölmediğini söylemişti ama aynı zamanda rüyada olmadığını da belirtmişti. Peki hem rüyada olmayıp hem de ölmemiş birinin böyle bir yerde ne işi olabilirdi? Belli ki adam yalan söylüyordu. Gerçeği er ya da geç öğreneceğini düşündü İlkan. Sorular sormaya devam ettiği her saniye, başındaki ağrı biraz daha artıyordu.

Zihnini yoklamaya devam etti. Adama dönüp “Nereye gidiyorsun?” diye sormuştu, “Kafdağı.” cevabını almıştı. “Öyle bir yer yok.” demişti gülerek, “Sadece masallarda gidilebiliyor.” Adam dikkatlice İlkan’ın yüzüne baktıktan sonra başıyla dağın zirvesini işaret etmişti. “İşte.” demişti, “Orası. Gideceğim yer. Aynı zamanda senin de gideceğin yer. Fazla uzak da değil, en fazla on dakikalık bir yolumuz kaldı.” İlkan şaşırmıştı, “Sen gidebilirsin, ben gelmiyorum.” demişti. “Burada gidebileceğin başka bir yer yok.” diyerek terslemişti adam. “Lakin kalmak istersen de sen bilirsin.” İlkan etrafına baktığında, göz alabildiğine uzanan çorak bir araziden, birbiri ardına yükselen dağlardan ve kahverengi bir gökyüzünden başka bir şey göremiyordu. “Tamam.” demişti İlkan, dağın tepesine dikkatle bakmıştı, “Söylediğin gibi, çok uzakta değil. Gidelim bakalım. Nasıl olsa çok uzun sürmeyecektir.”

Parçaları kafasında yavaş yavaş birleştirmeye çalışıyordu. Gerçekten de bu yolculuğu isteyen kendisi gibi görünüyordu. “Olmayan bir yer.” diye tekrarladı içinden, “Sadece masallarda var.”

Bir müddet konuşmadan yürüdüler. Nefes nefese kalmışlardı. Nihayet en tepeye vardılar. “İşte.” dedi adam, “Geldik.” İlkan etrafa bakıyordu, “Evet.” dedi, “Geldik. Lakin ben hâlâ sıra dışı bir şey göremiyorum. Canavar falan yok mu?” Gülmeye başladı.

“Biraz sabırlı ol.” dedi adam, “Yere bak.” İlkan ilk etapta bu söze bir anlam veremedi, fakat bir müddet sonra merakına yenik düşüp yere baktı. Toprağın içine gömülü parlak taşlar gördü. Ziyadesiyle parlak görünüyorlardı. Bir anda heyecanlandı, almak için yere çömeldi. Fakat ne kadar uğraştıysa da alamadı. Yerdekinin küçük bir parça olmadığını anlamıştı. Mücevherin üzerindeki tozu sildikçe uzayıp gittiğini gördü. “Bu da ne böyle?” dedi. “Dağın üzerinde devasa bir mücevher var sanırım.”

“Aslında,” dedi adam, “Dağın tamamı mücevherden ibaret desek, yalan olmaz. Zümrüt bir dağ burası.”

“Neden üzerine toprak örtülmüş peki?”

“Bilemiyorum.” dedi adam, “Belki de bazılarının görmemesi gerektiği içindir.”

İlkan içinde bulunduğu durumu hâlâ çözümleyebilmiş değildi. “Dağın mücevherden ibaret olduğuna falan inanmıyorum.” dedi, “Bu çok saçma! Alt tarafı ayağımızın altında büyük bir değerli taş var, hepsi o kadar. Muhtemelen daha pek çok yerde buna benzer şeylere rastlanabilir.”

“Toprağı ne kadar süpürürsen süpür, mücevherin boylu boyunca uzanıp gittiğini göreceksin.”

“Beni uğraştırıyorsun.” dedi İlkan, ses tonu sertleşmişti, “Bana gösterebilecek bir şeyin var mı? Yoksa gideceğim.”

“Birazdan göreceksin.” dedi adam, “Buraya yüzleşmek için geldin.”

İlkan kaşlarını çattı, “Neyle yüzleşeceğim peki?” dedi.

“Kendinle.”

İlkan kaşlarını çattı, bir müddet cevap vermedi. Adamın ne demek istediğini anlamaya çalışıyordu. “Ben bu sohbetten sıkılmaya başladım.” dedi, “Sürekli üstü kapalı sözler sarf ediyorsun. Muhabbetimiz hiçbir yere varmıyor. Ben artık gidiyorum.” Tam bu esnada, gökyüzünün kırmızıya yakın bir tona bürünmekte olduğunu fark etti. Rüzgârın şiddeti bir anda arttı. Etrafına bakmaya başladı İlkan. Biraz korkmuştu. Geldiği yola baktı ancak her yöne yayılmış yoğun sis bulutunun orayı da kapladığını gördü. Tedirginliği giderek artan İlkan, yavaşça adama yaklaştı, “Bu nedir peki?” dedi, “Yeni numaran mı?”

“Numara falan yok.” dedi adam. “Kafdağı’nın tepesindeyiz. Şimdi sıra, ardındaki gizemi çözmeye geldi.” Bu esnada dağın diğer yakasından kükreme sesleri gelmeye başladı. İlkan dikkatle o tarafa yöneldi. “Ne var orada?” dedi ürkek bir ses tonuyla, “Ejderhalar ve dev yılanlar mı?”

“Dikkatini topla.” dedi adam, “Ses giderek artıyor.”

“Bana hiç yardımcı olmuyorsun.” diye bağırdı İlkan, “Ben gidiyorum.”

“Dur! Bekle. Kaçarsan peşine düşer.” Ancak İlkan bu uyarıyı dikkate almadı ve geldiği yere, sis bulutunun içinde doğru koşmaya başladı. “Bunun bir rüya olduğuna eminim.” dedi, “Gerçekte böyle bir yer yok. Bu saçmalığa katlanmak zorunda değilim. Bir şekilde buradan çıkacağım.” Olabildiğince hızlı bir şekilde koşmaya devam etti. Nefes nefese kalmıştı. Koştukça sis bulutu parça parça dağılıyor ve ağaçlar tekrar belirginleşmeye başlıyordu. Kükremeler giderek daha da yakından gelmeye başlıyordu. Bir müddet sonra ağaçlardan birinin arkasına saklandı. Nefes almakta güçlük çekiyordu. Tam o anda sağ taraftan biri seslendi, “Sana kaçmaman gerektiğini söylemedim mi?” dedi. İlkan korkuyla sağına baktı. Yine aynı adam konuşuyordu. İlkan şaşakaldı, “Sen, sen ne ara geldin buraya?”

“Düşün.” dedi adam, “Sadece düşün. Seni kovalayan şeyin ne olduğunu söyle bana.”

“Bilmiyorum.” dedi bağırdı İlkan. “Bilmiyorum. Biliyorsan söyle, söylemeyeceksen de git buradan.” Sabrı tükenmişti. Bir an meraklanıp sol tarafa doğru yavaşça eğildi. Oldukça büyük bir hayvanın, dağın tepesinden hızla inmeye devam ettiğini gördü. Ayıya benziyordu ama bu kadar büyük bir ayı olabilir miydi? Gözlerini kapayıp açtı. “Belki uyanırım.” diye düşündü, ama değişen bir şey olmamıştı. Tekrar dikkatle baktığında, gelen şeyin bir ayı olmadığına kesin olarak kanaat getirmişti artık. Zira iki başlı bir ayıya daha önce hiç rastlamamıştı. “Burada ölecek miyiz?” dedi yanındaki adama dönerek. Adam başını sağa sola çevirdi, “Hayır.” dedi, “Sadece, yüzleşmeyi öğrenmelisin.”

“Herhangi bir şeyle yüzleşmeye vaktim olduğunu pek sanmıyorum.” dedi İlkan, “Farkında değilsin sanırım ancak şu anda bize doğru koşan, ne olduğunu bilmediğim büyük bir canavar var ve niyetinin iyi olmadığı apaçık ortada.”

“Benim için gelmiyor.” dedi adam, güldü. “Senin için geliyor.”

“Tamam!” dedi İlkan, “Tamam. Yüzleşmekten bahsetmiştin. Yüzleşeceğim, pekâlâ. Ne ile yüzleşeceğim?”

“Kendinle.”

“Tamam da bu ne demek? Bunu nasıl yapacağım? Kendime bir tokat atarak mı? Kafamı ağaca mı vuracağım? Bir parmağımı kesecek miyim?”

“Hayır. Hayır. Bak, iyi düşün, hayatın boyunca hep nasıl biri oldun? İyi düşün.”

“Bilmiyorum.” dedi İlkan, dikkatini toplamaya çalışıyordu. “Bu da ne demek şimdi?”

“En kötü özelliğin ne? Seni itici yapan, seni herkesten uzaklaştıran, hatta aynaya baktığında bazen seni bile kendinden tiksindiren özelliğin ne?”

“Yani,” dedi İlkan, “Herkes gibi ben de biraz kibirliyimdir.”

“Evet.” dedi adam, gözleri parladı, “Kibir. İşte senin felaketin.”

“O kadar da kibirli değilim ki ben.”

Adam başını salladı, “Yalanlar burada işe yaramaz.” dedi, “Dürüst olacaksın.” Bu esnada hayvan da bir anda sol taraftan ortaya çıktı. İlkan küfür savurarak bağırdı ve sağındaki yokuşa doğru kaçmaya devam etti. Hayvan kaygan zeminde doğrulmaya çalışıyordu. Bir müddet ilerleyen İlkan, tekrar bir ağacın arkasına saklandı. Adam tekrar sağında beliriverdi, “Gerçeklerden kaçamazsın.” dedi, “Ve bu gerçek seni paramparça etmek üzere. Yüzleş!”

“Tamam.” diye bağırdı İlkan, “Tamam. Ben kibirli biriyim. Oldu mu? Bitti mi?”

Adam somurttu, “Bu pek samimi olmadı.” dedi. “Bence daha inandırıcı olabilirsin.”

İlkan nefes nefese kalmıştı. “Evet.” dedi, “Haklısın. Tamam. Kibirli biriyim. Peki, peki ne söylemem gerekiyor?”

“Hiç. Sadece, sıradan biri olduğunu. Bir hiç olduğunu.”

“Hepsi bu kadar mı?”

“Samimi olmalısın. Söylediğine kendin de inanmalısın. Beni kandırabilirsin ama,” dedi, ağacın arkasından hayvana doğru baktı, “Onu kandırabileceğini pek sanmıyorum.”

“Tamam.” dedi İlkan, “Tamam.” Tekrar ağacın kenarından baktı. Hayvanın kendisine doğru ağır adımlarla gelmekte olduğu gördü. “Evet, evet, bugüne kadar hep kibirli biri oldum. Herkes gibi sıradan biri olmama rağmen insanları aşağıladım, onları kendimden düşük gördüm. Bu yüzden ruhum her geçen gün biraz daha karanlığa gömüldü. Kibrim o kadar büyüdü ki, en nihayetinde beni öldürmek üzere olan bir canavara dönüştü.” Sesi giderek yükseliyordu. “Buna bir son vermek istiyorum. Kararmış ruhumu aydınlatmak istiyorum. Bana bir şans daha verilmesini istiyorum.”

Bu esnada hayvan tekrar ağacın sol tarafından çıkıverdi ortaya. İlkan tekrar bağırdı ama hayvan havada paramparça olup solgun yapraklara dönüşüverdi bir anda. Yapraklar yavaşça yere doğru süzüldü. Belli ki kovalamaca sona ermişti. İlkan ise, tüm bu olup bitenlerden gerçekten de bir şey anlayıp anlamadığını henüz bilemiyordu.

Yavaşça yere çöktü, ağaca yaslandı. Sakinleşmeye çalışıyordu. Adam dikkatle İlkan’a baktı, “Etkileyici bir konuşma oldu.” dedi, “Ben tatmin oldum.” Sonra yerdeki yaprak parçalarına baktı, “Belli ki o da tatmin oldu.” dedi gülerek.

“Ben bu işten pek fazla bir şey anlamadım.” dedi İlkan, “Az önce ne oldu? Her şey bir anda olup bitti. Hem madem her şey bitti, neden hâlâ buradayız?”

“Burada çok uzun kalmayacaksın.” dedi adam, “Merak etme.” Dudaklarını büktü, “Nereye gideceğini bilemiyorum tabii ama burada kalmayacağını biliyorum.”

“O gelen şey neydi peki?”

“Söyledin ya işte. Kibrinin bir gölgesi. Kendinle yüzleştin ve onu parçaladın. Hayatının geri kalanında bunu sürdürmeyi başarabilirsen, üzerine koşarak gelen tüm felaketler de aynen bu şekilde paramparça olacak. İster iki başlı bir ayı olsun, ister üç başlı bir ejderha olsun…” Omuz silkti, “Tabii bu sadece benim yorumum.”

“Ben hâlâ yorum yapamıyorum.” dedi İlkan, “Bütün bunların Kafdağı’yla, gerçekte hiç var olmayan bir dağla ne alakası var peki?” Nefes alıp verişi yavaşça normale dönüyordu. Tekrar ağacın kenarından baktı, başka bir yaratık görünmüyordu. İyice sakinleşmişti.

“Kafdağı, pek çok şeyde olduğu gibi, senin benliğinin de zirvesi.” dedi adam, “Bu zirveye çıkabilmenin ve orada kalıcı olabilmenin tek yolu da onu öldürmek gibi görünüyor. Tıpkı az önce yaptığın gibi.”

İlkan gülümsedi, “O zaman biraz önce nasıl oraya çıkabildik?” dedi.

Adam omuz silkti, “Çıkabildin de ne oldu?” dedi, “Uzun süre kalabildin mi? Hayır. Zira kibirle canavarlaşmış ruhun, saldıracak kimseyi bulamayınca bu defa seni kovalamaya başladı.”

İlkan kaşlarını kaldırdı, “Evet.” dedi, “Güzel bir yorum. Sınavı geçtim mi peki?”

“Bunun bir sınav olup olmadığını bilmiyorum.” dedi adam, “Lakin şimdilik hayatta kaldığına göre, bence her şey yolunda.” Yavaşça ayağa kalktı. “Gel. Tekrar çıkacağız.”

“Unut bunu.” dedi İlkan, “Oraya bir daha kesinlikle gitmem.” Adam İlkan’ın yanına gelip kolundan tuttu ve büyük bir güçle bir anda yukarı kaldırdı. İlkan adamın gücüne şaşırmıştı. “Bana güven.” dedi adam, “Artık tehlike yok.”

Bir süre diretti ancak her ne olacaksa bir an önce olup bitmesini istediği için adamın söylediğini yapmaya karar verdi İlkan. Birlikte tekrar tepeye doğru yürümeye başladılar. Bu esnada İlkan tekrar adama döndü, “Kim olduğunu artık söylersin herhalde.” dedi, “Öyle değil mi?”

Adam tebessüm etti, “Ben senin vicdanının sesinden başka bir şey değilim.” dedi. İlkan kahkaha attı, “Benim gibi kötü bir adamın vicdanı mı varmış yani?”

“Varmış demek ki.” dedi adam, “Olmasaydı, ben de burada olmazdım.” Bir süre sonra tekrar zirveye ulaştılar. İlkan etrafa bakıyordu, hiçbir şey görünmüyordu. “Peki Kafdağı’nı bir uçtan bir uca dolanan yılan nerede?” dedi, “Hani şu başı kuyruğuna değen.”

Adam dudaklarını büktü, “Bilmiyorum.” dedi, “Ancak şu ana kadar gelmediğine göre, bu saatten sonra da gelmez herhalde.” Bir süre sonra uzakta bir kuş belirdi. Adam kuşa baktı, “Bak.” dedi, “Başka bir şey geliyor.”

“Nedir o?”

“Bir anka kuşu. Korkma, bize zararı dokunmaz.”

“Bundan emin değilim ama…”

“Güven bana.”

Kuş yavaşça yaklaştı ve adamın koluna kondu. Adam İlkan’a döndü, “Neden başka bir kuş değil de anka kuşu geldi, biliyor musun?” dedi.

“Hayır.” dedi İlkan.

“Anka kuşu, yeniden doğuşu simgeler. Kibrinden arınarak ferahlayanların yeniden doğuşu. Tıpkı az önce yaptığın gibi.” İlkan tekrar şaşırdı. “Vicdanımın benden daha bilgili olmasından çok da hoşnut kaldığımı söyleyemeyeceğim.” dedi. Adam güldü, “Ben senin gölgenden başka bir şey değilim.” dedi, “Sen ne kadar biliyorsan, ben de o kadar biliyorum. Ne eksik ne fazla.” Kuşu uzattı, “Al.” dedi, “Korkma.”

İlkan yavaşça kuşu koluna aldı. Kuş ona bir süre dikkatle baktı. Tıpkı hikayelerde anlatıldığı gibi, muhteşem bir görünüşü vardı. Ancak kısa bir süre sonra bir anda kül olup yere döküldü. İlkan çok korktu, hemen yere çömeldi. Dökülen külleri elleriyle toplamaya çalışıyordu, “Ne oldu?” dedi, “Neden öldü? Yanlış bir şey mi yaptım?”

“Bekle.” dedi adam, “Biraz bekle.”

Küller giderek kabarmaya başladı. Bir süre sonra küllerin arasından anka kuşunun kafası gözüktü. Kuş silkelenerek üzerindeki külleri savurdu. Bu defa biraz daha küçüktü. Kuş yine İlkan’a baktı ve bu bir müddet sürdü. Sonra yürümeye başladı, biraz sonra da yavaşça havalandı ve zamanla gözden kayboldu. Kuşu hayranlıkla izlemeye devam eden İlkan, adama seslendi. “Şimdi ne olacak?” dedi. Cevap gelmedi. Etrafına baktığında, adamın gittiğini fark etti. “Neredesin?” diye bağırdı, yine cevap yoktu. “Neredesin. İlkan?”

Tekrar aynı sesi duydu. “İlkan. Uyan hadi.” Kısa bir süre sonra fark etti ki, bu ses kendisinin değildi. Ona seslenen başka biri vardı. Bir kadın sesiydi. Manzara giderek koyulaşıyordu. Nihayet simsiyah olmuştu her yer. Aynı sesi tekrar duydu. “İlkan.”

Yavaşça gözlerini açmaya başladı. Gözüne vuran yoğun ışıktan rahatsız oldu ve tekrar kapadı. Bir müddet sonra gözlerini tekrar yavaşça açmaya başladı. Karısının ona baktığını gördü. Etrafında doktor ve hemşireler vardı. Odaya göz attı. Bir hastanede olduğunu fark etti. “Neler oluyor?” dedi, “Burası neresi?”

Doktor hemen yanında geldi, “Demek uyandınız.” dedi, “Bu harika.”

“Bana ne oldu?”

“Bir kaza yapmışsınız.” dedi doktor, “Boğulmak üzereymişsiniz. Sizi son anda kurtarmışlar. Bilinciniz bir süredir kapalıydı. Kendinizi iyi hissediyor musunuz?”

“Bilemiyorum.” dedi İlkan. Olanları hatırlamaya çalışıyordu. Hafızası ona pek yardımcı olmuyordu şu anda. Bir araba kullandığını hatırlıyordu. Ancak sadece kendisi yoktu, yanında başkaları da olmalıydı. Görüntüler yavaş yavaş netleşmeye başlıyordu. “Sanırım yalnız değildim.” dedi doktora, “Arkadaşlarım da vardı. Onlar nerede?”

Odadakiler birbirlerine bakıp bir süre sessiz kaldılar. Karısı söze girdi, “Canım.” dedi, “Bunları daha sonra konuşsak olmaz mı?”

İlkan cevap vermedi. Meseleyi anlamıştı, bu yüzden başka soru sormamayı seçti. Doktor odadakilere döndü, “Artık çıkabiliriz.” dedi. Kadına döndü, “Hanımefendi, siz de lütfen.” dedi, “Hastanın dinlenmesi lazım.”

“Elbette.” dedi kadın. İlkan’a döndü, “Sen dinlenmene bak.” dedi, “Ben buradayım.” İlkan başıyla onayladı.

Odadaki herkes dışarı çıktı. İlkan kafasını toplamaya çalışıyordu. “Meğer rüyaymış.” dedi kendi kendine, “Bana rüyada olmadığımızı söylemişti. Neden bana yalan söylemeye gerek duymuş olabilir? Acaba bu bir rüya değildi de ölümle yaşam arasında bir yerde mi takılıp kalmıştım?” Cevabını bulamayacağına inandığı sorularla boğuşmaktan vazgeçti hemen. Adını bir türlü öğrenemediği ve zaten bir müddet sonra vicdanının yansımasından başka bir şey olmadığını öğrendiği adamın yüzü de yavaş yavaş hafızasından siliniyordu. Ancak öğrettikleri bir ömür silinmeyecekti. Kendi kendine söz vermişti bile. Öyle ya, vicdanıyla sohbet eden kaç kişi vardı ki bu dünyada? Tavandaki ışıktan rahatsız olup yüzünü çevirdi. Bir müddet sonra da tekrar uyuyakaldı.

Gürkan Akpınar

1990 yılında doğdu. İşletme bölümünden mezundur. Genellikle edebiyat, sinema ve biraz da tarih ile ilgilenir. Edebiyatta başlıca ilgi alanları da fantazya ve bilim kurgudur. İşten arta kalan zamanlarında roman yazmaya çalışmakla meşgul olup, son zamanlarda öyküler yazmaya da başlamıştır.