Öykü

Issız ve Kalabalık

Guguklu saatin bozuk kuşu, tahta aralıktan çıkmaya çabalayarak öttü. Kırışık göz kapaklarımı aralayarak baktım. Henüz altıydı. Yorganı üzerime çekerek, yatağın kenarına doğru biraz daha kaydım. Birkaç saniye sonra kuşun sesi kesildi; ancak bedenim uykuyu reddetti.

Kırk beş yıldır yattığım sol taraftan kalkıp, boş yatağa baktım. Bozulmamış yastığın olduğu taraf, diri bir mezar gibi göz kırpıyordu bana. Sahi ne kadar olmuştu Eşref’i gömeli? Yatağın aynı kıyısına sığınıp, ardımda kalan soğukluğu gözardı edeli? Belki on… Belki birkaç yıl daha fazla… Saymıyordum.

Silkelenip, etek ucu sökük yorganı gelişigüzel düzelttim. Mutfağa giden koridoru adımlarken, duvar çivisine asılı takvime değdi gözüm. Ayın 17”si miydi bugün? Yani doğum günüm. Gülümseyerek yolumu tamamladım. Çaydanlığın altını yakıp, suyun fokurdayışını dinledim. Ardından buzdolabını açıp, hatrı sayılır bir kahvaltı hazırladım kendime.

Reçeli peynire katıp, geceden buzluktan çıkardığım ekmeğime sürüp yedim. Sıcak çayımı yavaş yavaş yudumladım. Bugün onlar gelecekti. Hoş… Ancak senede bir gün, doğum günlerimde hatırlarlardı beni. Aslında önceden çok bilmezlerdi evimin yolunu; ama Eşref”in ölümünden sonra, yalnızlığıma derman olmaya çabalarlardı işte.

Senede bir de olsa hatırlanmak güzeldi neyse ki.

Kahvaltı masasını bırakıp, ardiyeye istiflediğim temizlik malzemelerini çıkardım. Önce salonu, sonrada tüm evi güzelce temizleyiverdim. Ardından 70”lik bedenimi yıkamak için banyoya girdim. Giyindim, süslendim.

Bizim bozuk kuş, yeniden tıknaz sesini çıkardığında, kapının zili de çaldı. Heyecanla, biraz önce sildiğim dış kapının kulpunu tuttum. Üçü de tam karşımdan bana bakıyordu. “Gelin” dedim, “Ayakkabılarınızı içeride çıkarın.”

Önce elli yaşının kırışıklıklarını kabul etmeyen bet benizli girdi içeri. Burun kıvırıp evi süzdü bir hışımla. Neyi beğenmemişti yine acaba? Umursamayıp, diğerine döndüm. O daha yirmibeşindeydi. Yanaklarındaki alları, saçlarındaki kıvırcıkları ile hayatın en güzel çağındaydı. Meraklı bakışlarıyla bana baktı. “İyi görünüyorsun” dedi fısıltıyla. “Düşündüğümden daha iyi.” Ona teşekkür edip salonu gösterdim. Hemen peşi sıra, saçlarını iki pelik yapmış ufaklık girdi içeri. Dizlerini birbirine sürterek, olduğu yerde zıplamaya başladı. “Tuvalet nerde? Tuvaletin yerini söylesene!”

Ellilik, ufaklığın sırtına hafifçe vurdu. “Bağırmadan konuş nineyle! Git işte, koridorun sonunda tuvalet.”

O koşar adım tuvalete giderken, diğer üçümüz salona geçmiştik bile.

Ben narçiçeği berjere oturup, onlara ikili koltuğu bıraktım. Yirmibeşindeki tebessüm edip etrafa baktı. “Bizim küçükte diğer berjere oturur herhalde.”

“Olur” dedim, “Hepimizi çaylayayım mı?”

Yine konuşan o oldu. “Olur mu hiç? Ben varken hem de. Sen otur lütfen. Ben getiriyorum hemen.”

Mutfağa doğru yürürken, duraksadı. Ardına dönüp bize baktı. “Neresiydi mutfak?”

Ellilik, çantasındaki yelpazeyi çıkarırken, “Sağda” dedi, “Hemen dön ilk kapı.”

Yelpazeyi açıp, kendini ılık rüzgara bıraktı. Sessizliği bölmek için yelpazeyi gösterdim. “Bende de vardı böyle bir şey. Hatırlıyor mu…”

Cümlemi tamamlayamadan, öfkeli sesiyle beni susturdu. “Bana ne!” Kısık sesle konuşmaya devam etti. “Niye her sene çağırıyorsun bizi buraya? Ne hissediyorsun bizi görünce?”

“Ben çağırmadım ki… Siz kendiniz gelmediniz mi?”

“Bekliyorsun ama… Hazırlanıp bekliyorsun işte! Gelmek zorunda kalıyoruz.”

“Ama sizden başka kimim var benim? Herkes gitti.”

“Herkes mi?” Yüzüne garip bir hüzün çöktü. “Eee gördün mü, ne için vazgeçtin bizden? Kimler için nelerden caydın? Hepsi gitti. Bir biz kaldık seninle.”

“Deme öyle” dedim titreyerek “Vurma her defasında aynı şeyleri yüzüme. Ne olursa olsun değerdi…”

Ufaklık, zıplaya zıplaya gelip, oturdu koltuğa. Hemen ardından, elindeki tepsiyle yirmibeşlik girdi. Porselen fincanlardaki çaylarımızı önümüze bıraktı. Ufaklığa doğru tebessüm etti. “Seninki paşaçayı küçük kız. Yanmazsın. Korkmadan iç.” Ardından bana döndü. “Annemin fincanlarını hala saklıyorsun, ne güzel…”

“Öyle…” Elliliğe bakıp, sıkıntıyla kıpırdandım. Tepsiyi masaya bırakan genç kıza gülüp, biraz önce oturduğu koltuğu gösterdim. “Geç otur hadi sende. Nasıl gidiyor anlatsana biraz.”

Zarif kemikli bedenini koltuğa bırakırken gülümsedi. “Biraz karışık. Sevdiğim bir genç var, evlenmeyi düşünüyoruz. Ama işte… İşi bırakmamı istiyor. Karar vermeye çalışıyorum.”

Ellilik alayla burun kıvırdı, ardından yelpazeyi daha şiddetle çarptırdı. “Evlen de gör bakalım. Çok pişman olursun çok!”

“Niye olsun?” dedim fincana uzanıp, “Belki bir süre olur; ama sonra iyi ki tüm bunları yaşamışım der emin ol.”

Derisi kırışık ellerim, fincanın sıcaklığına değdiğinde, hepsinin çaylarını yudumlamak üzere olduğunu fark ettim. Aynı anda gözlerimizi kapatıp, dilimizi çayla ıslattık ve aynı anda “Ohh” dedik.

Fincanı, tabağına geri koyarak ufaklığa baktım. “Eee sen neler yapıyorsun bakalım güzel kız?”

“Okula gidiyorum. Başka bir şey yok. Çocuk olmak çok sıkıcı. Ne zaman büyürüm sizce? Böyle bir gün uyanıp, kocaman bulur muyum kendimi?”

Kahkahayla güldüm. “Çocukluğunun tadını çıkar. Sonra çok ararsın o günleri, bak demedi deme.” Bir an duraksayıp, devam ettim. “Hani sizin mahallede biz kız vardı, seni kıstırıp çimdikliyordu, ona bir daha izin verme olur mu? Tut ellerini sıkıca, it onu.”

Ufaklık, belki de hayatında ilk kez anlaşılmanın heyecanıyla gülümsedi. “Yaparım. Söz…”

Ellilik umursamaz bakışlarını kaçırırken, ellerimi birbirine çarptırdım. “Sende durum ne?”

Omuz silkip, guguklu saate baktı. “Aaa ne kadar eskimiş bu. Ne güzel vızır vızırdı bir zamanlar.” Başını iki yana salladı. “Ben de ne yapayım işte. Yeni taşındım. Kız evlilik telaşesinde, oğlan üniversite kovalıyor. En küçüğü desen, hepten eteğimde. Ev işi, koca, çocuk derken, ömrümden ömür gidiyor.”

Sertleşmiş avuçlarımı birbirine sürterek doğruldum. “Her şey düzelecek merak etme. Gün gelecek bomboş kalacak eteğin. Ve evin hiç kirlenmeyecek. Kapın çalmayacak çünkü. O zaman törpüleyeceksin içindeki çokbilmişi.”

Hışımla yirmibeşliğe döndü. “Evlenme… Evlenmezsen eğer her şey değişir.”

Omuzlarımı titreterek güldüm. “Ne değişecek? İşin sonu her şekilde yalnızlığa çıkıyor.”

Yirmibeşlik sıkıntıyla karışık, derin bir nefes aldı. “Eee başka bir yolu yok mu kalabalıklaşmanın?”

Başımı iki yana salladım. “Kendine yetmeli insan. Yetmeli ki, kalabalıklaşabilsin. Kendi içinde ne kadar çoksan, yalnızlığı o kadar güzel silkeleyebilirsin.”

“Sen çok mu yetiyorsun kendine?” dedi ellilik, keskin bakışları yüzümü dövüyordu. “Yetseydin her fırsatta çağırmazdın bizi.”

“Ama siz, benden ayrı değilsiniz ki,” dedim belli belirsiz bir ses tonuyla. “Siz bensiniz…”

Hepsinin yüzünde aynı gülümseme belirdi. Üçü birden ayağa kalkıp, antrenin yolunu tuttular. Bende peşleri sıra, aynı yolu yürüdüm.

Ufaklık boy aynasının önüne geçti. Yirmibeşlik hemen arkasından gidip, onun güçsüz omuzlarını kavradı. Ellilik, yelpazesini sallayarak artlarındaki yerini aldı. Bense onların biraz gerisinde, artık kısalan boyumla, aynadaki suretlerime baktım.

Sonra hepsi bir bir yok oldu. Yetmişlik bedenim, bir matruşka gibi, kendi kadınlarımı sakladı. Küçük bir kızken gizlediğim telaşlarımı, ilk aşka düştüğüm zamanımı, her şeyden, herkesten bıktığım kifayetsizliğimi sardı kozasına. Bana yine, ben kaldım.

“İyi ki doğduk…” dedim, “İyi ki doğduk geçmişimin kadınları… Şermin’ler…”

Başımı çevirip boş salona baktım. Annemden yadigar tek bir fincan, orada öylece, yalnız başına duruyordu. Hırkamın düğmelerini iyice ilikleyip geri döndüm. Bir yudum çay içip, gözlerimi kapattım. Ve dedim ki… “Şimdilik hoşça kalın kadınlarım. Derimin altında, en derinimde, benimle güvendesiniz… Ben var oldukça…”

Gaye Keskin Çelik

Cağaloğlu Anadolu Moda Tasarım Lisesi'nin ardından MSGSU'de Tekstil eğitimi aldım. On sene tasarımcılık yaptım. Sonra... Ellerimdeki asıl hünerin, çizim yapmak değil, yazı yazmak olduğunu farkettim. İçimde durmadan bağıran yazma aşkını susturmamaya karar verdim. Çalışmadığım ve evde geçen sürecimi, kendimi donatarak, 'Suçlu Zihinlere Yolculuk ' ve 'Cosmos' gibi belgeselleri izleyerek, 'Homo Sapiens', 'Zamanın Kısa Bir Tarihi', 'Einstein' tarzı kitapları okuyarak geçirdim. Bu süreçte, Cosmos'u izlerken, kafamda çakan şimşekle, ilk polisiye romanımı yazdım. Evren, bana çok güzel yollar açtı, çok güzel kişilere ulaştırdım. Umarım geri dönüşleri de iyi olur 🙂 Bunun dışında canlıların hepsini severim. Onlarca köpeğe ve kediye baktım, bakıyorum. Hayvanlara dokunamayan hikayeler ya da hikayelerim eksik geliyor. Yakında 33 olacağım. İki çocuklu, dört kedili bir hayatın içinde, bir de buralardayım.

Issız ve Kalabalık” için 6 Yorum Var

  1. Merhabalar

    Öykü çok sıcak, samimiydi. Her detay, diyalog biraz daha gerçekçilik katmış. Sonunu tahmin etsem de bitirdiğimde tebessüm ettim. Yalnızlığı matruşka üzerinden çok güzel anlatmışsın. Yaşlı kadının ruh hali, hisleri okuyucuya geçebiliyor, tebrik ederim. Diğer seçkilerde görüşmek üzere. :slight_smile:

  2. Merhaba sevgili Duygu,
    Çok teşekkür ederim zaman ayırıp okuduğun ve yorumladığın için.
    Görüşürüz :slight_smile:

  3. nyphe dedi ki: dedi ki:

    Yalın, akıcı ve dokunaklı. İnsan bir öyküden başka ne ister ki? Kaleminiz dert görmesin, pek beğendim:))

  4. Teşekkür ederim bu güzel yorumunuz için :slight_smile:

  5. Gaye Hanım temayı hakikaten HARİKA kullanmışsınız. Özendim ve biraz da kıskandım…