Öykü

Büyülü Elmas

1

Nefes nefeseydim. Ağaçları, kayalıkları ve diğer her şeyi geride bırakıyor, olabildiğince süratli bir şekilde ilerliyordum. Ne kadar zamandır koştuğumu bile hatırlamıyordum. Kendimi ne kadar motive etsem de faydası yoktu, iyiden iyiye yorulduğumu kabul ediyordum artık. Ne var ki peşimdekiler pek de yorulmuşa benzemiyorlardı. Sesleri işitebiliyordum, her saniye mesafeyi biraz daha kapatıyorlardı. Kaç kişi oldukları hakkında hiçbir fikrim yoktu, dönüp bakmayı da hiç düşünmedim. Belki otuz, belki elli kişiydiler. Lakin çok da önemli değildi. Bu yorgunluğun üzerine tek bir kişiyle bile çarpışabileceğimi sanmıyordum. Bu yüzden, biraz sonra neler olacağını tahmin etmek çok da zor olmuyordu. Dayanabildiğim kadar koşmaya devam edecektim, sonra da yere yığılıp göğsüme bir mızrak saplanmasını bekleyecektim. Tabii birileri beni kurtarmaya gelmezse, ki gelmeyecekti elbette. Neticede, böylesine ıssız bir yerde hangi muhafız keşfe çıkardı ki?

Bir müddet koştuktan sonra büyük, yaşlı bir ağaca dayandım. İlginç bir şekilde, arkamdaki sesler bir nebze de olsa azalmıştı. Acaba yanlışlıkla başka bir izin peşine mi düşmüşlerdi? Bilemiyordum. Yine de beni bulacaklarına şüphem yoktu. Biraz soluklandım, sonra kafamı kaldırıp karşıya baktım ve suratıma sert bir tokat indirilmiş gibi hissettim. Gidecek yer kalmamıştı. Yirmi metre sonrası uçurumdu. Başka yönlere kaçmam pek de mümkün değildi, her yer insan boyunda dikenli otlarla doluydu. Birileri beni bulana kadar kendi kendime ölürdüm zaten. Demek ki yolun sonuna gelmiştim. İşte tam da bu anda, bütün yorgunluğum bir anda geçiverdi. Demek ki ölümle burun buruna gelenler, ölümün kendisinden başka hiçbir şey hissetmiyordu.

Seslerin tekrar artmaya başlamasıyla, tahminimde yanılmadığımı anlamıştım. Köpeklerin havlamaları çok uzaklardan duyulabiliyordu. Sesler artmaya devam ederken, ben kararımı vermiştim bile. Bu saatten sonra esir düşecek halim yoktu. Gözlerimi kapatıp kendimi boşluğa bırakacak ve kendimi bu katillerin elinden kurtarmış olacaktım. Ellerimi bağlayıp, beni nasıl öldüreceklerini tartışırken onları izlemek ya da bana eziyet etmemeleri için onlara yalvarmak gibi şeyler bana uymazdı. Böylesi çok daha iyi olacaktı.

Seslerin geldiği yere doğru dikkate bakıyordum. İçimdeki o ufacık umut ışığı, bir müddet sonra ağaçların arasından belirmeye başlayan adamlarla birlikte sönüverdi. Zar zor zapt edildiği belli olan, neredeyse insan boyundaki devasa köpekler, avlarının izini bulmalarını kutlarcasına, olabildiğince güçlü bir şekilde havlamaya devam ediyorlardı. “Bizden kaçamazsın, biz bu işin ehliyiz.” diyorlardı adeta. İster istemez tebessüm ettim. Neticede, köpeklerin bir kabahati yoktu. Gerçi benim de bir kabahatim yoktu ya, her neyse.

Vakit gelmişti. Yapılması gereken yapılmalıydı artık. Derin bir nefes aldım, havayı bir müddet ciğerlerimde tutup yavaşça bıraktım nefesimi. Aşağı baktım, ancak bulutlardan başka bir şey gözükmüyordu. “Bari uçurumdan atlarken nereye düştüğümü görsem olmaz mıydı?” diye söylendim. Bu kadarı bile çok görülüyordu herhalde bana. Gerçi bunun pek de önemi yoktu, nasıl olsa düşerken bulutların içinden geçecek ve çakılacağım zemini incelemeye üç beş saniye de olsa vaktim olacaktı!

Adamlar bağırarak yaklaşmaya başladılar. Gümüş rengi kılıçlar ve mızraklar, havanın kararmaya yüz tuttuğu şu saatlerde fevkalade parlak görünüyordu. Bilmediğim bir dilde sürekli konuşuyorlardı. Bu kadar çok konuşmalarını gülünç bulmuştum, alt tarafı bir kişiyi öldürmek için ne kadar da çok sözcük sarf etmişlerdi? Beni asıl şaşırtan ise, daha önce hiç işitmediğim bir dilde konuşuyor olmalarıydı. Bir dili bilmeseniz bile kullanılan kelimelere bakarak en azından hangi dilin konuşulduğunu anlayabilirdiniz, fakat ben bunu da yapamıyordum. Giyim kuşamlarına bakılırsa, ilkel denilebilecek tipler vardı peşimde. Gündüzleri insan kurban edip geceleri kafatasından kan içen vahşi bir kabile tarafından mı kovalanmıştım buraya kadar?

Tüm bu soruları ardımda bırakarak, uçurumun kenarına yaklaştım. Kollarımı iyice açarak kendimi boşluğa bıraktım. Yere doğru hızla süzülürken, sesler de olabildiğince hızlı bir şekilde azalarak bitmişti. Bağırmıyordum, ancak gözlerimi de açamıyordum. Nereye düşeceğimi, tam olarak ne zaman yere çarpacağımı bilmek istemiyordum. Her ne olacaksa; ben fark etmeden, bir anda olup bitmesi en güzeliydi. Fakat bu umursamazlığımı pek fazla sürdüremedim ve gözlerimi hafifçe araladım. Büyük bir nehre çarpmak üzere olduğumu fark ettim. Tam o anda bağırıp gözlerimi tekrar kapayıp tüm gücümle bağırdım. Ama bu da pek uzun sürmedi tabii.

2

Bir süredir sadece karanlıkta sesler duyuyordum. Sesler, yavaş yavaş belirginleşmeye başlıyordu. Gözlerimi acı içinde açmaya çalıştım. Tarif edemediğim bir yorgunluk çökmüştü üzerime, bir de müthiş bir açlık tabii. Gözlerimi biraz daha açıp etrafa şöyle bir göz attım. Bilmediğim bir yerde olduğumu fark ettim. Temiz bir yatakta yatıyordum, etrafımda başka yataklar ve hasta olduklarını düşündüğüm başka insanlar vardı. Nasıl olduysa ölmemiştim ama bunun iyi bir şey olup olmadığını şimdilik bilemiyordum.

Bir müddet sonra yanıma biri geldi. Beni nehir kenarında bulduklarını, hâlâ hayatta olmamın bir mucize olduğunu söyledi. Eh, haklıydı tabii. Neticede, bu kadar yüksek bir yerden atlayıp suya çarptıktan sonra hayatta kalmak sık rastlanan bir durum değildi. Tam beş gündür uyuduğumu söyledi. Neden bu kadar aç olduğumu şimdi daha iyi anlıyordum. Adam bunları anlatırken, ben de ona dikkatle baktım. Kırklı yaşlarda, uzun boylu, iri biriydi, seyrek siyah saçları vardı, kısmen beyazlamış sakallarını kaşıyordu, pek de yeni sayılmayan gri bir elbise giyiyordu. Nedenini henüz çözemesem de sık sık etrafa bakıyordu. Kısa bir sessizliğin ardından yiyecek bir şeyler istediğimi söyledim. Başıyla onaylayıp başka bir odaya geçti. Ben de bu esnada olup bitenleri hatırlamaya çalışıyordum.

Uçurumdan atladığımı hatırlıyordum. Beni kovalayanları da… Neden ölmediğim konusunda şimdilik bir fikrim yoktu. Şaşkındım, çünkü pek de şanslı biri değildim ve benim gibi talihsizliklerle yaşamaya alışkın biri, bu gibi bir durumda kesinlikle ölmüş olmalıydı. Tabii bu daha sonra düşünülecek bir meseleydi, çünkü şu anda çok daha önemli bir sorun vardı ortada. Beni takip edenler kimdi? Düştüğümü gördüklerinde evlerine mi dönmüşlerdi, yoksa cesedimi aramaya mı karar vermişlerdi? Eğer cesedimi aramaya karar vermişlerse, herhangi bir şeye ulaşamayınca aramayı sürdüreceklerdi çünkü. Düştüğüm yer ile burası arasında ne kadarlık bir mesafe olduğunu bilmiyordum ancak çok da önemli değildi, uzak veya yakın, buraya da mutlaka geleceklerdi. Zaten günlerdir buradaydım, her an her şey olabilir, bir anda içeri girebilirlerdi. Kapıda bekleyen iki muhafız dışında etrafta askere benzer kimse de yoktu, yani beni koruyabileceğini düşündüğüm biri. Bu yüzden de yapılması gereken belliydi, yemeğimi yer yemez burayı terk etmeliydim.

Bir müddet sonra aynı adam geri döndü. Ufak bir tepsiyle gelmişti bu defa. Birkaç dilim ekmek, biraz peynir, bir domates, bir miktar da zeytin getirmişti. Tepsiyi yatağın yanındaki masanın üzerine bıraktı. Teşekkür ederek yavaşça yatakta doğruldum, fakat bunu yaparken bile biraz zorlandığımı fark ettim. Bu yorgunluğumun sebebinin açlık olduğunu düşünüp umursamadım ve hızlı bir şekilde yemeğimi yemeye başladım. Bu esnada adam da tekrar geldiği odaya geri döndü. Hayatımı kurtarıp önüme güzel bir kahvaltı tepsisi koyan bu adama adını bile sormadığımı fark edip utandım. Ancak şu anda zihnimi işgal eden düşünceleri göz önünde bulundurursak, bunun bir nebze de olsa anlaşılabilir bir durum olduğunu kabul etmek gerekiyordu bence.

Kısa bir süre içerisinde kahvaltımı bitirdim. Adeta canlandığımı hissettim. Günler süren açlığa güzel bir yemekten daha iyi bir ilaç olamazdı elbette. Yemek faslı bittiğine göre, yola çıkma vakti gelmişti. Tabii gitmeden önce bana yardım eden adama seslenmem şarttı. Ağır adımlarla odaya girdim. Adam da oradaydı, et parçalarını tabaklara dolduruyordu. Yavaşça dönüp bana baktı, “İyileştiniz mi?” dedi.

“Biraz daha iyiyim.” dedim, kısık bir ses tonuyla. Tebessüm ettim, “İsminizi bile soramadım.”

“Benim adım Ulkhar.”

“Her şey için teşekkür ederim Ulkhar.”

Ulkhar başıyla onayladı, “Gidiyor musunuz?” dedi.

“Burada kalamam.” dedim, “Tehlikede olabilirsiniz. Bir an önce gitmem gerekiyor.”

Ulkhar tabakları bıraktı, beline bağladığı bezi alarak ellerini temizledi. Tezgâhın üzerindeki bardaktan bir yudum aldı, “Bizim için endişelenmeyin.” dedi, “Kılıcınız var mı?” dedi.

“Hayır.” dedim, “Düşürdüm. Zaten şu anda kullanabileceğimi de pek sanmıyorum.”

“Yine de kılıçsız gezmemelisiniz.”

“Evet ama buralarda kılıç bulabileceğimi pek sanmıyorum.”

Ulkhar gülümsedi, “Sizin için bir tane ayırdık.” dedi, “Kapıdan çıkarken nöbetçiye söyleyin, size kılıcınızı verecektir.”

Şaşırmıştım. Birine karşılıksız kılıç verilmesi, bu topraklarda pek de görülen bir davranış değildi çünkü. “Siz kimsiniz?” diye sormak zorunda kaldım ister istemez.

“İmparatorun hizmetkârlarıyız.”

Omuz silktim. Bu cevap pek de aydınlatıcı olmamıştı. “İmparatorun pek çok hizmetkârı var.” dedim, “Nasıl bir hizmet bu peki?”

“Muhbirlik.”

Bir anda gözlerim parladı. Bir an için unutmuştum. İmparatorun pek çok yerde casusları vardı. Bu casuslar, kuzeyden güneye, doğudan batıya, neredeyse tüm şehirlerde dolanıyordu. Belli başlı toplanma yerlerinde yaşıyorlardı. Bu, bazen bir han oluyordu, bazen de kendi halinde ufak bir ev… Varlıkları büyük bir sır değildi ancak yerlerini veya kim olduklarını sadece belli kişiler biliyordu. İmparatorluğun seçkin bir savaşçısı olduğum için, bu gizli bilgi benimle de paylaşılmıştı elbette. Artık nerede olduğumu hatırlıyordum. Burası Vharkol’du. Başkente uzaklığı üç yüz mil kadardı. İmparatorluğun sınırlarının dışında, serbest bir bölgeydi. İyi de ben buraya niye ve nasıl gelmiştim? Bunu hatırlayabilsem, her şey çok daha kolay olacaktı.

“Beni tanıyor musun?” dedim.

“Evet.” dedi Ulkhar. “Daha önce bir kez karşılaşmıştık.”

Ulkhar’ın beni tanıyor olması, belki de hayatımı kurtaran tek şeydi, bilemiyordum, lakin ben onu tanımıyordum. Belki de hafızam henüz tam olarak yerine gelmediği için böyleydi bu, ancak oturup düşünecek vaktim de yoktu. Tekrar teşekkür edip kapıya yöneldim. Sağ tarafta bekleyen muhafıza iyice yaklaştım. Ben daha ağzımı bile açmadan, “Kılıcınızı getireyim, efendim.” dedi ve başka bir odaya girdi. Belli ki Ulkhar her şeyi ayarlamıştı. Bu ince detayların beni mutlu ettiğini inkâr edemezdim. İmparatorluğun büyüklüğü, bu gibi durumlarda ortaya çıkıyordu. Tek bir askerin hayatta kalması ve rahatı için bile her şey düşünülmüştü. Takdir etmemek elde değildi.

Kısa bir süre sonra muhafız elinde bir kılıçla geldi. Kılıcı kabzasından tutup yavaşça kınından çıkardım ve inceledim, sonra tekrar kınına soktum. Teşekkür ederek kapıdan dışarı çıktım. Fakat çıkmamla girmem bir oldu. Hızlı adımlarla buraya doğru yaklaşan askerler olduğunu gördüm. Onların, beş gün önce beni kovalayanlar olup olmadığını bilemiyordum, yüzlerini görmemiştim. Fakat şansımı denemek gibi bir saçmalık da yapmayacaktım. Tesadüflere pek de inanmayan biri olarak, gelenlerin benim için geldiğine neredeyse emindim.

Derhal geri döndüm ve Ulkhar’ın yanına doğru koşar adımlarla gittim. Ben diğer odaya girmek üzereyken, adamlar da kapıdan girmişlerdi. Göz ucuyla baktım, adamlardan biri kapıdaki muhafızla konuşuyordu. Beni fark edebilirler korkusuyla hemen odaya girdim. Ulkhar ortalarda yoktu. “Ulkhar.” diye bağırdım, “Neredesin? Yardımına ihtiyacım var.”

Ulkhar karanlık bir köşeden çıkageldi. Az da olsa ürperdiğimi itiraf etmeliydim ama belli etmedim tabii. “Bir sorun mu var?” dedi, kapıya doğru bakarak.

“Gelenler var.” dedim, “Emin değilim ama sanırım benim için geldiler.”

Ulkhar başıyla onayladı, “O halde sizi arka kapıdan çıkaracağız.” dedi. Bu cevap beni rahatlatmıştı. Bir an için, buranın başka bir çıkışı olmadığını düşünmüştüm nedense. “Bu taraftan.” dedi, eliyle işaret ederek. Karanlık bir koridordan hızla ilerledik. Büyük demir bir kapının önünde durduk. Cebinden büyük bir halka çıkardı. Üzerinde en az yirmi tane anahtar vardı. Büyük bir anahtarı kilide yerleştirdi ve kapıyı büyük bir gürültüyle açtı. “Güven içinde gidebilirsiniz.” dedi, tebessüm ederek. Ancak bu cevap beni tam olarak tatmin etmemişti, “Beni takip etmeyecekler mi?” diye sordum. Başını sağa sola salladı, “Hayır.” dedi, “Bu imkânsızdır.”

İşte bu cevap beni biraz şaşırtmıştı. Ulkhar’ın neden bu kadar kesin konuştuğunu anlayamamıştım. Sonuçta, adamlar buraya geldiğinde bu kapının onları durduramayacağı aşikârdı. Fakat burada öylece durup bu konuyu tartışacak vaktim de yoktu. “Pekâlâ.” dedim, “Tekrar teşekkür ederim.”

Kapıdan yavaşça geçtim. Fakat çok ilginç bir yere çıkmıştım. Sanki başka bir ülkeye gelmiş gibiydim. Ön kapıdan çıktığımda kendimi bulduğum manzara ile burası çok ama çok farklıydı. Birkaç saniye sonra demir kapının kapandığını duydum. Arkama baktım ve bir anda donakaldım. Sadece demir kapı vardı, başka hiçbir şey yoktu. Koskoca bina adeta yok olmuştu. Ben daha yorum bile yapamadan, kapı geriye doğru düştü ve paramparça olup toza dönüştü. Şaşkınlığım geçtiğinde, Ulkhar’ın ne demek istediğini de anlamıştım. Gerçekten de beni takip etmeleri imkânsızdı. Zira normal bir kapı değildi bu.

3

Hava biraz soğuktu fakat şu anda umursayacağım son şey de buydu. Ellerimi birleştirip üfleyerek biraz ısınmaya çalıştım. Tabii bu pek işe yaramamıştı. Etrafıma göz attım. Sol tarafa giden yolun denize ulaştığını gördüm. Sağ tarafa giden, alçak bir dağın yamacında kalan yolun ise bir noktadan sonra sola doğru kıvrıldığını ve dağın arkasında kaldığını gördüm. Beni bekleyenin ne olduğunu bilmiyordum fakat burada durmakla bir sonuç alamayacağım da ortadaydı. Hızlı adımlarla sağ taraftaki yolda yürümeye başladım. Ara sıra arkama dönüp etrafa bakıyordum. Görünürde kimse yoktu. Tabii bir tarafta aklım hâlâ Ulkhar ve oradaki diğer insanlardaydı. Ne yazık ki elimden bir şey gelmezdi. Onlara zarar gelmemiş olmasını umarak, çaresizce yoluma devam ettim. Zaten istesem de geri dönemezdim ya, her neyse.

Dağın etrafından dolanmaya başladım. Çeyrek çember çizdikten sonra yol düzleşti. Bir mil kadar ötede surlar görünüyordu. Rahatlamış bir şekilde tebessüm ettim. Aslında, nerede olduğumu bilmediğim için karşımda duran şeyin ne olduğunu da bilmiyordum. Sonuçta, ulaşmaya çalıştığım yer, bildiğim şehirlerden biri olabileceği gibi, bir harabe de olabilirdi. Fakat şimdilik bunun bir önemi yoktu. Neticede, uçsuz bucaksız bir çölün tam ortasında da olabilirdim. Gerçi sevinmek için biraz erkendi, sonuçta surun ardını henüz görmemiştim, fakat olabildiğince olumlu şeyler düşünmeye çalışıyordum.

Bir müddet yolda ilerledim. Hem sağ, hem de sol taraf ormanlık alanlardı ve bu durum beni biraz tedirgin ediyordu. Ormanlar, hele ki böyle zamanlarda, her türlü tehlikeyi üzerinize salabiliyordu. Kötü bir şey olmamasını umarak yoluma devam ediyordum fakat bu da çok uzun sürmedi. Sağ taraftaki ağaçların önünde duran çalıların arasında bir şeylerin hareket ettiğini fark ettim. Daha ne olup bittiğini anlamaya bile çalışmadan kılıcımı çektim. Bu defa yanımda Ulkhar veya bir başkası yoktu, daha da önemlisi, kaçmaktan da sıkılmıştım artık. Gözümü sağ taraftan ayırmadan, ağır adımlarla surlara doğru yürümeye devam ediyordum. Tam bu esnada, oldukça iri iki aslanın çalıların arasından fırladığını gördüm. Üzerime doğru koşmaya başladılar. Gardımı aldım. Olabildiğince sert bir şekilde kılıcımı savuracak ve ikisini de yere serecektim, tabii bunu ne kadar yapabilirsem artık. Fakat işler giderek kötüleşmeye başlıyordu, çalıların arasından başka aslanlar da çıkmaya başlamıştı. Şimdiden sayıları altı olmuştu bile.

Yavaş yavaş geri çekiliyordum, fakat yapacak çok fazla bir şey yoktu. Kaçmak mümkün değildi. Neler olacağını kestiremiyordum. Aramızdaki mesafe kapanmak üzereydi. Bir anda, sağımdan ve solumdan iki büyük ayı geçti ve aslanların üzerine kükreyerek hamle yaptılar. Korku içinde bağırarak yere düştüm. Ayılar aslanlarla boğuşurken, ben de hemen ayağa kalktım. Ardından iki ayı daha geldi, aslanların sayıları ise sekize çıkmıştı. Aslanlar ayıların tepesine bile çıkıyordu. Durup seyredecek halim yoktu, kılıcımı sıkıca kavradım ve yaklaşmaya başladım. Ayılardan biri omuzuna binmiş aslanı yere çarptı. Aslan yavaşça doğruldu, beni gördü. Üzerime koşmaya başladı. Tam üzerime atlarken, kılıcımı ona doğru uzattım. Kılıcımın üzerine ölüm atlayışı yapan aslan, bağırarak üzerime yığıldı. Oldukça ağırdı, sanki ölecek gibi hissettim. Cansızken bile bana bu kadar zarar verebiliyorlarken, ayılar olmasaydı ne yapardım, düşünmek bile istemiyordum.

Çarpışma bir süre devam etti. Bittiğinde, sekiz aslanın tamamı, ayıların da ikisi ölmüştü. Diğer ikisi de yaralıydı. Geldikleri yere doğru koşarak uzaklaştılar ve bir müddet sonra gözden kayboldular. Cebimden bir bez çıkarıp kılıcımı temizledim ve tekrar kınına geçirdim. Neyse ki yaralanmamıştım. Ayıların nasıl bir anda ortaya çıktıklarını, neden bana yardım ettiklerini bilmiyordum fakat merak da etmiyordum. Son zamanlarda hiç de normal şeyler yaşamıyordum sonuçta. Doğal olarak, kafayı böyle bir meseleye takmak da şu an için abes olacaktı.

Yol boyunca başka bir felaket yaşamadım. Surun ortasındaki kapıya iyice yaklaştım. Görünürde nöbetçi ya da askere benzer biri yoktu. Fakat ilginç bir şekilde kapı kendiliğinden açılmaya başladı. Buna da şaşırmadım tabii. Yavaşça kapıdan içeri girdim. Bir müddet ilerledim ve oldukça büyük bir şehre geldiğimi fark ettim. “Burada dinlenebilirim.” diye düşündüm. Kısa bir süre dolandıktan sonra da nereye geldiğimi anlamıştım. Burası, başkente en yakın şehir olan Gharzun’du.

4

Bir türlü peşimi bırakmak bilmeyen gariplikler, beni nihayet rahat nefes alabileceğimi düşündüğüm bir şehre sürüklemeyi başarmıştı. Gerçi Gharzun’da neredeyse kimseyi tanımıyordum ama şu an için bunun bir önemi de yoktu. En kötü ihtimalle bir han bulur ve orada dinlenirdim. Ara sokaklarda ağır adımlarla ilerlemeye başladım. Sokaklarda az sayıda insan vardı, tabii yine de hiç olmamasından iyiydi. Burada her şey normal gibi görünüyordu. Yaşadığım türlü tuhaflıklardan sonra, buradaki düzeni anormal bulmam doğaldı elbette. Bu yüzden ara sokaklarda çok fazla oyalanmamam gerekiyordu. İlk etapta şehir meydanına ulaşmalıydım. Gideceğim yere orada karar verirdim.

Yirmi dakikaya yakın bir süre boyunca sorunsuz bir şekilde yürüdükten sonra şehir meydanına vardım. Meydan boştu. Gharzun hakkında bildiğim en önemli şey, epey kalabalık bir yer olduğuydu. En azından kırk bin kadar insanın yaşadığı büyük bir yerleşim yeriydi burası. Hava kararmamış olmasına rağmen şehir meydanında tek bir kişinin dahi olmaması, beni kuşkulandırmaya fazlasıyla yetiyordu. Sanki rüyada gibiydim. Bir an için açıkta kaldığımı düşünüp tedirgin oldum ve girebileceğim bir bina aramaya başladım. Koşar adımlarla dükkânları inceliyordum. Biraz sonra bir hana rastladım, içeriden sesler geliyordu. Çok fazla düşünmeden içeri giriverdim. Gerçi içeride de neyle karşılaşacağımı bilmiyordum fakat kimsenin olmadığı sokaklarda tek başıma yürümektense, içinde insanlar bulunan bir yere girmeyi daha güvenli bulmuştum nedense. Nitekim hiçbir şey olmamış, kimse bana bakmamıştı. Sessizce köşedeki masaya oturdum.

Kısa bir süre sonra hancı geldi, şu anda yiyecek bir şey olmadığını, ancak bir saat sonra yemek verebileceğini, şu anda ise sadece bira içebileceğimi söyledi. Aç değildim, bununla birlikte, soğuk bir biraya da hayır diyemezdim. Zaten böyle yerlerde biradan başka bir şey de içilmiyordu ya, her neyse. Bir süre sonra hancı birayı getirdi. Bir yandan dinlenmeye çalışırken, diğer yandan başıma gelenleri düşünüyordum. Kısacık zamanda birden çok kez ölümden dönmüştüm. En kötüsü ise, olayların başlangıcını hâlâ hatırlayamıyor oluşumdu. O adamlardan neden kaçıyordum? Beni ne diye kovalıyorlardı? Cevap yoktu. Sanki hafızamın bir kısmını düştüğüm nehre bırakmıştım. Tabii eninde sonunda bir cevap bulacağıma inanıyordum fakat bunun ne zaman olacağını kestiremiyordum.

Bir müddet sonra yanıma iki adam yaklaştı. Yavaşça masama oturdular. Bira bardağını yavaşça masaya bıraktım, iki elimi de masanın altına doğru sürükledim. Kılıcımı sıkıca kavradım. Belli ki bela yine beni bulmuştu. Adamlara dikkatle baktım. İri sayılabilecek, uzun boylu, genç tiplerdi. Gri renkte parlak zırhlar giymişlerdi. Kılıçlarını gizlemeye gerek duymadan yaklaşmışlardı masaya. Asker oldukları her hallerinden belli olan bu iki adamın iyi bir niyet taşımadıklarını anlamak zor olmuyordu. Sağ tarafıma oturan adam, yüzünü bana doğru çevirdi, “Aradığınızı bulabildiniz mi?” diye sordu, soğuk bir ses tonuyla. Koyu mavi gözleri fazlasıyla ürkütücüydü. Çok da yabancı olmadığım bir bakışa sahipti, soğukkanlı bir katilin bakışları…

Ne var ki adamın sorduğu soruya bir anlam da verememiştim. Herhangi bir şey aramıyordum ki ben. Bir şey mi bulmam gerekiyordu? Hafifçe geriye yaslandım, boğazımı temizleyerek “Ne demek istediğinizi anlayamadım.” dedim. Göz temasımızı koruyorduk. “Ne arıyormuşum ben?”

“Bir emanet.” diye cevap verdi karşımda oturan diğer adam. O da bana bakıyordu artık. Aynı ürkütücü bakışlar onda da vardı. Bakışlarımı ona yönelttim bu defa. Dikkatle baktığımda, kardeş olduklarını anlamam zor olmadı. Bu durum canımı sıkmıştı. İki katil ve iki kardeş, normalden çok daha büyük problemler yaratacaktı. Cevaplanması gereken en önemli soru ise, bu iki kardeşin benden ne istedikleri idi.

“Ne yazık ki kötü bir kaza geçirdim.” dedim, “Bu yüzden hiçbir şey hatırlamıyorum. Lakin siz bana yardımcı olabilirseniz, ben de size yardımcı olabilirim.” Kaşlarımı çattım, “Tam olarak ne bulmam gerekiyordu?”

“İmparator sizi değerli bir elması bulmanız için göndermişti.” dedi sağımdaki adam, “Oldukça önemli bir eşyadır. Özel bir biçimde korunur. Her biri daha büyüğünün içine konulmuş beş heykelin en küçüğünün içinde saklanır.”

“Matruşka!” dedim, yüksek bir ses tonuyla. Neden bu kadar bağırdığımı anlayamamıştım ama olmuştu bir kere. Handaki herkes kısa süreliğine bize baktı, sonra yemeklerine devam ettiler.

“Evet.” dedi karşımda duran adam, “Matruşka. Şimdi bir şeyler hatırlayabiliyor musunuz?”

Hafızamı zorluyordum. Yavaş yavaş bazı şeyler belirginleşmeye başlıyordu. İmparatorun bana verdiği bir görev üzerine bir yere gittiğimi hatırlıyordum. Neresi olduğunu tam olarak hatırlayamasam da sonrasında neler olduğu ortadaydı. Kalabalık bir grup tarafından kovalanmış ve nehre çakılıp bayılmıştım. O andan beri işler bir türlü yoluna girmemişti. Fakat aldığım buyruğun tam olarak ne olduğunu henüz hatırlayamıyordum. Masaya oturan adamlar, ilginç bir şekilde benim bir şeyleri hatırlamama yardımcı olmuşlardı. Gerçi birazdan çarpışma başlayacaktı büyük bir ihtimalle ama şimdilik onlardan faydalanmaya devam edecektim. Düşünürken boynumdaki zincirlere dokunmaya başladım. O anda gözlerim parladı adeta. Boynumda iki adet zincir olduğunu, zincirlerin ucunda taş gibi bir eşya olduğunu fark ettim. Meseleyi artık daha iyi kavrayabiliyordum, emanet üzerimdeydi muhtemelen. İmparatorun, ona getirmemi istediği elmas boynumda duruyordu. Bu noktaya kadar her şey güzeldi, fakat masamda oturan adamlar da bu durumu fark etmeye başladılar. “Sanırım bir şeyler hatırladınız.” dedi sağımda oturan adam. “Bizimle de paylaşın.”

Sohbetin seyrini değiştirme vaktim gelmişti, “Size neden yardımcı olmam gerektiği konusunda hiçbir fikrim yok.” dedim, “Kimsiniz?”

“İmparatorun uşaklarıyız.” dedi karşımdaki, “İşleri kolaylaştırmak için buradayız. Emanetin yerini söyleyin, sizi bu yükten kurtaralım.”

Sözlerindeki iyi niyeti yüzüne hiçbir şekilde yansımayan bu adam, sohbetimizin artık bitmek üzere olduğunu hissettiriyordu bana. Başımı sağa sola salladım, “Emaneti kendim teslim ederim.” dedim, aslında bu cümleyi söyledikten sonra biraz pişman da oldum, “Emaneti bulamadım.” demem gerekirdi ama heyecandan bunu düşünemedim, iş işten geçmişti artık. Verdiğim cevap adamları memnun etmemişti. Bir anda ayağa kalkıp kılıçlarını çektiler. Karşımda duran adam, masayı sol tarafa doğru devirdi. Ben de kılıcımı çektim. Ne var ki pek de umudum yoktu, zira tek başıma ikisiyle çarpışabileceğimi hiç sanmıyordum.

Ancak bu esnada yine çok ilginç bir şey oldu. Handaki adamlar da birden ayağa kalktılar ve bana kılıç çeken iki adama bir anda saldırmaya başladılar. Karşımdaki ikili ise benimle uğraşamadan handaki adamlara yönelmek zorunda kalmışlardı. Gerçi benim bu tip şeylere artık şaşırmamam gerekiyordu, yaşadıklarıma bakacak olursak eğer… Normalde kaçıp gidebilirdim fakat kendime yakıştıramadım. Tüm gücümle saldırmaya başladım. Handaki adamların yarısına yakını ölmüştü, ancak iki düşmanı da öldürmeyi başarmıştık. Belki o adamlar da tıpkı Ulkhar gibi imparatora bağlı casuslardı, bilemiyordum. Hiçbir şey sormadım tabii. Sağ kalan adamlar, kapıdan çıkıp gittiler. Tek kelime bile etmediler. Ben de bir şey diyemedim. Zaten benim de gitme vaktim gelmişti. Artık şu emaneti teslim etmem ve bu tuhaflıklardan kurtulmam gerekiyordu.

Biranın parasını ödemek için hancıya seslendim, fakat kimse gelmedi. Ben de masaya bir gümüş bıraktım ve kapıyı yavaşça açtım. Ancak bunu yapmamla birlikte yine donakalmıştım. Çünkü biraz önce geldiğim yer yoktu karşımda. Adeta başkentteydim. Sanki bulunduğum han, bir anda şehir değiştirmişti. Bugün yaşadığım tuhaflıkların sonu gelmeyecekti sanki. Fakat ne yazık ki içinde bulunduğum bu durumu da sorgulayacak vaktim yoktu. Yavaşça dışarı çıktım ve kapıyı kapattım. Arkama dönüp baktığımda, han da ortadan kaybolmuştu. Sadece kapı duruyordu. Kapı geriye doğru düştü ve paramparça olup toza dönüştü. Kahkaha atmaktan alıkoyamadım kendimi, zira aynı şeyi ikinci kez yaşamıştım, hem de aynı gün içinde.

Öyle ya da böyle, ölmeden başkente kadar gelebilmiştim. Gerçi nasıl geldiğimi ben bile bilmiyordum. O kadar ki, birisi bana “Bu olayın nasıl olduğunu anlat.” dese ve ona anlatsam, benim deli olduğuma hükmedeceği kesindi.

5

Khalter İmparatorluğu’nun başkenti olan Yhurneba, bilinen topraklarda kurulmuş olan tüm şehirler içerisinde en büyüğüydü. Onlarca mil uzunluğundaki yüksek surların dört bir tarafını çevirdiği bu devasa yerleşkede, neredeyse iki yüz bin kadar insan yaşıyordu. Tiyatrodan hamamlara, kütüphaneden üniversiteye kadar her türlü yapıyı ihtiva eden bu muazzam kent, on beş yıldan fazla süredir imparator Rhuva’nın hükümdarlığının merkeziydi. Babası Khalter’in kırk dokuz yaşındaki ani ölümünün ardından tahta geçen tek varis olan Rhuva; şüphesiz ki bu şehri, imparatorluk sınırları içerisindeki diğer şehirleri, hatta adları bile duyulmamış köyleri dahi hizmetleriyle adeta baştan yaratmıştı. Günümüz dünyasında hüküm süren barış ortamı da yine büyük ölçüde imparator Rhuva’nın eseri idi.

Son zamanlarda ise Rhuva’nın zihnini meşgul eden tek bir mesele vardı, büyülü bir elmas. Bu elmasın varlığını haber aldığı andan beri ona ulaşmak için gece gündüz uğraşıyordu. Bilinen tüm kahinleri toplamış ve onlardan bilgi istemişti. İçlerinden sadece bir tanesi Rhuva’ya istediği bilgiyi verebilmişti. Ne var ki Rhuva’nın en belirgin özelliklerinden biri, neredeyse hiç kimseye güvenmemesi idi. Özellikle böylesine güçlü, böylesine önemli bir eşya söz konusu olduğunda; en güvenilir adamını yollamaktan başka seçeneği yoktu. Kendisi gidemezdi, zira şehri boş bıraktığında büyük problemler yaşandığını daha önce tecrübe etmişti. Bu yüzden beni yanına çağırmış, elması ne pahasına olursa olsun ona getirmemi emretmişti. “Bu elmasın yanlış kişilerin eline geçmesi durumunda imparatorluğumuzun yerle bir olması işten bile olmaz.” diye de eklemişti.

Tüm bunları artık çok daha net bir biçimde hatırlayabiliyordum. Elmas, tıpkı handa öldürdüğümüz adamın da dediği gibi, her biri daha büyüğünün içine konulmuş beş heykelin en küçüğünün içinde saklanıyordu. Bana bu heykellere zarar vermemem gerektiği söylenmişti, fakat ben heykeli bulduktan sonra peşime düşenlerden kaçmaya çalışırken onu yere düşürmüş ve kırmış, içinden çıkan elması da boynuma zincirle bağlamıştım. Elmasın üzerimde olduğunu handaki adamlarla konuşana kadar fark etmemiş olmam fazlasıyla ilginç bir durumdu tabii. Belki buna sebep olan şey de elmasın gücüydü, bilemiyordum. Lakin pek de önemi yoktu artık. Elmas bendeydi ve görevi tamamlamak üzereydim. Tek yapmam gereken, saraya girmek ve emaneti teslim etmekti.

Tabii Matruşka’nın özelliğine bakıldığında, yaşadıklarım da biraz biraz anlam kazanmaya başlıyordu. İlk olarak, elli ila yüz kişilik bir gruptan kaçarken bulmuştum kendimi. İkinci safhada, hastaneye benzer bir yerde uyanmıştım. Üçüncü safhaya geldiğimde, aslanlarla cebelleştiğim bir yolda bulmuştum kendimi. Dördüncü safhada, yine bir şehre gelmiş ve handaki adamlarla çarpışmıştım ve beşinci safhada da nihayet başkente varmıştım. Bu beş heykel, beni beş ayrı ortama fırlatmış, beş ayrı hadiseye maruz bırakmıştı beni. Yaşadığım onca tuhaflığın sebebi, demek ki bu Matruşka’nın kırılmış olmasıydı. Belli ki sadece elmas değil, Matruşka da büyülüydü ve onu parçalayanlara pek de hoş davranmıyordu. Neyse ki beni öldürmemişti, belki de onu kasten kırmadığımı bildiği için bana merhamet etmişti, bilemiyordum! Tek bildiğim, herhangi biri bana böyle bir hikâye anlatsa, ona asla inanmayacak olduğumdu. Acaba ben bu olanları başkalarına anlattığımda bana hangisi inanacaktı, çok merak ediyordum.

Bu düşünceler içerisinde yürümeye devam ederken, nihayet saraya da iyice yaklaşmıştım. Nöbetçiler beni tanıdılar, başlarını eğerek geçmeme izin verdiler. Merdivenleri hızlıca çıktım, tahtın bulunduğu büyük salona girdim. Rhuva’yı salonda volta atarken gördüm. Beni görünce sevinmiş ve heyecanlanmıştı, “Bana iyi haberlerle geldiğini umuyorum.” dedi tebessüm ederek.

“Sizi hiç hayal kırıklığına uğratmadım.” dedim, hafif bir tebessümle. Boynumdaki kolyeyi çıkarıp teslim ettim. Kolyeyi görünce biraz irkildi, “Heykeli kırdın mı?” dedi. “İstemeden oldu.” dedim, “Kaçarken yere düşürdüm, seçeneğim yoktu.”

Sakallarını kaşıdı, “Ölmemişsin.” dedi, “Tuhaf. Elması koruyan heykellerin de en az elmas kadar güçlü bir büyüye sahip olduğu söyleniyordu.”

“Aslında heykeller beni yeterince uğraştırdı.” dedim, “Buraya kadar pek çok sorunla boğuştum. Ancak, yanlışlıkla kırdığım için olsa gerek, ölümcül bir darbe almadım.”

Rhuva başıyla onayladı, “Senin adına sevindim.” dedi, “Büyük bir dertten kurtulmuş olduk.”

“Elması bilen başkaları da vardı.” dedim, “Çok az kişinin bildiğini söylemiştiniz.”

Somurtarak pencereden dışarı baktı, “Ne yazık ki bir hain yüzünden planımız düşmanlarımız tarafından öğrenildi.” dedi, ”Ancak endişe etme, haini bulduk ve cezasını verdik.”

“Buna sevindim.” dedim, “Peki elması kullanacak mısınız?”

“Hayır.” dedi, kararlı bir ses tonuyla, “Yok edeceğim. Dünyanın dengesini bozan büyülü nesnelerden hoşlanmıyorum. En masum insanı bile bir canavara dönüştürebilir böyle bir şey.”

Kaşlarımı hafif çatarak “Elbette.” dedim. Rhuva’nın bu fikrinin beni şaşırttığını itiraf etmek zorundaydım. Ben elması kullanmasını beklerken, o elması yok etmekten bahsediyordu. Gücün sarhoşluğundan bu denli uzak birinin liderlik ettiği bir hükümdarlığın bu kadar huzurlu olmasının tesadüf olmadığı ortadaydı. Rhuva gerçek bir liderdi. Benim bu yolculuktan aldığım diğer önemli ders ise, kırılmaması gereken bir şeyin kesinlikle kırılmaması gerektiği olmuştu.

Gürkan Akpınar

1990 yılında doğdu. İşletme bölümünden mezundur. Genellikle edebiyat, sinema ve biraz da tarih ile ilgilenir. Edebiyatta başlıca ilgi alanları da fantazya ve bilim kurgudur. İşten arta kalan zamanlarında roman yazmaya çalışmakla meşgul olup, son zamanlarda öyküler yazmaya da başlamıştır.

Büyülü Elmas” için 1 Yorum Var

  1. Merhabalar
    Güzel bir öyküydü. Anlatımınız çok akıcı. Biraz daha betimleme olabilirdi. Yine de anlatılanlar gözümde canlandı. Ana karakterin ruh haline biraz daha yer verilmesini isterdim. Sonu da güzel bir mesajla bağlanmış. Kaleminize sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!