Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Otobüs Harabeleri’nde Bir Ceset

“İnanmazsan inanma.” dedim. Ama inanmasını istiyordum. Şeyda kızıl saçlarında elini gezdirerek kayıtsızca bakıyordu.

“Ölse ölse kedi ölmüştür.” dedi. “Hani vardı ya şu Nebahat teyzenin besleyip durduğu, hani sığır gibi olmuştu. Hatırladın mı?”

Tabii ki hatırlamıştım. Tosun’dan bahsediyordu. Mahallenin en meşhur kedisini benim gibi bir haylaz bilmeyecek de kim bilecekti? On üç senelik ömrüm boyunca kedi köpeğin peşinde gezmiş, itlikten, serserilikten başka bir iş yapmamış, ailemi ve arkadaşlarımı canlarından bezdirmiş olan ben elbette ki Tosun’u tanıyordum. Bu koca kedinin ölmüş olma ihtimali beni ürkütmüştü.

“Yok, yok,” dedim, “koku çok fazla, kesinlikle bir insan ölüsüdür, hem de iri birisi olmalı.” Ölümün morarttığı şişman bir bedenin çürüyüşünü düşleyince bir ürperti vücudumu yaladı. Şeyda’ya baktım, hala o çıldırtan umursamazlık vardı ifadesinde.

Neyse siz şimdi konuya biraz Fransız kaldınız, o yüzden teybi geriye saralım. Yarım saat önce Otobüs Harabeleri’nin orada serserilik peşindeyken duydum kokuyu. Otobüs Harabeleri’nin ne olduğunu mu soruyorsunuz? Teessüf ediyorum sizlere mahallenin tüm haylazları adına. Otobüs Harabeleri’ni bilmediğinize göre evden hiç çıkmayan sıkıcı birisi olmalısınız. Sizin karnenizdeki dersler de tüm pekiyidir kesin.

Otobüs Harabeleri sizin gibi iyi insanların pek uğramadığı bir serserilik mekânıdır. Aslında üç tane otobüs hurdasının terk edildiği ve sarmaşıkların, çimenlerin sarıp sarmaladığı bir tenhadan ibaretmiş gibi gözükür. Ancak ben ve cengâver arkadaşlarım ona kendi ruhumuzdan birer parça verdiğimizi düşünüyoruz. Bu yüzden olsa gerek bu hurdalık bizim gözümüzde yapımı bin yıl sürmüş bir katedral yahut devasa bir piramit hükmündedir.

“İnsan ölmüş olsa hemen bulurlardı,” dedi Şeyda, “bir keresinde hurdalığın üst tarafındaki boktan parkta bir çocuk ölmüştü. Hemen buldular ölüsünü, iyi bir çocukmuş, kötü bir hastalığı varmış ama.”

“İyi çocuklar ölmez ki!” dedim. Sesimdeki ciddiyet Şeyda’nın ağzını yayarak attığı kahkahanın dozunun bu kadar yüksek oluşunun sebebiydi sanırım.

“Lan saçmalama salak,” dedi bir yandan gülerken, “herkes ölebilir, ne alakası var iyi ya da kötü olmakla.”

Şeyda’nın konuşma üslubu sizi şaşırtmış olabilir. Elbette ki Şeyda gibi kibar bir ismi taşıyan on beş yaşında bir hanımefendiden daha güzel cümleler beklerken lanlar lunlar duymak hoşunuza gitmemiştir. Ama onu da böyle kabul etmek lazım. Zavallı kızcağız, bizimle birlikte bu mahallede büyüdü. Bu mahalle dediğim meşhur Karayemiş Mahallesi. Dedemin bir lafı vardı: “Betondan ağaç, Karayemiş’ten adam çıkmaz.” Demek ki sadece adam değil hanımefendi de çıkmıyordu bu mahalleden.

Neyse ki Şeyda sonunda ısrarlarıma dayanamayıp ikna oldu ve Otobüs Harabeleri’ne doğru yola çıktık. Hava hafif sıcaktı, tam serserilik havasıydı. Ancak mahallenin tüm serserileri ağız birliği etmişçesine ortadan kaybolmuşlardı. Etrafta yürüyüşe çıkan teyzelerden başka kimse gözükmüyordu.

Otobüs Harabeleri her zaman olduğu gibi derin bir bilgelikle karşıladı bizi. Serseriliğin hayatın anlamını çözmüş bilgeliğiydi bu. Sarmaşıklar otobüslerden sarkıyor ve küçük sincaplar bizden korkup artık çalışmayan motorların içlerine saklanıyorlardı. Güneş ışığının vurduğu küçük bir alanda sinekler uçuşuyordu.

“Kokla!”

İkimiz de burunlarımızı Harabeler’e doğru uzatmış kokluyorduk. Otobüsleri koklayan iki serseri çok komik bir görüntü olmalıydı. Serserilerden biri bizi görse ayıplardı. Çünkü serseriler asla uzaktan koklamazlar. Bu bize göre korkaklık göstergesidir. Bu yüzden Şeyda’ya yaklaşıp koklamamızı söyledim. Ancak yaklaştıkça koku dayanılmaz bir hal alıyordu. Ortada bir ölü olduğu kesin gibiydi ama neyin nesiydi bu ölü? Uzun koklamalarımız sonucunda kokunun hangi otobüsten geldiğini bulduk. Müthiş bir heyecan ve korku karışımıyla kapıya yaklaştık.

Kokuyu duymamak için parmaklarımızla burnumuzu tıkadık. Kapıyı açtığımızda içeriye doluşan sineklerle karşı karşıya olacağımızı düşünmüştük. Ancak içeri girdiğimizde gördük ki ortalıkta sinek filan yoktu. Hatta içeride nefes alan hiçbir şey yoktu desem daha doğru olur. Sadece o garip şey vardı. Otobüsün paslanmış koridorunda uzanmış yatıyordu. Müthiş kokuyu yayan işte bu tanımlanamaz şeydi. Şeytanı hiç görmedim, ama görsem şimdi bu otobüste yaşadığım dehşeti yaşar mıydım bilmiyorum. Yerde yatan şeyin derisi soyulmuştu. Kesinlikle ne insandı bu, ne de hayvan. Bana sorarsanız bu dünyadan da değildi.

“Bu ne lan?” diyebildi Şeyda. Burnunu tutmaktan vazgeçmişti. Çünkü koku o kadar kuvvetliydi ki burnumuzu tıkasak bile iliklerimizde kokuyu hissediyorduk.

Yerde yatan ve muhtemelen tahtalı köyü çoktan boylamış bulunan yaratığın yanına yaklaştık. Yaratık adeta bir Picasso tablosuydu. Hiçbir şey yerli yerinde değildi. Bizim gibi serserilerin bile midesini bulandırmayı başarmıştı.

Kafası olduğuna karar verdiğimiz morumsu renkli jölenin üzerinde akıp duran binlerce mavi benek vardı. Belki yaratığın gözleriydi bunlar. Ya ölmediyse? Ya bu mavi benekler bizi izleyerek doğru anı kolluyorsa? Şeyda’nın gözlerinin yaratığın kuyruğuna takılı kaldığını fark ettim. Daha doğrusu kuyruğa benzeyen dikenli şeye. Sanki dikenler ayrılıp birer böcek olacakmış gibiydiler, ne hareketli olduklarını söyleyebilirim, ne de durduklarını.

İkimiz de Harabeler’de bulduğumuz bu belanın ne olduğuna dair bir fikre sahip değildik. Ne yapacağımızı bilmez halde öylece kalmışken dışarıdan bir ses duyuldu.

“Etrafınız sarıldı, ellerinizi başınızın üzerine koyup dışarı çıkın.”

“Noluyor lan?” Şeyda’ya baktım, şaşkındı.

Ellerimizi başımızın üzerine koyup otobüsün içinden çıktığımızda Harabeler’in etrafını aynasızların sarmış olduğunu gördük. Hemen bir tanesi yanımıza geldi ve bizi kolumuzdan tuttuğu gibi yolda bekleyen zırhlı bir araca götürdü. Aracın arkasındaki geniş boşlukta iki adam oturuyor ve hararetli bir şekilde tartışıyorlardı. Bizi görünce sustular.

“Sadece bunlar mı gördü?” diye sordu yaşlı olan.

Polis evet manasında başını salladı.

“Oturun çocuklar.” dedi yaşlı adam. “Sizler akıllı çocuklara benziyorsunuz. Görmemeniz gereken bir şeyleri gördüğünüzü fark etmişsinizdir. Ama size bir şey söyleyeyim mi? Görmemeniz gereken şeyler gördüğünüzde yapmanız gereken o şeyi hiç görmemiş gibi davranmaktır. Anlıyorsunuz değil mi beni?”

“Evet efendim.” dedik aynı anda. Aslında anlamak için çok müsait biz zaman değildi. Beyinlerimiz şaşkınlıktan çorbaya dönmüştü. Ama insan hayatı söz konusu olduğunda bir şekilde anlıyordu sanırım. Yaşlı adam konuşmaya devam etti.

“Bugünü hafızanızdan silin. Artık her hareketiniz izleme altında olacak bir süre. Bu süre içerisinde bugüne dair birilerine bir şeyler anlatırsanız size zarar vermek zorunda kalırız. Ancak bunu istemeyiz. Bunları aklınızdan çıkarmayın. Bir daha bu hurdalıklara uğramayın hatta. Zaten buraya artık kimseyi almayacağız, bir süre bizim denetimimizde olacak bu hurdalık. Akıllı çocuklar olduğunuz sürece zarar görmeyeceksiniz.”

Bu açıklamalardan sonra iki adam bizi sokağın başına kadar uğurladılar, sonra Otobüs Harabeleri’ne geri döndüler. Çok uzakta gözüken hurdalara, sarmaşıklara ve çimenlere bakarken gözlerimiz doldu.

Evlerimize doğru yürürken olanları hafızamızdan silmiştik bile. Zaten bu olanları anlatmak gibi bir isteğimiz yoktu. Şeyda ve ben tek bir şeye üzülüyorduk o an. Artık Otobüs Harabeleri’nde serserilik yapamayacaktık.

Mümin Can

Mümin Can 89’un Mayıs’ında Kahramanmaraş’ın bir köyünde dünyaya geldi. Aslen Karamanlı olup şu günlerde eğitim uğruna Ankara’da takılmakta ve Kimya Mühendisliği bölümünü bitirmeye çabalamaktadır. Öyküler, şiirler yazmaya uğraşır, rock’n roll dinler, film izler, futbolla alâkadardır. Değişik coğrafyalardan bahseden, insanı hayal gücünün rıhtımından alıp düşlerin fırtınalı denizinde maceradan maceraya koşturan kitapları sever, sayar.

Otobüs Harabeleri’nde Bir Ceset” için 6 Yorum Var

  1. Yaratık hikâyelerini severim -özellikle Lovecraft’ınkileri- ama o yaratığın nereden geldiğine dair bir şeyler öğrenmek isterdim. Hikâyeni beğendim, insanı içine çekiyor. Eline sağlık. 🙂

    Bu arada çocukluğumun geçtiği mahallede hurda bir kamyonun çürümeye terk edildiği koca bir arsa vardı. Bana çok fantastik gelirdi o kamyon. Başka bir boyuttan gelmiş, hatta canlıymış gibiydi. Yıllar geçip parçaları teker teker eksildikçe içten içe üzülürdüm. Bir ara orayla ilgili bir öykü yazmak da istemiştim. Öykün sayesinde tekrar aklıma getirdin bak. 🙂

    1. Lovecraft okumak isteyip de okuyamadığım yazarlardan(deliliğin dağlarında’nın bir kısmını okumuştum yalnızca), ben de bizim mahalledeki bir dolmuş hurdasından esinlendim, şimdi onu kaldırmışlar ve bulunduğu yere de bir apartman yapılacak galiba:)
      Teşekkürler yorum için.:)

  2. Son zamanlarda senden okuduğum en iyi öykü bu oldu. Samimi, sıcak ve esprili bir anlatım var. Okuru hemen öyküye dahil ediyor. Öyküde aklıma takılan tek nokta sincaplar oldu. Otobüs mezarlığında sincapları hayal edemedim. Onun dışında bu mahalledeki yaramazların başka maceralarını da okumak isterim. Yeni öykülerle görüşmek üzere.

  3. Senden bir öykü okuduktan sonra bunu da okumak istedim. “Derindeki Gerçek” kadar iyi değildi elbette ama bu da güzeldi. Böyle öncesi ve sonrası olmayan, fantastik ve korkunç bir olayı sadece bir kesit olarak veren ve daha sonra bunu herhangi bir mantığa oturtmaya çalışmayan; yok yaratık şuradan gelmişti, yok o çocuğun onu bulmasının sebebi şuydu, gibi sorularla uğraşmayan öyküleri seviyorum.

    Yine çok güzeldi. Yine tebrikler…

    1. Çok uzun zaman oldu, sana cevap yazmayı unutmuşum Gurur kardeşim, kusuruma bakmazsın umarım, çok geç olacak ama yorumun için teşekkür ederim. Görüşmek üzere…

Mümin Can için Yorum Yap Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *