Öykü

Köy

“Boyalıköy ismi de biraz şey gibi değil mi? Tahtalı…”

“Mehmet yapma.”

“Arabacıyı da pek gözüm tutmadı. Allah affetsin pek çirkin. Buranın köylüleri hep böyle mi acaba?”

“Çok abartıyorsun Mehmet, hem bağırma, şimdi bizi duyacak. Ne var canım? Bu fiyata buralarda bizi Boyalıköy’e götürecek tek arabacı odur. Hatta bizi Boyalıköy’e götürecek tek arabacı odur.”

“Peki, tamam. Naaşı alacağız diye gidip sonunda bizim naaşımızı almaya gelmesinler de.”

Levent söylenerek arabacının yanına gitti.

“Karar verdik abla.” dedi.

“Atlayın o halde, yolumuz uzun. Hava kararmadan varsak iyi olur.”

Mehmet ürkek ürkek arabaya yaklaştı, derin bir nefes alıp arabaya tırmandı. Levent de peşinden bindi. Arabacı atlarına seslendi, robotik atlar biplemeler çıkararak uykularından uyandı. Yola koyuldular.

Mehmet robotlara pek alışık değildi. O hizmet sektörünün hâlâ insanların elinde olduğu şehir hayatından geliyordu.

“Robot atların çektiği bir arabayla gittiğimize inanamıyorum. Bunu en çılgın rüyamda bile göremezdim.”

“Senin en çılgın rüyan günümüze ulaşamamış öyleyse. Mağara soğuk muydu şekerim?”

Mehmet somurttu, “Ne var canım oldschool bir ibneysem? Yürümeyi, araba kullanmayı, metroya binmeyi seviyorum. Model köylerin fantezisini anlarım ama bir insan burada neden yaşar anlayamıyorum bir türlü.”

“Sen apartman çocuğusun, anlamazsın. Ama çocukluğu köyde geçmişler için bu yem istemeyen atlar, tezek yakmadan ısınan evler ve üşütmeyen kar manzarası rüya gibi geliyor. Onlar için de senin yaşadığın şehir hayatının bir albenisi yok. Sen de buradayken tadını çıkarmaya çalışsana.”

Mehmet gözlerini devirdi. Levent, Mehmet’i ikna etmeye çalışmaktan vazgeçip manzarayı izlemeye koyuldu. Evlilikleri bu sayede sorunsuz gidiyordu: Levent, Mehmet’in fikirlerini pek değiştirmeye çalışmaz, onu olduğu gibi kabul ederdi. Dediklerinin yarısını dinlemez, kendisi de pek anlatmazdı. Annesinin ani ölümünü haber veren mektup olmasa annesinin köyüne getireceği de yoktu aslında.

Yol boyunca ikisi hiç konuşmayıp yanlarından geçtikleri yapılara baktılar. Dışarıdan yüzyıllarca önce yapılmış gibi gözükmesine rağmen aslında son teknoloji ürünü kulübeler, ağıllar, tek katlı, en çok iki katlı evlerin hiçbirinin içi dolu gibi gözükmüyordu. Bunlar büyük umutlarla yapılıp bir türlü satılmayan evlerden miydi yoksa içinde insanlar olduğu dışarıdan asla anlaşılmıyor muydu?

“Miras ne olacak sence?”

“Miras mı? Güldürme beni. Annem her şeyini son günlerini burada geçirebilmek için sattı.”

“Belli olmaz, belki de sana bir sürpriz bırakmıştır.”

* * *

Son hızla giderlerken arabacı kadın ağzını açmıyordu. Mehmet onun da bir robot olabileceğinden şüphelense de robot olamayacak kadar çirkindi. Ayrıca 30 kuruşa onları köye götürdüğü sürece mutfak robotu (ne türden bir yaratık olduğu?) bile olsa umurunda değildi. Araba zınk diye durduğunda köye vardıklarını anladı. Üzerinden isteksizliğini atmış, kendini bir filmin içinde gibi hissetmeye çalışıyordu. Levent’in annesi için oraya gelmiş olsalar da kafasındaki başrol oyuncusu kendisiydi. Rolüne bürünerek arabadan indi, merakla etrafına baktı. Arabacı onları yine terk edilmiş gibi gözüken bir evin önüne getirmişti. Gözün görebildiği tek ev gibi gözüküyordu, yakınlarında başka hiçbir şey yoktu. Levent’in kadına parayı ödemesini bekledi, içeri tek başına girmekten çekiniyordu.

“Ne var? Beni mi bekliyorsun?”

“Evet, şey, anahtar sende değil mi?”

“Anahtara ihtiyacımız olduğunu sanmıyorum.” derken kapıyı hafifçe ittirdi. Kuyruğuna basılmış bir hayvan gibi inleyen kapı aralandı. Levent de tedirginleşti. Parmak uçlarının ucunda içeri girdiler. Koşan bir şeyin sesi duyuldu. Tekir ayaklarının dibine gelip Mehmet’in ayakkabısını yalamaya başladı.

“Bu velet de kaç gündür bir şey yememiş olmalı.”

“Köylüler beslememiş midir?”

“Annemin ölüsüne bile dokunmak istemeyen köylüler mi?”

Mehmet mutfak olduğunu düşündüğü yere gidip kedi maması aramaya başladı. Levent’i annesiyle yalnız bırakma bahanesiyle bir ölü görmeyi geciktirmeye çalışıyordu. Mutfakta yiyecek namına hiçbir şey yoktu. Dayanamadı,

“Levent?”

“Evet?”

“Bu kedinin de robot olma ihtimali var mıdır sence?”

Levent’ten cevap gelmedi. Yatak odasında, hâlâ uyuyormuş gibi gözüken annesinin başındaydı. Hıristiyan adetlerindeki makyajı yapılmış ölüler gibiydi. Yüzü hiç 60 yaşında gibi değildi, gri saçları ışık saçan yüzünün güzelliğini taçlandırıyordu ve ellerini önünde kavuşturmuş, huşu içinde bir ifadesi vardı.

“Uyuyormuş gibi değil mi?”

Mehmet ne diyeceğini bilemedi. O ana kadar Levent’in annesi konusunda ne kadar hassas olduğunu anlamamıştı. Yalnızca zorunluluktan köye kadar geldiklerini sanıyordu.

* * *

Levent’in gözleri dolmuştu. Annesinin son anlarında yanında olamadığı için çok üzgündü.

“Anne, keşke…”

Levent’in sözleri Mehmet’in çığlığıyla kesildi. Loş odanın dört bir yanında karaltılar belirdi. Batmakta olan güneşin etkisiyle oda giderek kararıyordu, karanlığın içinde dört çift göz parıldadı. Mehmet’in çığlığıyla artık kendilerini gizlemeye gerek duymayan karartılar da Mehmet ve Levent’in üzerlerine saldırdılar. Mehmet’in bir yandan sağ kolu, bir yandan da sol bacağı tutulmuştu; kendini yerden yere vurarak onları etkisiz hale getirmeye çalışıyordu.

İki bacağından yakalanan Levent yere yapıştı. Annesinin elini tutarken gafil avlanmıştı. Düşerken annesinin yatağına başını vurmuştu ve alnı kanıyordu. Can havliyle tekmelemeye başladı. Ufak tefek yaratıklar çok geçmeden kıpırdanmayı bıraktı.

Mehmet nefes nefese kalmıştı ama ikisini de bayıltabilmişti.

“Neler oluyor? Bunlar ne?”

“Bilmiyorum. Köylüler desem…”

Bildikleri hiçbir insan türüne benzemiyordu. Yüzleri insan formunu terk edeli epey zaman geçmiş gibiydi; etleri şişmiş, alınları büyüyüp gözlerini görünmez hale getirmiş, dudakları lime lime olmuş, kurumuş kanların rengi kırmızıdan bordoya geçiş yapmıştı.

Mehmet ve Levent ne yapacaklarını bilmiyordu. Tek bildikleri, eğer bu köylüler onları öldürmeye geldiyse yeniden kendilerine gelinceye kadar bir çözüm bulmak zorunda olduklarıydı.

“Şimdi ne yapacağız?”

“Bilmiyorum Mehmet.”

“Kaçalım! Hemen!”

“Olmaz. Annemi bunlara yem edemem.”

“Ya annen…”

Köylülerden teki kımıldamaya başlamıştı. Kolunu uzatmaya çalışıyor ama vücudunun geri kalanı bir taş gibi kıpırtısız olduğundan yerinden uzanamıyordu.

Mehmet gözlerini kımıltıdan ayırmayarak kapıya yaklaştı. Levent’i de çeke çeke uzaklaştırmaya çalışıyordu. Levent gözleri yaşlı, başından akan kanı umursamadan annesine son kez bakıyordu.

“Anne… Anne…” derken arkasında bir şeye çarptı.

Yavaş yavaş kendilerine gelen köylülerin hısım akrabası kokularını almış gibi evin içinde belirmişlerdi. Evde nereden baksan elli tane köylü vardı. Levent ve Mehmet neredeyse kanlarının son damlasına kadar savaştı. Ama mücadeleleri bittiğinde onlardan tek parça kalmamıştı.

Deniz Erkaradağ

Deniz, İstanbul sokaklarında yürüyor, yazıyor, çiziyor ve düşünüyor. Hayal kurmayı ve dans etmeyi seviyor, daha çok okuyabilmek için kendine iyi bakıyor.

Join the discussion at Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.