Öykü

Kök Sarımsağı ve Mezarlık Mantarı

Gündüz gözüne dolunay çıkmıştı; ama küçük çocuk suyun akışına dalmış, Camgözü düşünüyordu, birkaç hafta önce kaybettiği köpeğini. Tarlanın öteki ucuna, incir ağacının altına gömmüştü cansız bedeni. Anasının kızacağını bilmiş, hiç kimseye de yerini söylememişti.

“Hay Allah’ım bak şu sünepeye,” dedi çeşme sırasında bekleyen bakkalın kızı, “değiştirsene şunu!” Öne eğilip şaplağını küçük çocuğun terli ense köküne indirdi. “Kime diyorum,” diye bir daha bağırdı. Gerçekten de bidon ağzına kadar dolmuş taşıyordu. Küçük çocuk, musluğa abanıp küçük bir testi yerleştirdi suyun altına. Kulaklarında biraz önceki genç kızın sesi yankılanıyordu hala, hemen arkasındaydı zaten. Konuşmasına kulak verdi, arkadaşına dil döküyordu; dilek kapısının açılacağından, kendisinin de nişanı bu sayede taktığından bahsediyordu.

“Kaldı mı ki tek bir tane!” diye dert yandı öteki; Topalın kızı. Gerçekten de imam dede, köyün yakınındaki tüm ellez güllerini kökünden kesmişti, zira ona göre batıl inançtı Hıdırellez, hiçbir dayanağı olmayan hurafeydi.

“Sen de git başka bir gül bul,” dedi bakkalın kızı, “kendini böyle koyvercene…”

Küçük çocuğun yüzüne hafif bir tebessüm kondu, zira Topalın kızıydı bu, oğlan gibi terler, teke gibi kokardı. Eğer bu genç kıza koca yamayacak bir yol varsa şaşardı buna.

Duraksadı küçük çocuk, sanki ağaçların arasında bir ses duymuş tilki gibi doğrulup gözünü boşluğa dikti. Bir istek, tek bir dilek, işte tüm ihtiyacı buydu. Bütün sorunları hallolur, tekrar hayata dönerdi. Testinin dolmasını beklemeden tüm bidonları da kaptığı gibi kendisini evde buldu.  Arka kapıdan tarlaya çıkıp incir ağacının altına çöktü. Hafif kavisli toprağa elini koydu, birkaç kez okşayıp geri ayağa kalktı.

Gece yarısı, herkes yataklarında uyurken, gizlice evden kaçıp ay ışığı altında ormana doğru ilerledi. Hendeğin kıyısına yanaşınca toprağın sırtından sarkan köklere tutunup aşağı indi, yine köklere tırmanıp öteki yakaya, lanetli -ve imam dedenin yasakladığı- topraklara tırmandı. Hiç düşünmeden yoluna devam etti. Sanki kendi tarlasındaymış gibi, her gün buradan gelip gidiyormuş gibi karanlıkta yolunu buluyordu. Zira yakın bir zamana kadar, her hafta bu ormana dalıp dedesinin cılız bedenindeki tahribatı durdurmak için kök sarımsağı ve mezarlık mantarı toplamıştı. Eh, madem buradaydı şimdi, yine çantasına atıyordu gözüne çarpan nimetleri.

Dinlenmek için verdiği ilk molada ölü bir ağacın üzerine oturdu. Kabuğun üzerindeki yosun tabakası nemliydi, kıçını dayar dayamaz ıslaklığı donuna kadar hissetti, tüyleri diken diken oldu. Değneğini kenara bırakıp çantasını araladı. Kök sarımsaklarının ve mezar mantarlarının altında kalmışadağını çıkardı. İki kez öpüp başına koydu, tekrar usulca çantasına yerleştirdi. Bir yudum su içti, kamasını çıkartıp kütüğe kendi adını kazıdı. Tam n harfinin kavisini veriyordu ki bir baykuş ötüşüyle yerinden fırladı. Bu uğursuz hayvandan oldu olası nefret etmişti. Gölgeler arasındaki dallara bir taş fırlatıp yoluna devam etti.

Hafif bir eğime varınca içine tanıdık bir his doldu, aradığı yere yaklaşmıştı sonunda. Suyun şakırdaması kulağına çarpınca iyice emin oldu kendinden. Önündeki kavisli tepeciği inip çayın yanında dinlendi. Hemen yanına çömeldiği taşın altında bir yılan uyuyordu. Gecenin bir yarısı rahatsız edilmekten pek hoşnut kalmayan yılan, hiç düşünmeden dişlerini küçük çocuğa geçirdi. Aslında bu cılız yaratık oldukça zehirli sayılırdı; güçlü bir atı bile yere serer, koca bir fili iki gün uyutur, tüm bir köyü sarhoş edip halay sırasına katabilirdi. Ama dişleri küçük çocuğun postallarını zar zor aştı ve sadece tek bir damla geçti derinin altına. Ama o kadarı bile yetmişti. Kıvılcım, küçük çocuğun bedenine yayılıyor, sıcaklık genişliyor, bir ateş adım adım hücrelerinde dolaşıyordu; sanki bir bıçak, damarlarında gezinip çıkacak bir delik arıyordu.

Annesi geldi küçük çocuğun aklına, bir an önce köye geri dönmeliydi. Fakat her doğrulmaya çalıştığında başka bir tarafa yatıyor, ne kadar çaba verse de bir türlü dengesini kuramıyordu. Gözü de kararmaya başladı. Toprağın eğimini hissetti, sanki bedenini kendisine doğru sürüklüyordu kıvrımlı çay. Yüzüstü uzanıp kollarıyla süründü. Aradan dakikalar-saatler geçiyor ama hala çayın dibinden ayrılamıyordu. Şokun etkisi zihnine çarpıyor, düşüncelerini allak bulak dağıtıyordu. Bir boşlukta düşüyormuş gibi hissediyor, birazdan zemine çarpacağı duygusuna kapılıyordu. Camgöz de böyle mi hissetmişti acaba diye düşündü. (Zavallı çocuk, testisini kırmış, bin zahmetle doldurduğu suya yanıyordu.)

Son bir gayretle sırtüstü döndü, kolundan destek alıp geri geri, ağaca doğru sürükledi kendisini, kuru gövdeye yaslandı.Ölümden korkmuyordu, zira ruhunun direkt cennete gideceğini söylemişti imam dede, ama keşke son nefesini vermeden dileğini bağlayabilseydi. Camgöz hayata dönerdi ya, yeterdi bu kendisine.

İyice kuvvetten düşüp taş kesilince suyun akışına daldı, Camgöz’ü yine buna benzer bir dere kenarında bulmuştu, nasıl da koşup ayak dibine gelmişti hayvancağız. Fakat bu mutlu düşler uzun sürmüyor, gözünün önüne hayvanın leşi geliyordu. Ah, zavallı yaratık diye aklından geçirdi, zehirlenmiş olmalıydı, evet emindi bundan. Zira komşusu Hasan, o tavuk hırsızı tilkilerden kurtulmak için kuş avlıyor, karınlarını fare zehriyle dolduruyordu. Tilkiler de kıvranarak, köpük köpük kusarak can veriyordu. Camgöz’ü de kendi kusmuğuna boğulmuş bir halde bulmuştu, yani son anlarını hiç görmemişti, yinede hayvanın bir tilki gibi can çekişmesi, gözünün önünden hiç gitmiyordu.

Göz kapakları ağırlaştı, onları açık tutmakta zorlanıyordu artık. Kulağına çarpan bir yaprak hışırtısıyla irkildi; sırtını dayadığı ağacın öteki tarafından geliyordu. Dönüp arkasına bakmayı denedi ama boynu söz dinlemiyordu. Temkinli adımlarla yaklaşıyordu, yaklaşan her ne ise. Sağ tarafında bir kurt belirdi. Göz göze geldiler. Kurt, ağzında ölü bir sülün taşıyordu. Sülünün kendi kanı kendi boğazından sızmış, tüylerinin üzerinden topak topak kurumuştu, bir yeşil yaprağın üzerine serpilmiş yağmur damlacıklarını andırıyordu.

Kurt, sülünü yere bırakıp temkinli adımlarla yaklaştı, küçük çocuğu bir-iki kokladı. Küçük çocuk, gözlerini kurdun kana bulanmış çenesine, ay ışığı altında parlayan iki sıra beyaz dişe dikti. Bu dişler bu gece boğazına geçecekti. Hayvanın ekşi ağız kokusu burnuna çarptıkça heyecanını dizginleyemiyor, titriyor, dudakları dua mırıldanıyordu. Daha fazla dayanamadı, ılık bir nem örtüsü pantolonun üst kısmına yayıldı.

Kurt, başını geriye doğru çevirip arkasını yokladı, tekrar küçük çocuğu döndü, bu sefer o kadar yaklaşmıştı ki, çocuğa dokundu, fakat küçük çocuk kurdun burnundaki nemi hissetmedi. Kurt, dişlerini sülünün boğazına geçirdi ve arkasını dönüp koşarak uzaklaştı.

Küçük çocuğun bedeni iyiden iyiye titriyordu. Bu, zehrin etkisinden değil de daha biraz önce canlı canlı yeneceği bilincinin farkına varmasıyla oluşuyordu. Kurt, ağzındaki sülünü yuvasına bırakıp geri dönecekti, emindi bundan. Kendini zorlamasıyla hafifçe kaydı ve sırtüstü yere yığıldı. Rüzgarda salınan dalları izledi bir süre ve kararını verdi: Burada kalıp ölümü beklemeyecekti.

Bir toprak solucanı gibi kıvrılıyor, gerekirse sürünerek ormandan çıkmayı, ya da en azından olduğu yerden uzaklaşmayı planlıyordu. Omuz çantası gözüne çarptı, içindeki kök sarımsağı ve mezarlık mantarı aklına geldi. Her ikisine de dişlerini geçirip yutkundu, ağzı dolu bir şekilde, sarımsağı kabuğuyla, mantarı sudan geçirmeden çiğnedi. Hoşaf boğazından aktıkça başka türlü bir sıcaklık duyuyordu, sarımsağın alevi boğazından akıyor, midesine ulaşıyor, oradan kalbine geçip tüm bedenine yayılıyordu. Ateşi ateşle söndürmeye çalışmak bu olsa gerek.

Çayın üzerine abanıp dudaklarını suya gömdü, derin derin yudumlar çekti, rahmet yağıyordu midesine. Damarlarında akan kanı hissetti, kollarının açıldığını fark etti, bunu öyle normal bir halde yapmıştı ki sanki hiç felç geçirmemişti. Ne var ki bacakları aynı kuvveti henüz kazanamamıştı, ayağı sağa sola dönüyordu; o kadardı. Kollarıyla geri geri sürünerek çayın öteki yakasına geçti, bir müddet kıyıdan ilerleyip tekrar kendi köyünün tarafına geçti.

Kuvvetinin yerine geldiğini duyuyordu. Ayağa kalkmayı denedi, bedenine dolmuş alevi, bu alevin hararetini kullanıyordu. Sonunda -ağaç gövdesinden destek almış olsa da- doğrulabildi. Kısa molalarla ilerlemeye devam etti.

Yolun yarısına vardığında duraksadı, belini doğrultup başını göğe doğru kaldırdı. Geri geri yürüyüp dalların arasında ayı aradı. Arkasına dönüp biraz önce geldiği karanlığı süzdü. Ellez gülleri arka çaprazına düşüyordu, tekrar ormanın derinliklerine. Kısa bir tereddüt yaşadı; ilk yevmiyesiyle tarla hayali kuran bir pamuk işçisiydi sanki. Tam arkasını dönüp bir adım atıyordu ki yüksek bir dala tünemiş baykuşun ötüşüyle kendisine geldi. Aklını başına toparladı; ormandan çıkmalıydı, evet önemli olan kendisiydi. Camgöz bir sene beklemek zorundaydı ama bu en emin yoldu, tek yoldu.

Takati kesildiğinde kısa bir molası vermişti ki kulağına bir dal çıtırtısı takıldı, başını çevirdiğinde kurdu hemen karşısında buldu. Kurt, dişlerini gösterip hırladı, avının etrafında yarım bir ay çizdi. Küçük çocuk hemen yakınında duran bir dala uzandı, fakat hemen ardından omuz çantasındaki kama aklına geldi. Hiç düşünmeden elini çantasına atıp kamayı çekti. Çelik, ayın yansımasını taşıyordu.

Kurt pek etkilenmişe benzemiyordu, çocuğun etrafında dönmeyi sürdürüp daireyi tamamladı, hırlaması alevlendi, avının üzerine atlamak için tavır aldı. Küçük çocuk tehlikenin bilinciyle “Héöyt!” dedi, meydan okurcasına, bıçağın ucunu kurttan ayırmadı bu esnada. Camgöz burada olsa bu lanet kurdun hesabını görürdü, komşusu Hasan’ın köpeğini nasıl da alt etmişti, sol kulaktan bir parça bile koparmıştı. Aslan Camgöz!

Köpeğini düşünmek kendisine gelmesine yardımcı oldu. Kuvvet buldu damarlarında. Ayağa kalktı küçük çocuk, bir ölümsüz gibi ayağa kalktı, ölüp de dirilmiş gibi. Bir daha, ama bu sefer biraz daha yüksek sesle ve uzatarak, “Héöyt bre!” dedi.

Kurt bir adım geri çekildi, düşmanının bu yeni yüzünü yeniden tartması gerekiyordu. Küçük çocuk izin vermedi buna, öne doğru bir adım attı, bir adım daha ve kurt, o vahşi kurt, daha birkaç sene önce dört köpeğe karşı tek başına dövüşmüş kurt, bacağına yerdiği kurşuna rağmen hayatta kalmış kurt, bu yepyeni düşman karşısında bocaladı, bir türlü yargı veremedi ve doğası gereği yapması gerekeni, -zira bu organın en temel amaçlarından biriydi bu- kuyruğunu iki bacağının ardına kısıp arkasını döndü ve koşarak uzaklaştı.

Küçük çocuk, o gece büyüdü. Hayatın temel derslerinden birkaçını almış ve her birini ötekine düğümlemişti. Ne yazık ki ne o gece ne de başka bir gece o ormandan çıkabildi. Hendeği aşamadı bir türlü, çukurdan yukarı tırmanacak kuvveti bulamadı kendisinde. Üç gün sonra tavşan tuzaklarını kontrol eden bir avcı tarafından bulundu cesedi. Fakat kimse bu lanetli hendeğe inmeye cesaret edemeyince; eh, imam dedenin göz korkutmasıyla da öylece kala kaldı cansız beden, çürüyüp bir iskelet halini alıncaya kadar. Tüm bu zaman boyunca tek bir hayvan dahi bu küçük çocuğa dokunmadı. Onca kurdun ayının, onca tilkinin farenin yaşadığı bu cehennemde tek bir diş geçmedi çocuğun etine, kemiğine. Bir tek bir yılan sadece, koca ormanda bir yılan sadece…

Deniz Eksilen

Öykü, roman, novella, deneme ve şiir yazıyorum. Psikolojik hikayeleri seviyorum. Arada gerçekçi kurgular kullansam da, bilimkurgu ve fantastik favorim. Yorgos Lantimos izliyor, Marcel Proust okuyor, Heraklitos'u düşünüyor, Carl Sagan'ı anıyor, Progressive House dinliyor, scooter kullanırken elimi uzatıp otlarla tokalaşıyorum. Rüzgarı, dalgayı, ve abartmadığı sürece yağmuru seviyorum. Anime ga daisuki desu.

Kök Sarımsağı ve Mezarlık Mantarı” için 14 Yorum Var

  1. Merhaba,
    Seçkide okuduğum en güzel öykündü sevgili Deniz. Diğer öykülerine nispeten daha uzundu bu öykün, iyi olmuş böyle. Konu kendini tamamlamış. Seçtiğin konuyu, hikaye edişini sevdim ama en çok anlatım dilini başarılı buldum bu öykünde. Öyküye giriş ve final de gayet başarılıydı.
    Öyküde -iki kez okudum- gözüme takılan şurası: “Ateşi ateşle söndürmeye çalışmak bu olsa gerek.” Olmasa da olurmuş gibi, biraz akışı bozmuş sanki. Onun haricinde seçkiye yaraşır bir öykü olmuş.
    Kalemine kuvvet.

    1. Merhabalar,
      Osman Eliuz da aynı noktayıi işaret etmiş. Sanırım geniş zamanı geçmişe çevirmeliyim, böylece daha az göze batacağını umuyorum.Belki de tamamen silmeliyim.
      Okuyup yorumladığınız için teşekkürler.

  2. Merhabalar. En güzeli miydi bilmiyorum ama çok güzel bir öykü olduğu kesin. Uzunluk yakışmış, kısa öykülerin olduğu gibi uzunun da hakkından gayet iyi gelmişsiniz; her şeyiyle çok güzeldi. Betimlemelerde iyi olmadığınızla ilgili birkaç kelam hatırlıyorum dilinizden. Bunun doğru olmadığını gördüm bu öyküde, gayet canlıydı, su gibi de aktı. Gözüme bir bağlaç hatası ve bir kelime kusuru dışında ‘Ateşi ateşle söndürmeye çalışmak bu olsa gerek,’ cümlesi takıldı benim de. Belki ‘Ateşi ateşle söndürmeye çalışmak bu olsaydı gerek,”şekli seyri devam ettirebilirdi. Finali çok hoştu, seçkiye uygunluk da keza öyle. Ellerinize sağlık diyerek gelecek seçkilerde de görüşebilmeyi umut ediyorum.

    1. Merhabalar,
      Betimleme konusuna uzun bir süredir kafa yorup alıştırmalar yapıyorum. Yavaş yavaş bir düzene oturmaya başladığını umuyorum. Fakat tembellik yok, daha fazla çalışmak var.

      “Ateşi ateşle söndürmek bu olsa gerek.” Öneriniz gayet yerinde, eğer geçmiş zaman kullansaydım daha az göze batardı. Belki de hiç kullanmamalıyım bu cümleyi, ama sizin de tahmin edeceğiniz gibi bazen silmek zor geliyor.

      Bir yerde iki kelime arasında boşluk bırakmadığımı hatırlıyorum. Bunu haricinde gözünüze çarpan noktalar varsa lütfen belirtin, oldukça memnun olurum. Zira bağlacı bir türlü bulamadım.

      1. Tekrar merhabalar. Sanırım sözlerimi çok büyük hatalar gibi algıladınız 🙂 Sadece orijinal metinin üzerinde hata kalmasın diye belirtmeye çalışmıştım. İlk yorumumda belirtsem sizi de uğraştırmamış olurdum sanırım, mazur görün. Bahsi geçenler:
        ”Takati kesildiğinde kısa bir molası (-sı) vermişti ki kulağına bir dal çıtırtısı takıldı…”
        ”Sülünün kendi kanı kendi boğazından sızmış, tüylerinin üzerinden (-n) topak topak kurumuştu…” Farklı bir şey ifade etmiyorsa sanırım böyle olmalı.
        ”yani son anlarını hiç görmemişti, yinede (yine de) hayvanın bir tilki gibi can çekişmesi, gözünün önünden hiç gitmiyordu,” hata bile sayılmaz zira yine sözcüğü hal eki alabilecek bir sözcük değil. Yazım kusuru diyelim.
        Söz konusu cümleye gelirsem öyküden çıkarmak fazlaca bir tepki hatta yanlış bir hareket olur fikrimce. Çünkü gayet yerinde bir destek cümlesi. Metne bir şekilde yedireceğinizden eminim. Gelecek seçkilerde de görüşebilmek dileğiyle…

        1. Merhabalar yine.
          Öykünün üzerinden tekrar geçerken değişiklikler yapıyor, ona yeni bir hal veriyorum. Ne yazık ki bu esnada tamlamaların eklerinde yanlışlıklar yapıyorum. Ve her nasıl oluyorsa düzeltme okumalarında her biri gözümden kaçıyor sanki. Her biri için teşekkürler.

          “Yinede” ile ilgili araştırma yapmış, yeterli kaynak bulamamıştım. Nerede gözüme çarptığını hatırlamasam da istisnai bir durum olarak, bitişik yazılır diye görmüştüm. Fakat üzerinden tekrar geçip doğru yolu bulacağım.

          İlginiz için tekrar teşekkürler…

  3. Merhabalar, öykünüz oldukça akıcıydı, beni alıp sürükledi kendiyle beraber. Betimlemeleriniz gayet güzeldi. Acaba baykuşun öyküdeki yeri biraz daha mı olmalıydı diye düşünmedim değil ama bu haliyle oldukça güzel. Kaleminize sağlık.

    1. Merhabalar,
      Siz belirtene kadar baykuşa fazla bir anlam yüklememiştim. Fakat işaret etmenizle farklı olasılıklar zihnimde canlandı. Neden olmasın.
      Okuyup yorumladığınız için teşekkürler.

  4. Merhaba,
    Harika bir öyküydü. Anlatımınız son derece akıcı ve güzel. Kurgunuzsa ortalarında heyecanlı, sonlarında hüzünlüydü. Çok samimi ve içtendi, çok beğendim. Ellerinize sağlık. Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle.

    1. Merhaba,
      Beğenmenize sevindim. Benim de içime sinen bir öykü çıktı ortaya. Tekrar görüşmek dileğiyle…

  5. Güzel bir anlatım tarzın var, sonuna kadar keyifle okudum. Eline sağlık ve kalemine kuvvet 🙂

    Sonraki seçkide görüşmek üzere…

  6. Merhaba; güzel öykün için teşekkürler. Okuması keyifli, sonu ise hüzünlüydü. Benim gibi senin de imlâ ve yazım hatalarına biraz daha dikkat etmen gerekiyor sanırım. Şu şapkalı a’yı da hâlâ kelimesinde kullan derim acilen:) Bu öykünü okurken seni hiç tanımadan bir çıkarım yaptım haddim olmayarak. Masada daha sakin bir Deniz Eksilen var. Öyküsünün üzerinden birkaç kez, belki daha fazla geçmiş. Kaleminin gücüne daha çok güveniyor. Öyle mi dersin? Kalemine, yüreğine kuvvet.

    1. Merhabalar, gözleminizde haklısınız. Bu ay, yazıma daha fazla zaman ayırabildim; böylece daha planlı bir program kurabildim.

      Şapkalar üzerine düşüneceğim. Şimdiye kadar kullanmama yönünde karar vermiş olsam da tavsiyenize kulak verip üzerine kafa yoracağım.

      Okuyup yorumladığınız için teşekkürler… Gelecek seçkide görüşmek dileğiyle…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *