Öykü

Korkusuz Adamın Korkusu

-Önsöz-

Çaresizlik. Kaçınılmaz olandan yün bir tuniğe sarınarak kurtulmaya çalışmak… İşte acizliğimin geldiği son nokta buydu; eşim Helga’nın çığlıkları kulaklarımı aşıp beynimi tırmalarken tek yapabildiğim. Irkımın başına musallat olan illet sonunda beni de buluyordu.

Sokulduğum kuytuda doğruldum ve karımın çığlıklarının arasından geçtim. Ara ara onun sesine ebe kadınınki de eşlik ediyordu. Evimden dışarıya kendimi attığım anda ise Thor’un hiddetli ve soğuk yüzünü gördüm. Sokakları balçıktan bir gölete çeviren yağmur kaç zamandır yağdığını böyle anlatırdı. Gökten ara ara düşen yıldırımlar ise eskiden olsa kollarımı semaya kaldırıp Thor için, Odin’in oğlu için savaş nağraları atmama sebep olurdu; ama zaman eski zaman değildi. Ne olduğunu bilmediğimiz bir günahın bedelini ölü doğan çocuklarımızla ödüyorduk, ve çoğu zaman da onlardan sonra ölen kadınlarımızla.

Adımlarımı kendine Kâhin diyen yaratığın mağarasına yönlendirdim. Her adımım çarığımın içene sızan çamur ve tuniğimden içeri giren yağmurla bedenimi titreten bir ayazdı. Bir sene evvel olsa, bu yağmurda çocuklar etrafta koşturur kadınlar ve erkekler rahmetin altında dans ederdi. Devasa ateşler yakılır, tanrılara şarkılar yazılır ve kurbanlar sunulurdu. Eğer bir sene önce olsaydı belki çocuğum kucağımda kanlı canlı olurdu; artık bunların bir önemi yok.

Yaratığın inine doğru attığım her adım beni biraz daha kâfirliğe yaklaştırıyordu. Kâfirlik; eskiden olsa bir adamın başını acımasızca vururdum bu sebepten, zelalet zelilleri türetmesin diye anaların karınlarını deşerdim, eskiden olsa bu sebepten koca bir şehri yakar alevleriyle ısınırdım. Eskiden tüm bunları yapmıştım.

Neden sonra kasabam ardımda kaldığında yağan yağmur şiddetinden hiçbir şey eksiltmemişti ve balçığın içinde attığım her adım nefesimi keser olmuştu. Sırtımdaki pelerin de içine çektiği yağmur suyuyla olduğunun birkaç katı daha ağırlaşmıştı. Kendimi ölü bir ağacın altına attım; ölü doğmuş kızımı gömdüğüm ağacın altına. Pelerinimi çözüp mezarına örttüm.

O yaratıkla işimi hızlıca bitirip geri dönmeliydim. Peki sonra? Sonra ne yapacaktım? Ben de karımı gömdüğümde halkım eski günlere dönebilmeyi nasıl umut ederdi? Atam Ragnar, dedem Ivar ya da babam Aus olsa ne yapardı? Önemi yoktu; ben onlar değildim. Onlar burada olsa, şu halimi görse, yüzüme tükürür, kendi elleriyle alırlardı canımı.

Doğruldum ve yoluma devam ettim. Yağmur saçlarımın arasından süzülüyor dudaklarımdan akıyordu. Ara ara çakan şimşekse geceyi gündüz ediyordu. Neden sonra yaratığın mağarasının girişine geldiğimde istemsizce titrediğimi fark ettim. Hava soğuktu ve yağmur durumu daha da beter ediyordu ama titreyişimin sebebi bu değildi.

Sakin olmalıydım. Belimdeki hançer, kör bir yaratığı öldürmek için fazlasıyla yeterliydi. Silahımın soğuk kabzasını tuttum ve mağaraya ilk adımımı attım. İçerisi bir in kadar karanlıktı, bir mezar kadar, ruhum kadar karanlıktı ve çürümüş bir leş gibi pis kokuyordu. Mağaranın duvarını yoklayarak attığım her adıma karşılık zihnim geri dönmem için yalvarıyor, bedenim habis bir şeytan tarafından sürüklenirken ruhum kaçmak için diretiyordu. Yoksa Aus oğlu Arlon korkuyor muydu?

Korku ve utanç. Bir yıldırım daha düştü ve mağara bir an için aydınlandı. Bu sayede gitmem gereken yolu seçebildim ve sola meylederek bir adım daha attım. İkinci adımımda ise ayaklarım yumuşak bir şeye takıldı ve yüzüstü yere düştüm. Dirseğimden sağ koluma yayılan acıya karşı dişlerimi sıkarak neye takıldığımı kavramaya çalıştım. Saniyeler önce çakan şimşekte, önümde herhangi bir şey yoktu oysa. Bu denli karanlıkta göremediğim şeyi elimle yokladım. Tuttuğum şeyse… bir eldi; buz gibi bir el. Derin derin nefes alarak geri geri süründüm. Bu bir cesetti. Sırtımı mağaranın duvarına dayayarak hançerimi çektim ve gözlerimi sonuna kadar kapatıp etrafı dinledim; hiçbir ses yoktu; yalnızca kalp atışlarım ve dışarda yağan yağmur. Neden sonra gözlerimi tekrar açtığımda mağara aynı derecede karanlıktı ama ben her nasılsa görebiliyordum; göremiyor olmayı dilerdim. Mağaranın zemini, soğuk gündüzleri kuşatan kara sisler gibi gecelerimi zehir eden kâbuslarla, çarpılmış gözleri ve deşilmiş vücutlarıyla onlarca cesetle doluydu; öldürdüğüm her kadının, çocuğun ve adamın cesediyle.

Hançer elimden usulca kaydı ve taş zeminde tınladı. Mor ve çürümüş gözlerin her biri üzerimdeydi; beni izliyorlardı. Mağaranın girişine baktım, buradan bir an evvel çıkmalıydım! Ve kaçmaya meylettim. Ama güçlü bir el omuzumu kavradı. Hızla arkamı döndüğümde karşımda o yaratık vardı. Gözlerinin olması gereken yerde iki kanlı çukurla bana bakıyordu. “Aus oğlu Arlon,” dedi hırıltılı sesiyle. Sırıttı. “Beni öldürmeye mi geldin?”

***

Kara bir atın üzerinde çıplak bir adam vardı ve dörtnala üzerime sürüyordu hayvanı. O anda kendimin de çıplak olduğunu fark ettim. Sisler canlıymışçasına ayaklarımın altından akarken zayıf bacaklarım titriyor dişlerim birbirine çarpıyordu. O ise gitgide yaklaşıyordu. Korkuyordum. Sebebi gördüğüm manzaranın gerçek olamayacak kadar gerçek olması mı, bir kâbusun ortasında olamayacak kadar mı gerçek, yoksa tanımadığım, aidiyetlik duymadığım bu yerin bilinmezliğinden miydi? Bilinmezlik, korkunun yegâne sebebi değil miydi?

Ciğerlerime çektiğim buz gibi hava göğsümü acıtıyordu ve o üzerime geliyordu. Beynimin uzak bir köşesinde bir mağarada olduğumu anımsadım. Omuzuma baskı yapan bir şeyi, acıyan dirseğimi, kaçmaya çalıştığımı ve korktuğumu, korkusuz bir adam olduğumu ve korktuğumu anımsadım. Sonra ellerime baktım. Bana değil yaşlı bir adama aittiler; son raddesine kadar zayıf ve uzun parmaklar ve de yeşil çatallı damarlarla. Bu ben değildim, değil mi? Peki o mağara?

Nalın taşa çarpma sesi düşüncelerimi alt üst etti ve beni kendime getirdi. Kaçmaya yeltendim ama sağ ayağımın göremediğim bir şeye zincirlenmiş olduğunu ayrımsadım. Eğilip baktığımda ayak bileğimi yılan edasıyla sıkan prangayı gördüm, köşelerinden kan sızıyordu. Akabinde iki dizimin üzerine düştüm. Bu bir teslimiyetti; ölmek üzere olan bir adamın gösterebileceği türden bir teslimiyet. Gözlerimi sonuna kadar yumdum ve ölümü bekledim, hatta arzuladım. Bu arzu şu an yeşeren bir his değildi, kökleri derinlerdeydi. Gözlerimi tekrar açtığımda karşımda siyah bir aygır vardı. Hayvanın burun deliklerinden gökyüzüne buhar ağıyordu. Üzerindeki çıplak adamın ise gözleri yoktu ama her nasılsa bana bakıyordu. Zarifçe atından indiğinde göğsündeki, tam kalbin olduğu yerdeki yarayı ayrımsadım. Kızıldan çok siyah, koyudan çok donuk kan sızıyordu yaradan, usulca göbek deliğine doğru yürüyordu kan. Ve o adam, gözünün olması gereken yerde iki kanlı çukurla bana bakıyordu.

(Adanmadan evvelki gecelerde)

-Giriş-

Evinin kuytusunda iki büklüm uyandığında, karşısında sinirli bir çehre ve ağlamaktan kızarmış bir çift göz vardı; kızına aittiler. “Annem öldü,” dedi ansızın Margrethe. “Bense seni uyandıramadım, ne yaparsam yapayım uyandıramadım seni.”

Yataktan hızla doğruldu Aus’un oğlu ve karısının odasına koştu. Beyaz kefene sarılmış vücudu, ayak uçları kapıya dönük bir vaziyette boylu boyunca yatıyordu. Gözlerini bir müddet üzerinden alamadığı bu görüntü, her gece düşlerini zehir eden ve onu deliliğe sürükleyen onlarcasına katılacaktı. Hissettiği acının tarifiyse ne mümkün.

Soğuk bir el, bileğini kavradı, “Kendine gel ve kim olduğunu unutma,” dedi kızı arkasından, kısık hatta duyulması zor bir sesle. “Artık bir kral gibi görünmüyorsun.”

Arlon sözleri umursamadı, “Ben dün gece dışarıya çıktım mı?” diye sordu.

“Hayır,” dedi ve ardında kayboldu kızı. Eşinin başında bir müddet bekledikten sonra kendisini dışarıya attı Arlon. Kimin yanından geçtiyse keder buldu, ne çocukların yüzlerinde ne de büyüklerinkinde küçük de olsa bir tebessümün izi vardı. Dünyanın kendisi bile grileşmiş, gökyüzünü küller sarmıştı. Ara ara demircinin çekici önündeki metale çarptığında başlarını kaldırıp bakanlar oluyordu, o da çok sürmedi. Arlon da kendini bir köşeye atı ve aralarında kayboldu.

Bir zamanlar onların krallarıydı, bir zamanlar sözü kanundu, bir zamanlar gölgesi üzerlerine düşse reveransa girişen halkı, şimdi bir krallarının olduğunu bile unutmuş gibiydi. Artık ne Arlon’un bir krallığa ne de onların bir krala ihtiyacı vardı.

Onların arasında gündüzü gece etti. Gökyüzü tamamen karardığında ve herkes evlerine çekildiğinde o da evine döndü ve karısının cesedini kucakladı. Ne bir tören yaptırdı ne de başka bir insanı soktu yanına; yalnız o ve eşi vardı. Ne bir tanrının adını andı, ne de dudaklarına dua değdi; yalnız o ve eşi. Ondan üç gün evvel ölen çocuğunun yanına gömdü karısını; tepedeki ölü bir ağacın altına, dün gece üzerine ıslak pelerinini serdiği mezarın yanına; pelerin serdiği gibi duruyordu.

Evine döndü, sokulduğu bir kuytuda iki büklüm tavanı izledi. Bu, sabaha kadar sürdü; o ise uyumaya cesaret edemedi. Benim diyen hangi adam cesaret edebilirdi ki?

Sabah olduğunda ise kulaklarına gelen birkaç insan sesinden huzursuz oldu. Kapıyı açtığında tüm kasaba halkı başları önde meydana doğru yürüyordu. Anlamlandıramadığı bu manzarada kalabalığın arasına girdi ve genç bir adamı kolundan kavradı. Gencin bakışlarıysa hızla kralının yüzüne kaydı ve gördüğü yüz onu tedirgin etti. “Neler oluyor?” dedi Arlon, sesi olmasını istediğinden daha sert. “Nereye gidiyorsunuz?”

“O,” dedi, genç adam, “burada, meydandaymış. Bize söyleyecekleri varmış.”

***

Meydan kalabalıktı ama sessizdi de. Merkezde bir kayanın üzerine kurulmuş Kâhin olmayan gözleriyle süzüyordu tüm kalabalığı. Bekleyiş uzunca bir zaman aldı. Neden sonra yaşlı vücudu kıpırdadı ve taşın üzerinde bir yılan edasıyla kaydı, doğruldu. Bedeni kara bir cübbenin, başı da cübbeye omuzdan bağlı bir kukuletanın altına gizlenmişti, yüzü yalnızca gölgeydi. “Dün gece tanrılarla konuştum,” dedi yaşlı hırıltılı ve duyulması zor bir sesle. “Bir yılın sonunda ilk kez çağrıma cevap verdiler.”

İnsanlarını yine ne ile kandıracağını bilmediği bu yaratığa karşı duyduğu kin Arlon’un sol elini seğirtiyordu. Kâhin ise sözlerine devam etti:

“Tanrılar bizden utanıyor,” dedi, aynı ürkünç sesle. “Ata Ragnar bizden utanıyor. Geldiğimiz yerden, dönüştüğümüz şeyden hicap ediyorlar.”

Kalabalıktan küçük bir uğultu yükseldi. Takiben gerilerden genç bir adam, “Ne demek istiyorsun?” dedi. “Açık konuş ki anlayalım.”

Kâhin usulca başını kaldırdı, kanlı göz çukurlarını genç adama dikti. “Tanrılar kan istiyor,” dedi.

Daha fazla dayanamayan Arlon kalabalığın arasından çıktı ve “Sen kim oluyorsun ki,” diye kükredi, “sen kim oluyorsun ki koca bir halkı savaşa sürüklüyorsun.”

“Ben yalnızca elçiyim Aus’un oğlu,” dedi Kâhin. “Ya sen kim oluyorsun da Tanrı buyruğunu reddediyorsun?”

Usul adımlarla meydana çıktı Arlon ve Kahin’in karşısına kadar yürüdü. Aralarında bir kol mesafesi anca vardı ve bu yaratığa karşı duyduğu tiksinti ve de kin korkusunu bastırıyordu. Kâhin ise yaşlı ve titreyen ellerini kukuletasına götürdü, kel başını ve olmayan gözlerini açığa çıkardı. Sonra Arlon’un gözlerine baktı. Nasıl bir insan sizi yalnızca bakışlarıyla çökertebilir, boynunuzu görünmez bir elle sıkabilir? Onun karşısındayken Arlon kendini dün geceki yaşlı adammış gibi hissediyordu; aciz ve yorgun.

Gözlerini onunkilerden neden sonra aldığında kendini yapabildiği kadar toparladı ve halkına döndü. “O bir şeytan,” dedi hesap edemediği titreyen bir sesle. “O, yalnızca bizi yok etmek istiyor.”

Kâhin tekrar taşın üzerine oturdu ve gözlerini insanların üzerinde gezdirdi. “Kâfirlik,” dedi tükürür gibi, “korkaklıktan da beter bir hastalıktır. Bulaşıcıdır da.” Sonra bakışlarını Arlon’a çevirdi. “Bu adamda her ikisinden de var.”

Kâhinin sözleri karşısında halkın üzerine bir uğultu çöktü. “Ata Ragnar’ın tek düşüydü,” diye haykırdı Arlon. “Hatırlayın! Kendisi savaşmaktan yorulmuş ve çiftçiliği arzulamıştı. Yerleşilebilecek yeşil ovaları, ekilebilecek verimli toprakları… Ben size bunları verdim.”

“Sen bize çocuklarımızın ve kadınlarımızın cesetlerini verdin,” dedi, demirci Hollaz. “Kendi karını gecenin bir yarısı tanrısız bir toprağa gömdün. Belki de onların gazabını kâfirliğinle üzerimize salan sendin.”

Herkes ayrı bir ağızdan bağırmaya başladı. Biri Kâfir dedi. Biri yere tükürdü. Biri baltasını çekti. Bir diğeri yayını gerdi.

“Ben sizin kralınızım,” dedi Arlon, uçurumdan çoktan düşmüş ancak, bir dal parçasına tutunmaya çalışan adamın acizliğiyle. Hızla baltasını çekti ve “Yakalayın!” diye gürledi. “İtaat edin ve yakalayın şu iblisi!”

Ne en samimi dostu Ollo, ne üvey kardeşi Rolaz, ne de tek bir insan itaat etti. Kralın sesi gökyüzünde güneş görmüş sisler gibi dağılırken hiçbiri kâhine doğru ufak da olsa meyletmedi; biraz saygıdan, daha çok da korkudan.

Arlon’un sonuna kadar açılmış gözleri, seğiren sol eli ve sağ avucu morarana kadar sıktığı baltasının sapı, öfkesinin dışavurumuydu. Kızarmış gözlerini kâhine dikti. “Geceki kadar kibirli görünmüyorsun iblis,” dedi, sırıttı. “Bakalım söyledikleri gibi ölümsüz müsün?” Sağ elindeki kavisli baltaya küçük bir bakış attı, ardından da hızla kâhinin boynuna doğru savurdu.

Kâhinin eli hızla hareket etti ve Arlon’un bileğini kavradı. Arlon’un kütükvâri bileği yaşlı adamın zayıf ve titreyen elinde bükülürken gerilerde bir ok salındı. Usul bir ıslıkla Arlon’un sol omuzuna girdi. Bir diğer ok da sağ baldırına. Arlon’un baltası ellerinden kayıp çamura saplanırken kendisi de iki dizinin üzerine düştü.

“Öldürmeyin,” diye buyurdu Kâhin. “Kral kanında kudret vardır.”

***

Kâhin bir ay boyunca savaş vaazı verdi. Bir ay boyunca demirler dövüldü, zırhlar parlatıldı, silahlar eğelendi, savaş davulları kulakların pasını sildi, şarkılar yazıldı, unutulmuş ve unutulmamış öyküler dillere düştü, çocuklar ateşlerin etrafında koşuştu, gemiler katranlandı, miçolar ustalar tarafından eğitildi, on iki yaşından büyük oğlanların ve kızların ellerine baltalar tutuşturuldu. Bir ayda eski günlere dönüldü.

Bir ayın sonunda denize açılmadan evvel eski kral Arlon’un canı öz kızı Margrethe tarafından alındı ve tanrılara sunuldu. Arlon’un cesedi engin denizde çürümeye terk edildiğinde Margrethe Avrupa’yı titretecek bir donanma ve içine konulacak on bin savaşçıya bakıyordu. O artık Kraliçe Margrethe’dı.

Donanma bir gün sonra denize açıldı.

Margrethe usulca dalgalanan mavi enginliği izliyordu. Utanç ya da pişmanlık duymuyordu. O korkuyordu, diye düşündü. O, basamakları çürük bir merdiveni tırmanmaya çalışan bir adamdı. Babasının ölmeden önceki sözlerini anımsadı, canı alınmadan öncekileri değil, ölmeden öncekileri:

Hatırlayın! Kendisi savaşmaktan yorulmuş ve çiftçiliği arzulamıştı. Yerleşilebilecek yeşil ovaları, ekilebilecek verimli toprakları… Ben size bunları verdim.’

Evet, baba, diye iç geçirdi Margrethe. Ama hesaba katmadığın bir şey yok mu? Biz tüm bunları savaşarak elde ettik. Toprak çapalayarak ya da koyun güderek değil.

-SON-

Korkusuz Adamın Korkusu” için 14 Yorum Var

  1. Merhaba 🙂 İlk defa bir öykünü okuyorum sanırım. Daha giriş bölümünü bitirmeden “keşke daha önce denk gelseydim” dedim öykülerine.
    Harika bir giriş, çok uygun bir bölümlendirme ve muhteşem bir isimlendirme… Bir iki yerde gerek cümle kuruş şekli, gerekse ifade ettiği şey açısından sorunlu bulduğum cümleler gördüysem de öyle dişe dokunur şeyler değillerdi.
    Bu güzel öyküden dolayı tebrik ederim. Hep görmek, deneyimlemek istediğim bir sahneyi canlandırdın düşümde.

    Bir şeyi sormak istiyorum, “Biz tüm bunları savaşarak elde ettik. Toprak çapalayarak ya da koyun güderek değil.” demişsin son cümlelerde. Burasının “Biz tüm bunları savaşarak elde etmeliydik. Toprak çapalayarak ya da koyun güderek değil.” şeklinde yazılması daha uygun olmaz mıydı acaba? Çünkü, anladığım kadarıyla buradaki Vikinglerin başına gelen bela, onların savaştan ve kan dökmekten uzak kalmasıyla ilgiliydi. Haliyle, oradaki toprakları savaşarak almaları değil, ekip biçerek kazanmış onları onların lanetlenmesi için sebep olabilir gibime geldi.
    Ya da, bir şeyleri kaçırdım 🙂

    Takipte kalacağım. Sonraki seçkilerde de görüşebilmek dileğiyle.

    1. Merhabalar. Zamanınızı ayırıp yorumunuzu esirgemediğiniz için teşekkür ediyorum. Beğenmenize de ayrıca sevindim, öyle düşündüyseniz ne mutlu 🙂 Sorunuzun cevabını benden önce davranıp Sn. Muhammet vermiş, keşke daha önce davranıp ben cevaplayabilseydim diyorum. Sorun sizde, diye bir söylemde bulunmazdım başta. Sorun öyküde de olabilir, belki yeterince iyi aktaramamışımdır.
      “Biz tüm bunları savaşarak elde etmeliydik. Toprak çapalayarak ya da koyun güderek değil.” bu sizin cümleniz mesela. Bu cümle, üzerine yeni bir öykü yazılabilecek bir cümle. Daha farklı, belki daha bile güzel.
      Ayrıca sonraki öykülerimde sorunlu bulduğunuz yerleri belirtirseniz beni mutlu edersiniz, ben de düzenlemeye gidebilirim. Daha iyilerinde görüşebilmeyi umuyorum.

  2. “Biz tüm bunları savaşarak elde ettik. Toprak çapalayarak ya da koyun güderek değil.” bu cümleyle tüm belaların savaşmayı bıraktıkları için başlarına geldiğini herseylerini savaşmaya borçlu olduklarını ima etmiş. Ayrıca sahip oldukları toprakları savaşarak kazanmış oluyorlar. lanetlenmelerinin sebebi savaşarak aldıkları topraklarda savaşmayı bırakmaları. Kısacası problem sende olabilir 🙂

  3. Öyküye gelirsek öykü gerçekten çok akıcı ve guzeldi. neden sonralarin kullanımını biraz azaltmak iyi olur diye dusunuyorum. Birkaç pürüz. Dışında dediğim gibi hoşuma gitti oyku. Bende yazayım diyorum ama imla kurallarıyla uğraşmak çok güç , sonra tepki görürüm diye tırsıyorum. Birde temalar hoşuma gitmiyor pek yani düdük nedir abi. Herneyse öykü iyiydi daha iyilerini yazarsınız umarim..

    1. Merhabalar ve okuyup yorumladığınız için teşekkürler. Beğenmenize sevindim. Neden sonraların kullanımını umarım azaltabilirim. İmla kurallarıyla ilgili kısımda sanırım bana laf sokmuşsunuz 😀 Hiçbirimiz yüzde yüz hatasız yazamıyoruz maalesef, illa oluyor kusur. Ama ben okuduğum öykü tamamen hatalarla çevriliyse o öyküyü okumak istemiyorum (öykü ne kadar güzel olursa olsun). Ama sırf ben böyle düşünüyorum diye öykü yazmamak ya da göndermemek olmaz, öyle değil mi? Eleştiri almaktan ve tepki görmekten çekinmeyin. ( Ayrıca imla kuralları çok zor değil. Bir günlük bir çalışma ve uygulamayla hakkından gelebilirsiniz.)
      Temalar ise söylediğiniz gibi her birimize uyamıyor maalesef. Mesela ”Düdük,” teması beni de zorlayabilecek bir tema. Ama ben ne kadar zorlanırsak o kadar iyi diye düşünüyorum. Söylediğiniz gibi daha iyilerini yazabilmeyi umuyorum. Umarım önümüzdeki seçkilerde siz de yazarsınız.

      1. İmla hatalarıyla ilgili şunu da eklemek istiyorum: Güzel bir yemeği kirli bir tabakta sunmak gibi.
        Ve sayın site admini bu gönderiyi görüyorsan senden ricam, yorumlara en azından beş dakikalığına da olsa düzenleme seçeneği getirebilir misin? 🙂

  4. Merhaba;
    Öykünün sonundan başlayayım. Önümüze bir paradoks koymuşsun; önce babanın sözü sonra kızının sözü ve okurun aklında oluşan yorum: İkisi de haklı. Çok güzel bir finaldi. Öykünün etkisini iki katına çıkaran bir final fikrimce.
    Temayı çok güzel kullanmışsın yine. Anlatımında, yazımında göze batan bir kusur göremedim. Öykün gayet akıcıydı, konu güzeldi ve işleyiş de sorunsuzdu.
    Konu seçimindeki yaratıcılık, anlatımdaki güzellik ve akıcılık tüm öykülerinde ortak. Umarım bu yeteneğinin geri dönüşünü istediğin şekilde alırsın. Profesyonel bir yazardan pek bir farkın olduğunu düşünmüyorum. Elbette bunları iltifat dizmek için söylemiyorum. Ama güzel bir öykü ortaya çıkarmak için gösterdiğin çaba yadsınamaz.
    Unutmadan; belki başlık Korkusuz Adamın Korkusu yerine Korkusuz Kralın Korkusu olabilirdi ?
    Kalemine kuvvet.

    1. Merhabalar. Çok teşekkür ederim bu nazik, iyi dilekli ve de övgü dolu sözlerinize. Bu sözleri sizin gibi bir yazardan duymak da ayrıca bir mutlu etti beni 🙂 Öykülerimi aceleye getirmiyorum, onlara zaman veriyorum tabii kendime de. Hiç bir zaman kusursuz oldu da demiyorum, her yorumu dikkate almaya çalışıyorum. Sanırım her öyküme küçük ya da büyük yorum yaptınız, sizin katkınız da yadsınamaz. Teşekkürlerimi kabul edin bunun için de. Başlık söylediğiniz gibi Korkusuz Kralın Korkusu da olabilirdi, neden olmasın? Daha iyilerinde görüşebilmeyi umuyorum.

  5. Merhaba, öykünüzün beğendiğim yerlerini buraya aktarmak istersem her halde bütün öyküyü buraya aktarmam gerekecek 🙂 ellerinize, yüreğinize ve kaleminize ayrıca beyninize sağlık. Güzel ve başarılı bir öykü olmuş. Gelecek seçkilerde görüşebilmek dileğiyle…

  6. Merhabalar. Teşekkür ederim zaman ayırmaniza ve değerli yorumuza. Öykü hoşunuza gittiyse ne mutlu 🙂 Daha iyilerinde görüşebilmek dileğiyle.

  7. Merhaba;
    Öykünüzü çok beğendim. Atmosfer, kişiler, akış hepsi yerli yerindeydi. Başarılı çalışmalarınıza bir örnek daha okumak mutlu etti beni. Ellerinize yüreğinize sağlık.

    1. Merhabalar. Öyküme zamanınızı ayırdığınız ve değerli yorumunuz için teşekkür ediyorum. Beğenmenize sevindim, öyle düşündüyseniz ne mutlu. Daha iyilerinde görüşebilmeyi umuyorum.

  8. İçerisi bir in kadar karanlıktı, bir mezar kadar, ruhum kadar karanlıktı ve çürümüş bir leş gibi pis kokuyordu.
    Nasıl bir insan sizi yalnızca bakışlarıyla çökertebilir, boynunuzu görünmez bir elle sıkabilir?
    “Ben sizin kralınızım,” dedi Arlon, uçurumdan çoktan düşmüş ancak, bir dal parçasına tutunmaya çalışan adamın acizliğiyle.

    Kâhin(,) olmayan gözleriyle süzüyordu tüm kalabalığı.

    Bir ayın sonunda denize açılmadan evvel eski kral Arlon’un canı öz kızı Margrethe tarafından alındı ve tanrılara sunuldu.
    Başka yapıdaki bir milleti çok güzel açıklamışsın, onlar için gayet normal olan, olması gereken…

    Öykü kısa sayılmazdı, fakat hiç sıkılmadan okudum, akıcılık harikaydı. Her seçkide farklı malzemeler, farklı teknikler, farklı üsluplar kullandığınızı görüyorum, bu da yazma konusunda kaleminizin ne kadar sivri olduğunu işaret ediyor. Gelecek öykülerinizi zevkle okuyacağıma dair en ufak bir şüphe kırıntısı yok.
    Kaleminize sağlık…

    1. Öncelikle teşekkür ediyorum, ayırdığınız zamana ve değerli yorumunuza. Uzun öyküde sıkmamak, hedeflediğim şeydi başından beri. Biraz olsun başarmışsam mutluluk duyarım. Farklılık konusunda ise, ortama, ruha ve karakterlere göre üslubumu yeni bir şekle sokmaya çalışıyorum. Umarım gelecekte de söylediğiniz gibi, zevkle okuyacağınız öyküler kaleme alabilirim. Daha iyilerinde görüşebilmeyi umuyorum.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *