Öykü

Balkanski Grob

1

Sağ şeritte ağır ağır ilerleyen üstü dolu bir talikanın yanından geçerken gözleri durgun ama neşeli insanlara takıldı. Alacakaranlığın örtüsüne rağmen fark edilebiliyorlardı. Üstleri başları süslü Roman kızları arabasına bakıp kendi aralarında gülüştüler. Talikayı geride bırakırken elindeki ince dalla atın sırtını kamçılayan orta yaşlı, fötr şapkalı, sinirli görünüşlü adam dikkatini çekti. “Buralarda her an fotoğraf karesi gibi…” diye düşündü.

Havanın aydınlanmasına takriben iki saat kala Kuletepe denilen bir mesireye doğru yol alıyordu. Talikadakilerin ve yollarda gördüğü başka arabaların da varmaya çalıştığı yerdi. Bulgaristan-Sırbistan sınırında, Tuna Nehri tarafından Romanya’ya komşu küçük ama Balkanlarda hayli ünlü bir köydü. “Türbe” denilen eski bir yıkıntının olduğu yere, yakınlardaki Bulgar ve Roman köyünün haricinde başka yerlerden gelen kimseler de olurdu. Özellikle Hıdırellez vakitlerinde…

Türkiye’de Balkan göçmenleriyle tanınan bir şehrin yerel gazetesinde muhabirdi. Balkanların farklı bölgeleriyle ilgili haber dosyaları için sıklıkla seyahat ettiği olurdu. Hep merak ettiği, insanların akın ettiği Kuletepe’yi ve oradaki meşhur “Türbe”yi nihayet görme fırsatını elde etmişti.

Yolun çatallaştığı mıntıkadan Tuna tarafına döndüğünde yüksekçe bir tepe üzerinde ancak temel duvarları kalmış burç, kule yıkıntısına benzer bir harabeyi uzaktan gördü. Etrafını saran panayır kalabalığı ve rengârenk dilek çaputlarının süslediği ağaçları meşalelerin, fenerlerin ışığında gördü. Arabasının farları “Martolos Baba” yazılı bir levhanın dibinde kendisine el sallayan yaşlıca bir adamı aydınlattı; “Osman Amca’yı da bulduk.” diye söylendi. Burasıyla ilgili kendisine bilgi vereceğini söyleyen, daha önce de birkaç kere röportaj yaptığı yerel tarihçilerden biriydi, Türk ahalidendi.

Osman Amca’nın eliyle işaret ettiği tarafa saparak arabasını uygun bir yere bıraktı. Selam sabah faslı eşliğinde “Martolos Baba Türbesi”ne doğru ağır ağır yürürlerken Osman Amca daha şimdiden anlatmaya başlamıştı: “Buraya çok hürmet gösterirler. Hristiyanı da Müslümanı da gelir ziyaret eder.”

“Hıdırellez zamanları mı sadece?”

“Başka zamanlarda da gelen olur. En çok Hıdırellez zamanı gelirler. Buradaki ziyarete uğrarlar.”

O esnada yan tarafından geçtikleri bir minibüsün dibine oturmuş bir grup genç dikkatlerini çekti. Gençlerin elinde çay bardağından daha ufak bir bardak vardı. Bardakları birbirlerine doğru uzatarak bir anda kafalarına diktiler. Muhabirin tuhafına gitmişti:

“Türbe yakınlarında nasıl böyle bir şey yapıyorlar? Buranın insanlarını inançlar konusunda hassas zannediyordum?”

“Bu da bir nevi inanç. Batıl inanç ama kısmen bir dayanağı var. Kesinlikle bu kadar yakında içki içen göremezsin. Ama burada bir küçük kadeh rakija yuvarlayan var hala.”

“Neden?”

“Martolos Baba’yla ilgili. Martolos Baba buranın yakınlarına yerleştiğinde burada rakija üretenler varmış. Adamların rakijalarını suya dönüştürdüğü anlatılır durur.”

“Bu efsaneye binaen demek…”

“Balkanlarda birçok şey efsanelere riayet eder. Ama bu gerçekten dayanağı olanlardan.”

“Nasıl yani?”

“Kuletepe civarında yirmi yıl önce falan bir kazı çalışması yapıldı. Kulenin askeri amaçlı olduğu ortaya çıktı. Sonra da alakasız bir şekilde hayli eskiden kalma bir rakija imbiği ve fıçılar bulundu. Kaçak üretim amacıyla askeri amaçla kullanıldıktan çok sonra başka birilerinin kullanmış olabileceğini söylediler. Ancak ahali buralarda inanmak istediğine inanır. Martolos Baba efsanesini daha da sarsılmaz hale getirdi.”

Türbenin etrafı meşalelerle, alev yığınları ve fenerlerle çoktan gün ortasına dönmüştü. Alacakaranlığın puslu, karanlık örtüsü burada sıyrılıyordu. Muhabir artık sadece dört duvarı, iki penceresi ve bir kapısı kalmış, tepesi olduğu gibi açık eski kule harabesinin önüne geldiğinde yer yer otlanmış asırlık duvarları seyretti. Sonra kapının hemen yan tarafında ufak mermer bir blok ve ondan daha eski sarıklı mezartaşı dikkatini çekti.

“Martolos Baba?”

“Ta kendisi. Eskiden bu blok yokmuş. Öldüğünde mezartaşı falan istememiş ama köylüler mezar yerini hiç unutmamış her Hıdırellez’de gelip mum yakmışlar, çaput bağlamışlar. Çok sonradan bu mezartaşını kondurmuşlar. Daha sonra Bulgar bir işadamı dileği kabul oldu diye mezarın üstüne bu bloku yaptırdı on, on beş sene önce.”

“Peki, kim bu Martolos Baba?”

“İşin aslına bakarsan kimse bilmiyor. Ama yine de dillerinden düşürmezler.”

“Gerçekten yaşamış mı?”

“Bize sorarsan evet. Ama kayıt, belge, bilgi yok pek. Söylenceler var. Söylencelerde yer alan bilgi kırıntıları var…”

“Martolos adını taşıması gibi mi?”

“Evet. Osmanlı’nın savaş zamanı faydalandığı, başka işle uğraşan ama çağrıldıklarında göreve giden, silah taşımalarına izin verilmiş gayrimüslimler. Martolos Baba’nın da adından mülhem onun bir dönem Hristiyan olduğu, martolosluk ettiği, ihtida ettiği düşünülüyor. Düşünülüyor zira martolos yazılan Müslümanlar da var. İki taraf da paylaşamaz. Biri Hristiyanlar arasında hala yaşayan “para almadan papazlık yaptı” söylencesine sarılmıştır. Diğer taraf ise yine hiç para almadan sevabına hocalık, imamlık yapması söylencesine. Hikayeler birbirine geçmiş durumda. Bununla birlikte bir bilgi kırıntısını ben bizzat kendim ortaya çıkardım, gazetelerde de yazdılar.”

“Nedir?”

“1600’lerin başında Osmanlı-Avusturya savaşları sırasında dönemin Semendire Paşa’sının bu mıntıkadan bir sancak beyine yazdığı mektup. Bu mektup Sofya’da bir tarih araştırmacısının komünist idareden bile sakladığı şahsi arşivinden çıktı.”

“İçeriğinde ne yazıyor?”

“Eflak voyvodasının isyankâr tutumundan bahsedilerek Semendire Sancağı’nın en uzak mıntıkalarına bile öbek öbek martoloslar gönderildiğini, grupları ve adamları kendisinin bizzat ayırıp seçtiğini yazıyor. Her nasılsa yok edilmemiş mektup, genelde böyle şeyleri el altında tutmazlar pek. Mektupta bu amaçla Kuletepe denilen yerdeki gözetleme noktasına; Dayko, Tatar, Budin Çakalı Ahmed, Şenlikçi Yorgi ve Çoban Hacıali isimli beş martolosun gönderildiği bilgisi yer alıyor.

“Martolos Baba’yla ilgisi?”

“Doğrudan yok. İstanbul’daki arşive de gidip geldim. Bu köyle alakalı bakılabilecek tüm vesikalara baktım. Tabi bulabildiklerim ve ulaşanlara. Buradaki yerel arşivleri de az çok biliyorum. Bu mektup haricinde buraya gönderilen hiçbir martolosun belgesi doğru dürüst yok. Kuletepe civarında voynuk yazılan, Çingene Sancağı’na dahil olan falan var ama martolosa pek denk gelmedim.”

“Sonuç olarak?”

“Martolos Baba bir Hıdırellez zamanı can vermiş efsaneye göre. Belgelere göre buraya gönderilen ve burada ölen martoloslardan biri olmalı.”

“Hikâyenin tam halini merak ettim…”

“Martolos Baba, Hıdırellez vakti öncesinde, seneler seneler önce çıkıp gelmiş buralara…”

 

2

Emir üzerine pür silah dört adam, Lütfü Paşa’nın konağının bulunduğu bayırı hızlı adımlarla tırmanıyordu. Gelip geçen askerlerden, konak ahalisinden tanış olduklarını duraksamadan hafifçe başlarıyla selamlayıp geçiyorlardı. İçlerinden esmer, gözleri hafif kısık olanı, en önde giden pala bıyıklı, ecel perçemi omzuna dek inen uzun boylu olana seslendi:

“Ay Dajko! Paşa Baba bizni neşin bizzat şagıra?” (Paşa Baba bizi niçin bizzat çağırdı?C)

“Ne bileyım more? Çagirtın martoloslari bizzat mülaki olacagim demış, gerisinı dememış… Sallanmayin!”

“Bek aruv ama bizim şoban kayerde?” (Çok iyi ama bizim çoban nerede?)

“Kafasi hep dumanlidir onun. Paşa ne derse deriz ona da. Buluruz elbet…”

Paşa’nın konağına girdiklerinde en az Dajko kadar uzun boylu, siyahi bir ağa el pençe divan gelenleri karşıladı. Kendisini takip etmeleri manasına gelen bir baş jestiyle martolosları ardına taktı. Konağın ücrasında küçük bir odada Lütfü Paşa’yı ayakta bekler vaziyette buldular. Görülmeye değer bir saygı ile el etek öpüp el pençe divan durdular.

Lütfü Paşa hiçbir tepki vermeden gelenleri süzdü. Sakin sakin konuştu: “Buraya gelişiniz aşikar olabilir. Ama buradan çıkınca nereye gittiğinizi, niye gittiğinizi kimseye söylemeyeceksiniz. İşi sağlama almak gerek. Bu yüzden beyleriniz, çavuşlarınızla değil, doğrudan sizinle irtibata geçtim. Bir diğer martolos grubuyla zinhar temas etmeyesiniz!”

Hep bir ağızdan çıkan: “Emredersiniz paşa hazretleri!” sözü odada çınladı. Paşa gülümsedi: “Size itimadım tamdır. Bu yüzden huzuruma sanki kapu halkımmışçasına silahlı çıkmanıza izin verdim. Gelirken kapu halkından tek bir muhafız, korkunç deli süvarilerinden herhangi bir kişi gördünüz mü konakta? Bilerek dışarıda tuttum. Size olan güvenimi göstermek için. Sizin de benim vereceğim emre bu derece riayet edeceğinize adım gibi eminim!”

“Başımızla birlikte paşa hazretleri!”

Paşa’nın yüzündeki gülümseme döndü: “Nemçe kâfiriyle cenk kıyasıya sürüyor. Bir yandan da Voyvoda Mihail keferesi gün geçtikçe gücünü arttırıyor. Eflak, Erdel, Boğdan… Hep onun hükmü altında. Tuna Nehri’nden öteye tasallut olması ihtimali vardır…”

Voyvoda Mihail’in adı geçer geçmez her birinin gönül teli hiddetle titredi. Zira Köprü Faciası da denilen korkunç baskın hala hatırlanıyordu. İçlerinden belli belirsiz: “İyi ki çoban gelmemiş bizimle” düşünceleri geçti. Martolos yazılsa da Çoban Ali’nin bir vakitler akıncılık ettiği, o korkunç faciadan sağ kurtulan birkaç akıncıdan biri olduğu biliniyordu. Dajko boşuna onun için kafası dumanlı dememişti. Zira Çoban Ali hala o faciayı an be an yaşıyor, sürekli dalıp dalıp gidiyordu. Voyvodanın bahsini duyduğu vakit sinir krizleri geçiriyor, kendini harap ediyordu. Diğerleri için bu sadece basit bir acı hatıraydı ama aslında ne kadar derinde bir yara olduğunu bir tek Dajko biliyordu. Zira bir içki sofrasında ağırlığı altında ezildiği korkunç yükü bir tek Dajko’ya anlatmıştı. Dajko içlerinde en gedikli olanıydı. Ötekiler gibi başka bir meslekle iştigal etmezdi. Savaşta sefere giden, hazarda bulunduğu mıntıkada dalkılıç gönüllü olup haydut takiplerine iştirak eden bir deli yiğitti. Bosna sancağından kopup gelmesi haricinde kimse kendisini doğru dürüst tanımazdı. Hakiki adını bile kendisi dışında pek bilen yoktu.

Paşa konuşmasını sürdürdü: “Tuna Nehri boylarında Kuletepe nam mıntıkaya muvasalat eyleyeceksiniz. Havalar ısınmıştır, sefer mevsimidir. Ola ki Eflak kâfiri üzerimize o mıntıkadan asker çeker. Bu nedenle kimse casusluk etmesin diye martolosları takım takım bizzat buraya çağırttım. Siz giderken başkaları gelecek. Kimse nereye gittiğini bilmiyor kendi bölgesinden başka. Sizin mıntıkanız da Kuletepe. Ben sizi bizzat ulak gönderip çağırana dek yerinizden kıpırdamayacaksınız, düşmanı görende haber uçuracaksınız. Oranın bağlı olduğu sancak beyi de haberli. Belki bir seneyi mütecaviz orada kalacaksınız.”

Üzerinde türlü fişeklik ve barutluk olan, eli yüzü de ekseriyle ateşte ütülmüşe benzeyen martolos –Şenlikçi Yorgi- sordu: “Destur var midır paşa hazretleri?”

“Söyleyesin…”

“Tuna Nehri boyunca her yer adam doli. Biz ayrıca gözcü gider isek var midır sebebı?”

“Elbette var. Tımar, yurtluk sahibi kimselerin askeri vardır ama onlar nihayetinde muhafızdır. Mihail zebanisi varıp gelmeden, Tuna boylarını daim gözleyecek kimseler lazımdır bana. Mukavemete geçmeyip anında bana gelip haber uçuracaksınız.”

Yine hep bir ağızdan: “Emredersiniz paşa hazretleri.”

“Başka diyeceğiniz bir şey var mıdır?”

Martoloslar suskun kalınca Lütfü Paşa çekilebileceklerini gösteren bir el hareketi yaptı. Martoloslar el pençe divan vaziyeti bozmadan boyun eğip geri geri odadan çıktılar. Konağı terk ederken bayırı acele acele tırmanmakta olan Çoban Hacıali’ye denk geldiler. Gözleri yine içip içip sızmış misali mahmurdu ama ağzına içki koymadığını bilirlerdi. Kendisini harap ettiğinden epey bir süredir ne rakija ne de şarap içerdi.

“Paşa çağırtmış. Niçin haber vermezsiniz be Dajko?”

“Bulamadik senı, koca paşa bekler mı? Vazife verdı giderız buradan uzaga…”

“Ne yana?”

Dajko’nun canı sıkıldı. Kötü bir haber verirmiş gibi ağzını açtı: “Tuna boylarına…” Çoban Hacıali’nin o faciayı hatırlattığı için Tuna boylarından nasıl kaçtığını, bahsi bile geçince kendisini kötü hissettireceğini biliyordu. Unutmak için ta Semendire’ye gelerek martolos yazılmıştı. Tuna Nehri’nden sağ kurtulabilen son akıncılardan olduğundan pek müteessir olmuştu. Yine de kafasını büktü: “

“Emir emirdir be. Gideceğiz mecbur, ne yapalım…”

“İster isan sen kal. Diyelım senın içın hastadır?”

“Gereği yok Dajko. Zaten size alıştım. Siz olmadan sıkılırım.”

Yegâne dostlarını, çocukluk arkadaşlarını nasıl kaybettiğini vaktiyle Dajko’ya anlatmıştı. Akıncı oğlu akıncı olduklarından hep birlikte büyümüşlerdi Silistre sancağında. O facianın ardından kimi kimsesi kalmamıştı Çoban Hacıali’nin. Ezkaza tanıştığı bu birkaç martolos haricinde konuştuğu kimse yoktu.

 

3

            Kuletepe uzaktan sökün ettiği esnada ortalık çoktan kararmıştı. Bu civardan bir ara geçtiğini şöyle böyle hatırlayan Hacıali’nin rehberliğinde günlerce at sürmüşlerdi. Dajko söylendi: “Kalacagiz belki bir sene. Lazım gelir bize bir rakija imbigi…”

Diğer martoloslar Dajko’ya şaşkın şaşkın baktılar. Budin Çakalı güldü: “Han yahut meyhane vardır elbet. Sanki yokluğa gidiyormuşuz gibi konuşuyorsun Dajko.”

“Ne vakıttan ne vakıta akça alırız meçhul bre. Ama rakijayi yapar isek kendimiz ederız istifade. Yaşar giderız!”

“Bizi gözcülüğe göndermişler, sen daha destur bismillah rakija derdine düştün be Dajko!”

“Deme üyle rakija hayat verır more!”

“Desene kadın!”

“Yok more! Olsa kari çalardi kalan ömrüni!”

“Niye öyle diyorsun yahu? Kadın sesi hayat bahşeder hayat!”

“Bana kadin övene bak! O kadar olsa matah çıkmaz idın kendi karinin koynundan. Gelmezdın buralara te Budin’den!”

“Keyfimizden gelmedik a Dajko! Kırk kere anlattık. Bana boşuna Budin Çakalı dememişler. Mücerredliğimizi nihayete erdirmiştik. Erdirmiştik erdirmesine de ben çakalım karşımdaki tilki çıkı ne edersin?”

“Yagli kapiya atmış idın kendıni! Karinin babasi Macar beglerındendi. Müslüman olmana ragmen güvey almış seni!”

“Göbecikler atıp gerdan kırarak almadı ya! Kızıyla yaşadığımız o sergüzeştten sonra… Hem bir de çocuk vardı ortada.”

İlk defa sohbete karıştı Hacıali, pek huyu olmadığından diğerleri hayli şaşırdı: “Çocuğun mu vardır?”

Budin Çakalı şaşkınlığını belli etmek istemedi, muazzep olduğunu az çok tahmin ettiğinden üstelemedi: “Kızçe verdi bir tane Allah bize.”

Dajko yine karıştı lafa: “İç güveysiydi be more. Kalır idı beg köşkünde. Nasıl becerdı bilmem kovdurdi kendıni!”

Tatar atıldı birden: “Kayerden kayerge! Aytasın mı?” (Nereden nereye! Söyler misin?)

Budin Çakalı güldü: “Koca Macar beyi kızını benim gibi mücerred kopuğun önde gidenine öylesine verecek değil a? Bir şart koştu. Kızının ve doğacak çocuğun itikadına karışmayacaktım. Kabul de ettim. Yağlı kapıyı tepecek değilim ya? Bizim kıza kafamın güzel olduğu esnada eski bir Macar türküsü öğretmiştim. Ortodoks köylülerin Macarları yendiği neşeli bir türkü. Kilisenin papazı beni çağırttı. “Bre adam, kızçene Ortodoks türküsünü sen mi öğrettin?” diye sordu. Evet dedim. Turp gibi kızardı bozardı: “Bre ahmak herif. Sen bu türküyü kızçene öğretmişsin de kızçenin dedesi, vaktiyle bir alay Ortodoks kesti!” demesin mi? Bu mevzu kızın babasına aksetti. Paşasından imamına herkesle arası iyiydi namussuzun. Önce boşattı sonra da kovdu beni!”

Martoloslar kahkahalarla güldüler. Hacıali bile bir nebze güldü. Kör karanlığın içinde bu şekilde gülmesi adamları tedirgin etti. Budin Çakalı bu gülüşten cesaret aldı: “Hacıali! Sahi senin bir mevzun vardı. Ne sen anlattın, ne Dajko söyledi. Üstelemedik ama çok da bilmeyiz. Madem sen sordun ben de sana sorayım, bize anlat derdini be kardaşlık!”

Hacıali sustu. Ne diyeceğini tetikte bekliyorlardı. Hiç beklemedikleri bir sakinlikle karşılık verdi zira önceden sordukları zaman hayli fevri davranmıştı:

“Ben o senelerde Silistra’daydım. Nemçe harpleri başlamadan evvel. Mihalli akıncılarındandım. Medrese görmüşlüğüm de vardı ama olmadı. Hazarda çobanlık, seferde akıncılık yoluna sürüklendik bir kere. Tuna boylarının bataklıkları, sazlıkları meşhurdur. Eşkıya yuvasıdır. Neresi batak, neresi sağlam bildiğimden sık sık gelip geçenlere iştirak ederdim.

Eflak tarafında bir pınar vardı, ahalinin suyunun şifalı olduğuna inandığı bir yerdir. Oraya düştü yolum. Eflak köylerinden birinden bir kızcağıza rastladım. Ürküp kaçar sandım kaçmadı. Tuna bataklıklarında eşkıya kovalamışım o kadar, kıza sezdirmeden köyüne dek takip ettim. Geceyi ormanda geçirdim. Kız da fark etmiş beni meğerse. Her gün akşama yakın pınara gidip geliyordu, ben peşindeyim. Açlıktan öleceğim ama kursağı düşünen kim!

Üçüncü gün pınarın başında düşüp bayılmışım. Biri beni ta taşın oraya sürüklemiş, su içirmiş. Ellerini hissettim, tuttum yakaladım. Bir de baktım Eflaklı kız! Bohçasında ekmek getirmiş, peynir getirmiş. Bahçesinden yolduğu otları getirmiş. Karnımı doyurdum ama çoban sofrası değil sayın ki padişah ziyafeti! Pınara sık sık gelip giden olduğundan onun biraz aşağısında, Tuna Nehri’ne de yakın bir mıntıkayı bellettim. Köylüler bizi öğrenmesin diye. Adı Diana imiş, ben Eflaklı derdim. Birbirimizin dilinden anlamıyoruz, ben birkaç kelime Ulahça ya bilirim ya bilmem. Ailesi, köylüleri şüphelenmesin diye yedi günde bir orada bir araya geliyoruz. Bazen gelemiyor, günler geceler boyu bekliyorum. Böyle tenhada görüşmelerle, buluşmalarla geçti zaman.

Sonra Nemçe harpleri patladı işte. Eflak Voyvodası kendi sancağını açıp ayaklandı. Ben Eflaklı’ya ulaşamadan diğer yoldaşlarla silahlanıp diğer akıncılara iştirak ettik. Voyvoda Mihail, Eflak’tan kaçtığı vakit ben de fırsat bulup onun köyüne gittim. Akıncı kolları tarumar etmiş mıntıkayı. Denk geldiğim akıncı kollarında esirlere bakınıyorum. Köyüne vardığımda kimseyi bulamadım. Ölüsüne bile rastlayamadım. Deli gibi dolanırken civarda o bizim buluştuğumuz mıntıkada saklanırken buldum. Hiçbir şey demedi. Atımın terkisine attığım gibi mensubu olduğum akıncı koluna geri döndüm.

Arkadaşlarım, Silistra’da benimle birlikte doğup büyümüş diğer akıncılar pek sevindi. “Kavuşmuşsun” dediler. “Silistra’ya döner dönmez nikâhınızı kıyarız, düğün de ederiz, varsın harp sürsün. Kâfirler kaçmıyor ya!” dediler. Tatarların toyuna denk olacaktı.

Bükreş’e artçıları bıraktıktan sonra sadrazamın emriyle ordu Tuna’ya geri döndü. Biz en arkadaydık. Yergöğü’ne köprü kuruldu acele. Lakin bir anda duraksadık. Ordu kıpırdamıyor. Öğrendik ki sadrazam tahsildar koydurmuş köprüye, serdar payını erkenden topluyor gelenden geçenden. Asker karşı çıktı. Ardımızda düşman varken bu nice iştir, Tuna’nın geçilmesini bekleyemedi mi Sinan Paşa diye söylenmeye başladık. Kararından vazgeçmedi. Ordu ağır ağır ilerliyor. Biz arkadayız. Gelen giden olur mu diye düşünürken bizim birlikler köprüden geçmeye başladı. Ben de köprüdeydim. Eflaklım da hemen ardımdaydı, belime sarılmıştı.

Birden o sessizliği cehennem gürlemeleri bozdu. Ağır toplar. Gülleler, tüfenk misketleri ve oklar yağmur gibi üzerimize yağmaya başladı. Ne geri gidebildik ne ilerleyebildik.  Kimimiz nehre yuvarlanıyordu kimimiz ateşe tutulup ölüp gidiyordu. Bir anda köprü çöktü. Eflaklımın, arkadaşlarımın ya kanlar içinde ya boğularak akıntıya kapıldıklarını gördüm. Eflaklımı tutmaya çalıştım, tutamadım. Her çırpınışta su yuttum, balçık yuttum. Ellerini bana doğru uzattığını, yosunları, çamurları tuta tuta yitip gittiğini gördüm en son. Sonra benim de gözüm karardı.

Karaya vurduğumda tutup çıkarmışlar. Kendime geldiğimde kalanları sordum. Kimse kurtulamamış. Ya nehir almış, ya öteki yakada ateş yağmuruna tutulup can vermişler. Akıncı Ocağı ortadan kalktı dediler. Benim gibi bir avuç kılıç artığından gayrı kurtulan olmamış. Tuna boylarında dolanıp cesetler içinde Eflaklımı çok aradım ama bulamadım. Tanıdık hiçbir yüze rastlamadım. Kimsem kalmamıştı. O koca nehir gözüme mezarlık gibi görünür oldu. Daha da ötesi… Sanki mezbaha. Ölüm ve kan kokuyordu. Ben de kaçtım. Alabildiğine uzaklaştım Tuna’dan. Talih yeniden o uğursuzun kıyısına sürükleyesi varmış demek…”

Martoloslar bu konuşmalarının ardından kısa sürede sessizliğe gömüldüler. Adeta bir yas havası vardı. Hacıali yeniden ölüm sessizliğine büründü. Çobanın kulağında meçhul sesler ve hatıralar yeniden canlanmıştı. Unutmak için yolda bir yerlerde rakija doldurttuğu kırbasından bir yudum aldı.

Biraz uzakta belli belirsiz ışıltılarıyla derme çatma kulübelerden, arabalardan, çadırlardan bir yerleşke görülüyordu. O yerleşkeden martolosların olduğu yere doğru zayıf bir ışık kaynağı sallana sallana yaklaşıyordu. Dajko söylendi: “Nedir bu more?”

Tatar gözlerini kıstı –aralarında en keskin gözlüsüydü-: “Körmeyim! Kop karannık! Kece kece aylanan fenerli evliya bolmasın? (Görmüyorum! Çok karanlık! Gece gece dolaşan fenerli evliya olmasın?)

Martoloslar hep bir ağızdan kendi itikatlarınca birkaç dua mırıldandılar. Yollarda geceleri zayıf ışık huzmeleriyle dolaşan ermişlerin, evliyaların hikâyeleri Bosna’dan Edirne’ye her mıntıkada anlatılırdı. Koştura koştura yanlarına gelen fenerlinin basit giysilere bürünmüş çingenelerden biri olduğunu gördüler. Martoloslar ışıksız at sürdüklerinden diplerine kadar yanaşıp feneri başının üstüne kaldırdı:

“Siz miydiniz be! Allah kahretmesin!”

Dajko: “Kimsın be more? Gecenin bir vaktı ne gezersın elınde fenerle?”

“Yanko derler bana. Buradaki obanın çeribaşısıyım. Karanlıkta fenersiz at sırtında dolaşanlar var dediler, bakmaya geldim buracığa. Mezar ‘ırsızı sandım sizi. Yada daha kötüsü!”

“Mezar hırsızi? Mezar hırsızinden fenasi ne more?”

“Bu ara mezarlar eşelenir, mevtalar kaybolur. Çakallar falan eşmiştir diyoruz ama pek öyle görünmez. Kabir kaçkını diyenler var…”

“Zaten Rumeli’nin hortlagi cadisi eksik olmaz. Biz de seni fenerli evliya sandık more!”

Yanko cüssesinden beklemeyecek gürlükte bir kahkaha savurdu: “Abe benden ermiş olsa cehennem zebanileri işsiz kalırdı, hesap edesin oradan!”

Yorgi seslendi: “Baklacı Yanko sen misın be?”

“Benim eski lakabımı sen nereden bilirsin?”

“Dünya küçük bre! Benim ben! Şenlikçi Yorgi!”

“Desene be kardeş!”

Yorgi atından inerek Yanko’yla kucaklaştı. Lakapların isimlerden daha belirgin olduğu bir coğrafyanın insanlarıydı. Sonra diğerlerine tanıttı: “Tuna boyunca dolandığından çok akıncının, martolosun yardımcısıdır. Kırk yerde gözü kulağı vardır, epey oldu görüşmeyeli! Bakla falı bakardı eskiden. Falcılık ayağına girip çıkmadığı yer kalmadı!”

Dajko birden söze girdi: “Köy ne tarafta?”

“Arkamdaki bizim kaldığımız yer. Kulenin epey aşağısında kalır köy.”

“Rakija için kazan var midir köyde?”

Yanko anında tüccarlaşmıştı: “Gerek yok köye. Lazımsa ben bulayım size kazan. Ucuza hem de.”

“Sen de her yol var midır be Yanko?”

“Gecenin bir yarısı at sırtında dolaşan sizlerden bana ne? Gariban Yankocuk’tan da size ne?”

Martoloslar el mecbur Dajko ile Yanko’nun peşine takıldılar. Çingene hala ışıkları yanmakta olan büyükçe bir barakadan içeriye daldı. Dışarıya çarpan kokudan burasının meyhane olduğunu anladılar. O esnada barakalardan birinin penceresinden kafasını uzatan bir at hepsini hayrete düşürdü. Yanko da yanında iki iri yarı gençle dışarıya çıkmıştı. Budin Çakalı kendini tutamadı: “At mı bakıyor pencereden? Ben mi yanlış görüyorum?”

Yanko önemsiz bir şey olduğunu gösteren hafif bir jest yaptı: “Ha… Bizim Bekrija o. Boşo’ların atı. Çok yaşlandı o da… Neyse siz bekleyin biz size kazanı getirelim.”

Eğri büğrü barakaların arasında kaybolan Yanko takımı, bir süre sonra iki parça kazanı, imbik takımıyla birlikte baraka meyhanenin önüne çıkageldiler. Dajko parayı sayarken Tatar usulca fısıldadı: “Kesin çapul eteler!” (Kesin çaldılar!)

Dajko güldü: “Boş ver bre alan razi satan razi!”

Yanko da keyifli keyifli güldü: “Gitmeden önce bizdeki rakijadan ikram edelim!” dedi. Rakijalar içilirken Yanko ağzından bir laf kaçırıverdi: “Biz de iş çok. Ama büyük vurgun yaparız yakında. Buranın üç konak ilerisinde Osmanlı’nın gözcü palankası var. Boşaltıp yıkacaklar, başka yerde kurulacak. Orada iyi kalite barut saklarlar. Onları alacağız…”

Dajko hiç renk vermedi. Sırıtarak sordu: “Nasıl alacaksınız?”

Yanko yine alelade bir şey cevaplar gibiydi: “Talikayla gidip alacağız.”

Martoloslar kazanlar ve imbik takımı ile kuleye doğru ilerlerken Dajko, Budin Çakalı’na emretti: “Şu Yanko’nun dedıgi palankaya gidıp uyar oradakileri. Bu vakitler olsunlar dikkatli! Üç hırsız palankanın boşaltilmasını müteakiben barut ambarına girecek dersin.”

“Siz nereden biliyorsunuz derlerse?”

“Adamlarla karşılıklı rakija içtik üyle ügrendık dersın more!”

Kulenin büyük, çivili kapısına varınca kilitli olduğunu gördüler. Birkaç kez zorlasalar da kapı açılmadı. “Bir bu eksikti!” diye söylendiler. Şenlikçi bir ara: “Bende biraz barut var ama…” deyince, Dajko sunturlu bir küfür savurdu: “Oldu more! Eflak kafiri geldı diye ayağa kalksin millet gece gece!”

Tam sessizliğe gömüldükleri bir anda elinde büyükçe bir metris tüfeğiyle hayli yaşlı bir adam çıkageldi:

“Siz kimsınız more?”

Martoloslar ilkin huzursuzlandılar, ancak karşılarındaki iki büklüm, eli tüfekli ihtiyar korku uyandırmaktan ziyade gülünç hislere yol açıyordu.

Dajko karşılık verdi: “Bizi buraya Semendire Paşasi yolladı, sen kimsın be dedo bu vakıtte gezesın elinde tüfenk?”

İhtiyar güldü: “Adımı nereden bildınız? Dedo derler bana! Semendire Paşasi’nin mektubuni sancak beyimiz okudi. Ben bu kulenın bekçisıyım. Hep birlıkte kalacagiz!”

“Martolos musun senda?”

“Eski akıncılardanim. Burada yaşarim, bekçilık ederım sancak begimizin kapisinda.”

“Dışarı niçın çıkmış idın?”

“Ses duydum more! Hayvanlar geldi sandim çıktım bakmaga. Zaten kabir kaçkını musallat olmuş dedıler. Tedirgin oldum…”

“Çakallar ölüleri çıkarir yer be Dedo. Siz de sanirsiniz kabir kaçkini. Söyleyesin insanlara buni.”

“Hiç düşünmemış idım. Zaten çakal sesi duyar idım hep sagda solda… Ama kabir kaçkini görmüşlügüm de oldugundan emin olamadim. Kanli kefenini savura savura yürür bunlar more!”

“Ayde Dedo ayde! Kapiyi aç da uyuyalim uzun yoldan geldık!”

 

4

Martolosların günleri kulenin civarında geçiyordu. Dajko’nun yaptığı rakijanın, Dedo’nun bıkmadan usanmadan gençlik günlerinde geçen akıncı beyleri ve serdengeçti menkıbelerinin süslediği sohbetler, bir yerden sonra bu sakin mıntıkada tıpkı Hacıali’nin suskunluğuna benzer bir sessizliğe dönüşmüştü. Hacıali de sık sık Tuna Nehri’ni görmemek için kulenin tepesine çıkıyor, Eflak ormanlarını seyrediyordu. Nehrin tanıdık şırıltısı ve ara ara kıvrımlarının gözüne çarpması haricinde pek rahatsızlık duymuyordu.

Bir gün Dedo’nun köy tarafından hayli keyifsiz ve üzgün bir vaziyette döndüğünü gördüler. Eski anılarını anlatmaya kalkmadığından suskunluğu diğer martolosların dikkkatini çekmedi. Ancak Dajko’nun merakını celp etti.

“A bre Dedo? Niçın oldun büyle mahzun? Ne sıkti canıni?”

“Sorma be. Benim kari vefat edeli oldu hayli. Köyde yoktur cami, kalır ücrada diye. Arada bir ocalardan birinin yolu düşerse okurlar dua. Hayli zamandır suhte bile geçmedi. Bir Kur’an, dua okutamadim ardından.”

“Ne üzüleysın, okuruz biz.”

“Okur musunuz be?”

“Bizım Hacıali’nın vardır kagit, mürekkep yalamışlıgi.”

Hacıali’yi aşağıya çağırdıklarında ilkin latife ettiklerini sandı. Ancak Dedo’nun kendisinden cidden bunu beklediğini görünce ellerini açıp duaya başladı. Dajko ile Yorgi’nin haricindekiler de ellerini açtılar.

Dua faslı sona erdiğinde Dedo’yu yine mahzun gördüler. Kafasını sallayarak, çekine çekine konuştu: “Ayde benim kariya ettinız dua. E köydekiler ne yapsin? Onlarin dogmuşlarina, ölmüşlerine kim okuyacak?”

Dajko birkaç köylüden bahsettiğini düşünerek o köylülerin de gelebileceğini, onlar için de okuyacaklarını söyledi. Lakin koşa koşa köye giden Dedo’nun ardında belki elli civarında inanla çıka geldiğini görünce kısa bir pişmanlık yaşadıysa da insanları üzmek istemedi. Dua faslı hava kararıncaya kadar sürdü.  Hacıali yorgunluktan ölüp bitse de işin altından kalktı. Köylüler kendisine ve duaya katılan martoloslara biraz para, çokça yiyecek vermek istedilerse de ne dünyalıkta artık umarı kalmamış Hacıali istedi, ne de Dajko kabul etti. “Ahaliyi haraca kestikleri” dedikodusu çıkar diye düşünüyordu.

Para veya hediye kabul etmediklerini söyleyince köylüler dualarla martolosların ellerine sarılıp öpmeye başladılar. Sürekli: “Bunlar mübarek kişilerdir!” deyip duruyorlardı. Dönüş yolunda köylüler bu mübarek kişilerin kaldığı yerdeki rakija kazanına bir anlam verememişlerdi. Ancak kısa sürede kendi aralarında duayı okuyan bu mübarek kişinin oradaki sarhoş takımını yola getirdiği, çünkü kazandaki rakijayı suya dönüştürdüğü şeklinde bir rivayet türedi.

Dedo bir gün ardında başka mıntıkalardan genç, yaşlı Hristiyan köylülerle çıkagelince Dajko hayli sinirlendi: “A bre hep sen kışkırtirsın bunlari! Dedo sen burayi sanirsın dergâh hem tekke! Sabahtan akşama rakija götürürüz burada, sen getirirsın köylüleri duaya!”

“Sevaptır be. Bu garibanların da kilisesi var ama papazlari yoktur. Vardir içınızde Hristiyan itikatına göre dua bilen elbet!”

Dajko köylülerin kolay kolay dağılmayacağını anlayınca bu sefer Şenlikçi Yorgi’yle başladı duaya. Yorgi aklında kaldığı kadarıyla İncil’den pasajları gelişigüzel okurken Dajko da arada bir sınır boylarında düşman komutanlarını kızdırmak için çatra patra konuşabildiğinden Latince cümleler savuruyordu. İkilinin duasının köylüler arasındaki etkisi muazzamdı. Dua merasiminin ardından Hristiyan köylülerin de para ve yiyecek sunmalarını kabul etmediklerinde yine bir ellere sarılma ve övgü faslı yaşandı. Hristiyan köylüler arasında daha dönüş yolunda adı meçhul azizlerin ve binanın içinde gördükleri rakija kazanıyla ilgili rakijayı suya dönüştürmelerinin hikâyeleri anlatılır olmuştu.

 

5

Çoban Hacıali’nin yine uyuyamayıp kulenin tepesinde nöbet tuttuğu vakitlerden biriydi. Ortalığın aydınlanmasına henüz vakit vardı. Kulenin biraz ilerisinde Tuna Nehri kıyısında ateşler yakmış Çingenelerin ve köylerden birkaç kişinin toplaşmasını seyrediyordu arada bir. Hıdırellez vaktiydi. Hava aydınlanmaya yakın nehre girip çıkacaklardı. Hacıali, Dedo’nun da iki büklüm vaziyette meşaleler, ateşler arasında dolaştığını gördü.

Meşalelerin nehir üzerindeki parıltısına, karanlığa, huşu içindeki ağaçlara baktıkça aklına başka şeyler getirmeye çalışıyordu. Yine de her seferinde Eflaklının –Diana’nın ellerinden kopup gitmesi, akıntıyla sürüklenmesi gözünün önünden gitmiyordu. Tuna’nın şırıltısı kulaklarını tırmalıyor, köprüdeki faciayı hatırlıyordu. En acısı ise Hıdırellez kendi aklına bambaşka akisler uyandırıyordu. Bahar geri geliyordu yeryüzüne, tabiat uyanıyordu. Ama Eflaklı hiçbir zaman uyanamayacaktı. Eflaklı kızın bedeni dahi korkunç Tuna’nın yosunları, çamurları arasında kaybolup gitmişti. Son bir kere daha sarılamamıştı. Ebediyen kaybetmişti. Bahar geri dönüyordu ama sevdiği dönemiyordu. Baharı ölümüne kıskanıyordu.

Bir anda boğazında bir yumrunun belirdiğini, adeta yılan gibi çöreklenip kaldığını hissetti. Yerinden kalkıp hızla aşağıya indi. Merdivenlerden hızla inip dışarıya çıktığını bir tek Dajko fark etti, hacetini gidermeye kalktığını zannederek uyumayı sürdürdü.

Hacıali koştura koştura nehir kıyısına indi. Eflaklının su üstünde sürüklenip gittiğini görür gibi oldu. Bir lahza durakladıktan sonra birkaç adımda nehre savurdu kendini. Hacıali’nin bedeni sürüklenirken oranın hemen yakınındaki çingeneler onun sürüklenişini gördüler. Bağrışmalarla, çığlıklarla tutmaya çalıştılar.

Meşalelerin ışığında sürükleneni alacakaranlığın örtüsüne rağmen sezen Dedo kuleye doğru koşturdu. Bir yandan da bağırıyordu: “Kalkin be! Uyanin be! Çoban canina kıydi! Hacıali canına kıydi!”

Kuleden ilk fırlayan zaten tavşan uykusunda olan Dajko oldu. Martoloslar meşalelerin aydınlattığı mıntıkaya vardıklarında ahalinin üzgün bakışlarla kafalarını salladıklarını, nehre atlayan adamın sulara bata çıka akıntıya kapılıp gittiğini dilleri döndüğünce anlattılar.

Geride kalan martoloslar, yoldaşlarının acısıyla muazzep iken bir-iki gün sonra Semendire Paşası’nın ulağı kendilerine ulaştı. Eflak Voyvodası Mihail bir suikast sonucu öldürülmüştü. Eflak’tan büyük çapta bir tehlike beklemediklerinden martoloslar gizli vazifelerinden geri çağrılıyordu.

Dajko, Şenlikçi Yorgi, Tatar ve Budin Çakalı, kuleden ayrılmadan önce hemen giriş kısmına gıyaben bir kabir hazırladılar. Bir tahta parçasını baş taşı misali başına dikip, eski bir tülbentle sarık misali başını sardılar. Silistreli Çoban Hacıali için kendi itikatlarınca dua okudukları esnada kulenin bekçisi Dedo da orada bulunuyordu. Atlarına binip Semendire Sancağı’nın yolunu tuttuklarında da onları uğurladı.

Martolosların ayrılmasını takiben Hristiyan, Müslüman karışık, ekserisi yaşlı bir grup köylü kuleyi ziyaret etti. Dedo’ya dua için geldiklerini söylediklerinde hiçbirinin artık orada bulunmadığını, içlerinden birine gıyabi mezar yeri hazırlayıp başka bir yere gittiklerini öğrendiler. Dedo ayaküstü Çoban Hacıali’nin intiharını ve bu kabir yerinin hazırlanmasını da anlattı. Kalabalıktan birisi ortaya: “Hıdırellez’de can vermesinde bir hikmet vardı. Mübarek kişilerden geriye bu mezar kaldı!” gibisinden bir laf attı. İnsanlar hızla onaylayıp benzer cümleleri tekrarlamaya başladılar.

Dedo köylülere çıkıştı: “Ne mübarek kişisi bre! Rumeli’nin haytasından bekrijasından ermiş çıkarmaya kalkarsiniz! Martolos idı onlar, vazifelerı bittı, te şimdi de döndüler geri…”

Köylülerin mübarek kişili, ermişli, azizli lafları çoğaldı. Bir yerden sonra ise “Martolos Baba” diye bir lakırdı çıktı. Birkaç Hristiyan adaklık mum çıkarıp yaktıktan sonra mezara dikmeye başladı. Dedo hiçbirine engel olamıyordu. Bazıları da hemen yakındaki bir ağacın dalına çul çaput bağlayıp dua ediyordu.

Çaput bağlayanlar arasında, Hıdırellez zamanı Hacıali’nin Tuna’da sürüklenmesine tanık olan çingenelerden biri de vardı. Adam karısının: “Sen niye çaput bağlıyorsun? Gözümüzün önünde sürüklendi bedeni, burada yatmıyordur…” demesine sertçe karşılık verdi: “Mübarek kişidir be kadın! Umarım senin bu sözlerin yüzünden başımız bir iş gelmez!”

Her Hıdırellez’de insanlar Hacıali’nin temsili “türbesi” etrafında toplanıp mumlar yakıyor, çaputlar bağlıyordu. Nehre de kulenin dibinden girip çıkıyorlardı. Dedo ölene değin her seferinde gelenlere yaşananları anlatsa da insanlar yaşanmamış olanları tercih etmeye devam etmişlerdi.

 

6

            Osman amca arada bir nehrin olduğu tarafı gösteriyordu: “Hikâyeye göre bir Hıdırellez zamanı burada yaşayan Martolos Baba karşı kıyıda Hızır ile İlyas Aleyhisselam’ı görmüş. Onları görmek için nehre savurmuş kendini. Nehirde can vermiş ama keramet bu ya sürüklenmemiş bedeni. Hıdırellez sabahı insanlar onu bulup buraya defnetmişler…”

Gazeteci çaput bağlayanlara, mum yakanlara, mezara, harabe kuleye, Tuna Nehri’ne baktı bir süre. Sonra gülümsedi: “Acaba gerçek hikâyesi neydi?”

Osman amca “bilinemeyeceği” anlamında bir jest yaptı: “Buralarda böyledir. Rivayetler ve söylenceler o kadar artmıştır ki gerçekler bunların ağırlığı altında kaybolup gider. Türlü türlü hikâye var. Hakikatte ne oldu, ne bitti bilinmez!”

SON

 

(Not: Hikâyede bahsi geçen yer kurgudur, gerçekte –bu isimle- böyle bir yer bulunmamaktadır. MBY)

Mehmet Berk Yaltırık

Tarihçiyim ve yazarım. Tarihi korku hikâyeleri yazıyorum. Çeşitli internet sitesi ve fanzinlerde, çeşitli inceleme yazıları ve hikâyelerim yayınlandı. “Anadolu Korku Öyküleri-2”, “Gio Ödülleri 2013 Seçilmiş Öyküler”, “Güçoburlar” ve “Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikâyeleri-1” çalışmalarında yer aldım. “Türk Kültüründe Hortlak-Cadı İnanışları“ adlı bir akademik makalem de mevcut.

Balkanski Grob” için 4 Yorum Var

  1. Büyük bir keyifle okudum, yine harika bir kurgu, tebrik ederim. Yaltırık Öyküsü diye bir tür oluştu artık sanırım 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *