Öykü

Dünyayı Yakıp Üstünden Atla

Sonu, başından belli bir öykü, hiç bitmemeye mahkûm biçimde yazılır.       

Bunu ben dedim

Ruh, ateşe üfledi. Yalnızca bir avuç insan tarafından bilinen ormanda bitmeyen bir öykü başladı.

Ruhi bunlardan habersizdi.

Saçları, alnını örterdi. Elleriyle önünde arkasında el çırparak yürürdü.. Öyle zayıftı ki, kemikleri yürürken birbirine çarpar, ses çıkarırdı. Bu ses, gittiği yerlerde varlığını belli etmesin diye sürekli ıslık çalardı. Islığıyla kemik sesini bastırırdı. Ruhi’de ıslığın daha çabuk fark edileceğini bilecek kadar akıl yoktu.

Sıradan insanların dünyevi fikirlerinden uzaktı.

Düşünecek daha imkânsız şeyleri vardı. Dünya şöyle dursun, aklında öyle şeyler kurardı ki, her sözü yarım kalır, dili tamamına dönmezdi. Gözlerini yukarı kaldırdığında büyük bir boşluk içinde salınan yarım yamalak cümlelerini görmekten güneşi seçemezdi. Gece, karanlık içinde cümleleri öyle silik görünürdü ki, bir tek o zaman fark ederdi neye baktığını. Bir köprü kurup güneşi dünyanın öteki yarısından yakalayıp kendi yarım küresine çekmek isterdi. Öyle bir kendine gelmeydi ki bu, henüz yaşamamış birinin ilk defa gökyüzüne bakışı kadar büyük bir hayranlık ve aynı ölçüde kahroluş yaşardı.

Kendi masalını yazmak istediği yarım cümlelerini gökten toplamak zorundaydı.

Gökten toplayıp tamamlanmak zorundaydı. Bunu yapamazsa her yarım cümleyi bir diğeriyle birleştirip anlamsız da olsa kendi masalını yazmalıydı. Dünyanın uygun gördükleriyle yetinemezdi. Ruhi bunu kendi ruhundan öğrendi. Kendisine gölgesinden bile daha yakın ruhundan.

Ruhi çocukken cevabı gölge olan tüm bilmeceleri bile ruhuyla ilişkilendirirdi.

Ruhi bil bakalım: Ben giderim o gider, arkamdan tin tin eder. 

Hehe ne zor şey ama! Ruhum.

Ya da;

Ruhi bil bakalım: Ben giderim o gider. Güneşte beni izler.

Bıkmaz mısın sen? Ruhum!

Şimdi tüm dertlerini sıralarken, güneşin olmadığı saatlerde cümlelerin kendisini ciddiye almadığını gördüğünde, karanlıkla kavga etmeye başladı. Bu kavgada sürekli yenik düşmesi umurunda bile değildi. Karanlığın koca dişli canavarları, düşüncelerini kemirdiği için ne dertlerini anlatabiliyordu, ne de anlatsa dahi söz dinletebiliyordu. Demek güneş, onun dert ortağıydı.

Gözüne görünmeden bile her şeyi gözleri önüne seren yaşam kaynağı.

Boşuna güneşte beni izler diye sorulan bilmeceye ruhum diye cevap vermiyormuş. En bilmeden yapılan doğrusu çocukluğuna aitti. Merak uyandırıcı bir roman kahramanı gibi geleceğe öğütler veren çocukluğu acaba şimdi neredeydi?

Onun yokluğunu yeterince kötüleyemediği için cephe alması gereken yeni bir şey bulmalıydı. Sonra, yaşantısının diğer dönemlerini izlemek için ellerine, kollarına baktı. Akşam vakti yine karanlığa gömmüştü tüm bedenini. Dünya üzerinde Ruhi’nin varlığının tüm örneklerini karanlık yalayıp yutmuş muydu?

Ruhi’nin canı yandı. Öcünü almalıydı.

Adımlarını sıraladığı siyah tavanlı sokakta yönünü bulmak için nefesine sığındı. İçi ne yönden nefes almak istiyorsa, bedenini oraya çevirdi. Bir zaman hızlanıyor, gideceği yerden eminmiş gibi ayaklarını birbiri ardına önüne atıyordu. Bazense tüm yollar birbirinin yansımasıymış gibi, nereye gideceğini karıştırıyordu. Böyle anlarda daha derin bir nefes alıp doğruyu kokluyordu.

Nefesi onu bir yere vardırdı. Bir kapıdan içeri adım attı.

Henüz yaşanmamış gibi görünen bir ormandı. Saatine baktı.

34:03. Ruhi zamanın ötesine adım attı.

Derin bir nefes daha aldı. Gideceği yere varmıştı.

Kol saatine birkaç kez vurdu. Bir yanlışlık olmalıydı. Adımlarını sıklaştırdı. Gövdeleri rengârenk olan ağaçların arasında dolanmaya başladı. Bunlar da ne, diye düşünmeye başladığında bütün ağaçların birbirinin aynısı olduğunu fark etti. Sanki bir sülale boyu tek yumurta ikizinin ortasına düşmüş gibiydi. Küçük bir tabela fark etti:

Saat otuz dört-otuz beş arası açıktır.Gökkuşağı Okaliptüsü Ormanı’nda, Dünya’nın biraz ötesindesiniz

Anlaşılan yalnızca elli yedi dakikası kalmıştı. Dünya’da da değildi.

Öyleyse acele etmeliydi.

Etrafı tanımak istiyordu. İnceleyen gözlerle bakındı. Bu saat olmuş güneş hala doğmuyor, dedi. Saatin otuz dördü geçmesini çabuk kabullendi. Başkalarının da burada olup olmadığını merak etti. Gözleriyle tam olarak seçemese de Ruhi, nefesine çok güvenirdi. Başını sağa sola eğerek ilerliyordu. Ağaç köklerini, gövdelerini, patikaları kokladı. Başka bir insanın verdiği nefesi içine çektiğini fark etti. Fakat bu, hem insanlarla hem insansız olan nefeslerdi. Orada durup olan bitene bakan birileri olduğunu düşündü.

Saat otuz dört yirmi oldu. Ormanın yüzde üçünü bile gezemediğini biliyordu. Belki güneş olsa kahredici bu oran yüzde otuz dörde çıkabilirdi. Adımlarını koşar derecede hızlandırdığının farkında bile değildi. Başka bir ayak, ayağına çelme takana kadar ilerlediğini bile bilmiyordu belki. Dizleri ve avuç içleri üstünde bir dakika kadar ne olduğunu anlamaya çalıştı. Durumu anladığında başını yukarı kaldırdı. İki top ışık, ağaç dalları arasından sızıyordu.

Ruhi’nin hayatı Dünya’ya ilk kez, ormana ikinci kez doğmuştu.

Yüzünü seçemediği tiz sesli bir kadın “Bıraksak buradan ormanın öte ucuna dek hiçbirimizi fark etmeden gideceksin Ruhi.” dedi.

Ruhunun girinti ve çıkıntıları bu sesle doldu.

Derinlikleri ve yükseklikleri bu incelikle örüldü.

Kadının boyu, Ruhi’nin belini geçmiyordu. Böyle güçlü bir düşüşü sağlayacak ayakları da yoktu. İri bir taş görünümünde ayakları nasıl oluyor da ilerleme mucizesini gösteriyordu, buna bile şaşılırdı. Şimdi ise Ruhi yerde, ondan bir aşağı konumdaydı. Bir metre kadar boyunun aksine, saçları yerlere dokunuyordu. Bu yaşına kadar ışık yüzü görmediğinden, kesememiş olacaktı. Ruhi, saçların ucundan başlayarak kadını suratına kadar takip etti. Bir şey demesi gerekirdi.

Gerçek sayılması gereken bu düşüş, yaşadığını ilk kez ortaya koyuyordu. Fakat bunun aksine hiç sevecen olmayan cevabı verdi:

“Bıraksan buradan ormanın öte ucuna kadar gider, yine düşmezdim.”

Bir türlü sıyrılamadığı dengesiz derisi, cümlelerini yine ezerek göndermişti diline. Söyledikleri yine aklı kadar yarım çıkıyordu ağzından.

“Sen gelene kadar hiçbirimiz yaşamadık Ruhi.” dedi.

Adını ikinci kez mi sarf ediyordu? Düşüşün etkisiyle ilkini anlayamamıştı. Ruhi, zihninde sıkıyönetim ilan etti. Akıl, başından illa ki gitmek istiyordu.

“Adımı nereden biliyorsun?” demedi.

“Ne demek yaşamadık?” dedi.

Kadın, “Senin önderliğin olmadan karanlığa gerekli savaşı açıp aydınlığın kelepçesini kıramazdık.” Derken saçlarını tek hamlede ortadan kaldırdı, ensesinde düğümledi.

“İyi de ben,” dedi, cümleyi tamamlamayı çok istedi.

Başını bir kez daha kaldırdı. Koca ormanın içinde renkli ağaç gövdeleri hariç karanlıktan ayırt edebildiği tek şeye yeniden baktı. Gözlerini hala görebildiğine inandırmak istedi.

Ayakları ağaç dallarından sarkan iki çocuk, avuç içlerini yukarı bakar şekilde açmış, ışık topluyordu. İkisi birbirine o kadar benziyordu ki, ayırt edilmelerinin tek yolu ağaç dalında kim bilir ne zamandan beri oturmaktan hangisinin daha çok yorulduğu meselesiydi. Doğduklarından bu yana Ay’dan ve yıldızlardan şu kadarcık ışık toplamıştı.

“Sahne aydınlansın!” diye bağırdılar tek ağızdan. Ruhi neye uğradığını şaşırdı.

Avuçlarındaki ışığı, güvercin havalandırır gibi etrafa saçtılar. Artık her şey açık seçik ortadaydı. Ruhi, yüzündeki korku ifadesini örtbas etmek için elleriyle gözlerini sımsıkı kapadı, yüzünün açıkta kalan kısmına sırıtkan bir ifade yerleştirdi. Olduğundan katbekat daha çirkin hale geldi.

Patika yolun tiz sesli kadını merakla ona bakıyordu. Işık, üzerlerinde keskin ağaç gölgeleri yaratmıştı bile. Işığın bu şiddeti, orman halkının senelerdir gömüldüğü karanlığa fazla geldi. Güneşsizliğin ve Ruhi’sizliğin varlığı körleştirmişti.

Kadın, kocaman gülümseyen ağzıyla, henüz aralayamadığı gözleriyle Ruhi’ye yaklaştı. Durduğu yeri hâlâ hatırlıyordu. Görmeden de sarılabilirdi.

Kimsenin gözünün görmediği ama çok aydınlık ormanın ortasında karanlıktan yeni sıyrıldığı an kör kalan tiz sesli kadın Ruhi’ye sarılıyordu.

Orman hangi canlılara ev olmuş bu kadar zaman, yeni anlaşıldı. Ağaç gövdeleri kadar renkli kaç tür çiçek varmış böyle! Gün gibi ortadaydı.

Hem ne yazık ki hem de iyi ki, Ruhi, masalının yarım cümlelerini henüz tamamlamamıştı. Yoksa bunları eklemeden yaşantısını kendi elleriyle sona erdirecekti.

Ne pahasına olursa olsun gün sonundan kaçan kelebek gibi ormandan çıkmaktan kaçmak istiyordu artık.

Gözlerini yeniden araladı. Aydınlığa ilaveten artık gören gözleri vardı. Başını yukarı kaldırdı. İki çocuğun sihirli bir şeymiş gibi baktığı aydınlığa daldı. İki küçük suratın içine dünyanın tüm ışıkları sığmıştı. Ellerini tekrar açmışlardı. Biriktirdiklerini savurdukları an yeniden ışık toplamaya mı başlayacaklardı? İki çocuk hâlâ tıpatıp birbiri gibiydiler.

“Yetmez mi?” dedi çocuklardan en bitkin görünen.

“Yetmez çünkü,” dedi omzu daha dik duran,  “karanlığın cenazesini kaldırana kadar Dünya’nın hiçbir yerinde yaşanmayacak.”

Ruhi, “Neden” dedi, “avuçlarınız yetecekmiş gibi ışık topluyorsunuz gökten?”

“Gözlerini açan inanacak ve”

“Uyanıp sanacak ki çok aydınlık bir günün sabahına gözlerini açmış. Sonra gün gidecek.”

“Gün gitmesin.”

Çocuklar, birbirinin cümlesinin devamını ne güzel getiriyordu.

Ruhi ne desin? Onun cümleleri hep yarım kalacaktı.

Ruhi saatine baktı. Otuz dört otuz iki.

Sadece “Yaklaşık yarım saatimiz kaldı.” dedi. Ne kadın ne çocuklar anladı. Neye yarım saat kaldı, dediler.

Orman tabelasında öyle yazdığını açıkladı. Ormanın bir tabelası olduğuna emindi. İnandıramayacağını anlaması geç olmadı.

“-Saat otuz dört-otuz beş arası açıktır.Gökkuşağı Okaliptüsü Ormanı’nda, Dünya’nın biraz ötesindesiniz-  yazıyor ya girişte.” dedi.

Görmemiş gibi mi yapıyorlardı yoksa sahiden Ruhi’den önce orada hiç yaşanmamış mıydı? Oysa Ruhi, kendi varlığının içinde yaşarken bile, bir hayat bulamamıştı. Şimdi Ruhi koca bir ormana hayat mı verecekti? Ya da hiçbiri doğru değildi. İçinden çıkamadığı karanlık tüten bir soba gibi başını döndürmüştü. Her yer dumandı ve Ruhi eserekli durumundan mütevellit bunları uyduruyordu.

Hayır, hepsi Dünya’da geçen bir olayın içinde Dünya üstü bir insan ilişkisi içindeydi.

Aklını başına toplaması için bile zamanı yoktu. Ne yazık, sonsuz zamanı olsa bile zaten bunu yapamazdı.

“Dünya tarihinde bu ormana girerken tabelayı okuyacak cesarete kim sahiptir?” diye sordu çocuklardan biri. Bu kez hangisi olduğunu Ruhi de bilemedi. Denilebilir ki Ruhi’nin içindeki tüm yollar birleşmişti. Bugüne kadar ruhunun ona sunduğu yaşama kurallarının hepsini yerine getirebilecekti.

Şu kadardan beri söyler dururdu Ruhi’nin ruhu; örnek olacaksın. Ruhi, kime örnek olacağını bilemedi. Kimse onu tanımaz, bilmezdi. Sonra, iyilik edeceksin, derdi. Kime edeceğini yine bilemedi. O kimseyi tanımaz, bilmezdi. Şimdi hepsi için bir fırsatı vardı. Fakat saat ilerliyordu. Sözünün eri olmak zamanıydı.

“Sizi inandırmalıyım,” dedi. “Biriktirdiğiniz ışık bitse bile ben sizi bir daha karanlığa bırakmam.”

Belirsiz bir cesaret geldi. Ruhu bile Ruhi’ye şaştı, “İyi halt ettin!” dedi.

Ruhi, gücünü tartmakta yanılmıştı. Sözün ağızdan bir kez çıktığı ormanda bir daha karanlığın uğramayacağı vaadi, ondan büyüktü. Dünya, sırtına dünyanın yükünü bindirmişti.

Ruhi ve diğerleri, dünyada neler döndüğünün farkında olan yalnız bir avuç insanlardı. Güneş’in adil olma ayağına sürekli Dünya’nın bir yarısını karanlığa bürümesini tehdit olarak algılarlardı. Yeter derecede Ruhi’siz başa çıkmışlardı karanlıkla. Dikenli bir yatağa bağlanmış gibiydiler. Uzun bir süre tahammül ettiler. Onlar olanlara dayanırken ağaçlar yüz kere yeşerdi, çiçekler bin kere soldu. Bulutlar tonlarca doldu, sular oluk oluk toprağı ıslattı. Baktılar bu işin sonu hiç gelmiyor. Güneş hep bu insanları geleceğim kandırıyordu. Bir zaman Ruhi’nin adı fısıldandı. Dünya, güneşe aldanmasını bir kendi biliyor, kimseye bir şey anlatamıyor sandılar. Diğerleri, Dünya’nın karanlık yarısı kurtulsun diye Ruhi’yi umdu. Şimdi, Ruhi kalkıp bir daha karanlık yok oyununu kafasının içinde oynarken diğerlerini oyuna dahil etmek isteyince dünyanın en gerçek anları yaşanacak sanıldı. Kafasında yaşadığı hayallerden çok uzak bir gerçeğin içine girdi.

 

“Biriktirdiğiniz ışık bitse bile ben sizi bir daha karanlığa bırakmam.”  derken Tanrılara avuç açmaktan bıkan iki çocuğu, henüz bıkmak için çok küçük olduklarına ikna etmeye çalıştı sadece.  Ama şimdi ağaç dalları üzerinde iki top ışığın dansını seyre dalan bir avuç insanlardı. Ruhi, en aklı başında olmayanlarıydı.

Aydınlığa öyle tutkunlardı.

Saat geçiyor, ışık tükeniyordu. Çocuklar avuçlarını kapatıp ağaçtan aşağı süzüldü. Ruhi öyle demişti ya, başka şeylerin ne önemi vardı? Kadın hala uzun bir rüyanın içinde gibi güzel gövdeli ağaçlarla sarılı ormanı ilk kez aydınlık görmenin telaşıyla oradan oraya koşuyordu. Çocuklardan biri ıslık çaldı. Ruhi, kemik sesini bastırdığı ıslığın aynısını duydu. Ruhi de yaşamaya şimdi başladı.

Kadın kendine geldi. Çocukların ikisi de dik durdu. Ormanın diğer sakinleri telaşsız bir koşturmayla yanlarına geldi. Ağaçlar içtenlikle birbirine bağlandı.

Herkes aydınlığa hazırdı. Ruhi’nin cesareti kıskıvrak yakalandı. Tüm oyundan Ruhi sorumluydu.

Karanlığı yok etmek için Dünya’nın Güneş’e sırtını dönen bir yarısını ışığa bürümek için planlar yaptılar. Ruhi, aklı başında olmamasının gereği, elebaşlarıydı.

Haşmetli bir ışıkla karanlığı yok etmek istediler.

Herkes inanmamıştı. Umutsuzlukları kalabalığın arasında sırıtan birkaç orman sakini, hayal ürünü gibi havalanıp gitmek istedi.

“Zararınız yok,” dedi Ruhi, “renk olursunuz aydınlıkta.”

Ya büyük bir hüsran ya dev bir kahramanlık hikâyesi yazılacaktı. Ruhu, Ruhi’ye genel af ilan etti. Artık fikri özgürdü.

“Bakın şimdi” dedi, “Eğer elimizde olağan üstü güçler varsa, aklımızın ötesine geçelim.”

Sonunda ne kendisi ne anlamı yarım olmayan bir cümle kurdu. Özgürlük buydu.

“Ben buradayım. Benden önemlisi oyunlarım var. Dünya’nın karanlık yanının sonu geldi.”

Dünya’nın duyamayacağı fısıltılarla karanlığın hakkından gelecek planı yaptılar. Kadın onu ormanın çıkış kapısına kadar götürecekti. Gerisini Ruhi’ye bırakacaktı.

Ruhi, işe koyuldu.

Kendi kendisinin birçok sözüne inanmadığı halde bu planı çok beğenmişti. İçinde yaşamayı kendi isteği dışında reddettiği Dünya’yı elleriyle yeniden şekillendirecekti.

Saatini kontrol etti. Henüz zamanı vardı. Verdiği sözlerde Dünya’ya karşı bir haksızlık vardı. Patikanın tiz sesli kadını, saat otuz beşe yirmi varken onu ormanın çıkış kapısına kadar götürdü. Ruhi, Gökkuşağı Okaliptüsü Ormanı’nda, Dünya’nın biraz ötesindesiniz yazısını düşündü. Ormanın çıkış kapısı nereye çıkacaktı öyleyse?

Dünya’nın dışında durup onu karanlıktan kurtarmak için gerekli olan her şey onda mevcuttu. Mesela akılsızlık. Kafası şu kadar dolu olsa buna kalkışmazdı. Ormanın çıkış kapısına geldi. Kadının yüzüne baktı. Ortada büyük bir plan olduğuna dair öyle güçlü bir inançla bakıyordu ki, utandı. Çünkü Ruhi’nin planı bu kapıya gelebilene kadardı.

Kapıyı araladı. Ormanın ötesindeki Dünya’ya baktı. Bir şey fark etti. Gökkuşağı Okaliptüsü Ormanı, Dünya’nın etrafını sarmıştı. Yani Ruhi, ormana gelmeden önce nefesini hangi yönden almak isterse istesin zaten bir şekilde Gökkuşağı Okaliptüsü Ormanı’na gelecekti.

Ruhi’nin yarım sözlü masalının mutlu ve mutsuz tüm sonları Gökkuşağı Okaliptüsü gövdelerindeydi.

Dünya’yı saran ormanı aydınlığa bürümek için bir ışık bulmalıydı. Kapı eşiğinde bu kadar süre beklemesinin planın bir parçası olarak görülmesi için kendinden emin bakışlarla Dünya’yı süzüyordu.

Buradan bakınca Dünya, çok hamur işi yemiş bir kadının kalçasına benziyordu.

Acil tarafından plan yapmalıydı. Ruhi, bugüne dek hiç dilek tutmamıştı. İçinde biriken tüm dilek haklarını tek seferde kullanmak istedi. Ormanın girişindeki çocukların ortaya saçtığı ışıktan üstüne başına bulaşanları avuç içinde toparladı. Diğer eliyle kadını az öteye itti.

Amacı, ışığı Dünya’ya saçıp üzerinden sıçramaktı. Böylece Dünya’nın üzerinden atlarken koca bir ışık huzmesini ormanın diğer yakasına taşıyacaktı. Öyle büyük bir parça koparacaktı ki, bir daha sönmeyecekti.

Ruhi avucundaki ışığı atmosfere saçtı. Beklediği düzgünlükte ilerlemeyen dilek tutma meselesi, Ruhi’nin Dünya’ya konduramadığı bir sıcaklıkla karşılaşmasına neden oldu. Atmosferin Gökkuşağı Okaliptüsü Ormanı ışık topuyla girdiği etkileşim, kıvılcımlar yarattı. Kıvılcımlar ateşe dönüştü. Şimdi, Dünya’nın katmanları, yeryüzüne varıncaya dek yanıyordu.

Olanları olağan sandı.

Ruhi, son kez dönüp ormana baktı. “Nasıl olacak Tanrı’m?” dedi. Saatine son kez baktı. Otuz beşe iki var.

Gökkuşağı Okaliptüsü Ormanı, iki dakika sonra kapanacaktı.

Çocukların didinmesiyle ormanın sahip olduğu ışık yavaş yavaş kayboluyordu. Siyah tavanlı ormanın büyük bir sıçrayışa ihtiyacı vardı. Bir sonraki saat otuz dört ve otuz beş arasını beklemeye değil.

Orman halkına verdiği sözden öte, Ruhi’nin kendi ruhuna verdiği bir söz de vardı. Ormana gelmeden önce karanlıkla ilk kavgasında dediği gibi; güneş, gözüne görünmeden bile her şeyi gözleri önüne seren yaşam kaynağıydı. Ormanın kapı eşiğinden evrene baktığında Güneş öyle sönük görünüyordu ki, Ruhi elindeki ışıkla Dünya’ya Güneş’i getirmeyi istedi. Böylece yeniden oraya döndüğünde havada asılı duran yarım cümlelerini bitirip masalını nihayete erdirebilecekti. Sırf karanlık canını yaktığı için Dünya’dan öcünü almak isterken şimdi Güneş’i Dünya’ya getirmek istiyordu. Yine sırf kendi için. Sırf yaşantısının diğer mutlu dönemlerini kendi gözleri önüne serebilmek için. Orman halkından utandı.

 

Dünya, sokağın ortasında yakılmış bir ateş gibi, ormanın iki yakası ortasında tutuşmuştu. Ruhi, ormanın verdiği nefesi içine çekti. Çok büyük bir sıçrayışla Dünya’nın üstünden atlarken aydınlık günleri diledi.

Ömrü hayatında yarım kalmış cümlelere yakınan adam şimdi yaktığı Dünya’nın üstünden atlıyordu. Atlarken fark etti ki, Dünya’nın aydınlığı çok sıcaktı. Bir parça koparacak kadar bile elini uzatamadı.

Yetişecek kadar uzanamıyorsa ateşi büyütmeliydi. Dünya’nın tam tepesindeyken ruhu, ateşe üfledi. Ateş harlandı. Ruhi, ateşin içinde kaldı. Bir nefes alıp yolunu bulmak istedi. Ateşi içine çekti.  Kendi canına kıydı. İçi ateşle tutuşurken sonsuz karanlığı umdu. En azından onun içinde canı hiç yanmıyordu. Ormanın diğer yakasına varamadı.

Sonra Dünya hiç sönmedi. Dünya, kül de olmadı. Yandı durdu. Karanlık, aydınlıktan yeniden doğdu. Orman halkına aydınlık ulaşmadı. Dünya, hiçbir dileği kabul etmedi.

Ateş, aydınlığı dilemek için fazla sıcaktı. Ruhi bunlardan habersizdi.

Dünyayı Yakıp Üstünden Atla” için 2 Yorum Var

  1. Merhaba,
    Öykünün her satırı aforizma, benzetme, metafor dolu neredeyse. Bu sebeple anlam çok muğlak kalmış. Hele ki böyle kısa da sayılmayacak bu uzunlukta bir öyküde okur için bu bir handikap. Öyküde belki de üç müstakil öykülük malzeme var. Kaleminiz güzel, yaratıcı benzetmeleriniz var ama dediğim gibi bunları çok sıkı sıkıya verdiğiniz için okura düşünme payı bırakmamışsınız. Onları çözeyim derken konunun ne olduğunu unuttum açıkçası.
    Bu olumsuz bir yorum gibi görülebilir ama değil. Seçkideki her öyküyü emek verildiği için okuyorum, kimine yorum yazamasam da geneline yorum yapmaya çalışıyorum. Anlatım diliniz biraz esnetilirse – her cümleyi benzetmeyle tıkamazsak- çok hoş öyküler kaleme alacağınız bariz ortada. Öykü dilinden ziyade şiir diline çok yakın.
    Kaleminize sağlık.

    1. Merhaba.
      Değindiğiniz konunun üzerinde durmak istiyorum. Umarım bir sonraki okumanızda aynı durumla karşılaştırmam.
      Zaman verip okuduğunuz, yorumladığınız için çok teşekkür ederim.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *